Eşitsizlik ve Amerikan demokrasisinin krizi

Andre Damon
22 Ağustos 2018

Economic Policy Institute (Ekonomi Politikası Enstitüsü), Perşembe günü, ABD’nin en büyük 350 şirketinde bir yönetim kurulu başkanına (CEO) ödenen ortalama ücretin 2016 ile 2017 yılları arasında yüzde 17,6 arttığını bildirdi. Tipik bir müdür, maaş olarak 18,9 milyon dolar almış. Öte yandan, ortalama bir Amerikan işçisinin maaşı, yüzde 0,3 gibi ihmal edilebilir bir oranda arttı.

ABD’deki tipik bir CEO, şimdi, ortalama bir işçiden 312 kat fazla para kazanıyor ki bu oran, 1960’larda 20’ye 1 idi. Bu, ortalama bir CEO’nun tek bir günde, neredeyse ortalama bir işçinin tüm yıl boyunca kazandığı kadar para kazandığı anlamına geliyor.

Bush ve Obama yönetimlerinin 2008 krizine yanıt olarak insanlık tarihinin en büyük banka kurtarma operasyonlarını yaşama geçirmesinden on yıl sonra, toplumsal eşitsizliğe ilişkin bütün göstergeler yükseliyor.

2008 yılında, ABD’deki en zengin 400 kişi 1,5 trilyon dolar net servete sahipti. Bu rakam, o zamandan bu yana, 3 trilyon dolara yaklaşarak ikiye katlanmış durumda.

On yıl önce, Amazon’un CEO’su Jeff Bezos’un net serveti 8,7 milyar dolardı. Bu rakam, şimdi, 140 milyar doları buluyor ki bu, 16 kat artış demek. Facebook’un CEO’su Mark Zuckerberg, mali kriz sırasında 1,5 milyar dolarlık bir net servete sahipti. Onun şimdiki serveti, 46 kat artarak, 69 milyarı bulmuş durumda.

Suçları mali krizi tetiklemiş olan bireyler, yalnızca hapse atılmamakla kalmamış, çok daha zenginleşmişlerdir. JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile Goldman Sachs’ın önceki CEO’su Lloyd Blankfein, mortgage destekli tahvil balonunun yaratılmasında önemli roller oynamalarına ve ardından, onun çöküşü üzerine bahis oynayarak kar elde etmelerine rağmen, geçtiğimiz on yıl içinde milyarder oldular.

Ekonominin en sıkı iş piyasasıyla sözde tam istihdama ulaştığı ekonomik toparlanmanın dokuzuncu yılında, ücretler azalmaya devam ediyor. Geçtiğimiz 12 ay boyunca, hisse senedi fiyatları hızla yüzde 12 artarken, ücretler gerçek rakamlarla yüzde 0,2 azaldı.

Kapitalist medya, hızla artan karların ortasında ücretlerde sürekli düşüş olduğunu yazdığı sırada, “ulusun refahı herkese yarar sağlar” kutsal sloganı eşliğinde yere göğe sığdırılamayan “serbest piyasa” mekanizmasının neden çöktüğü konusunda şaşkınlık içinde kafasını kaşıyor. Oysa toplumsal eşitsizliğin artmasının mali balonun, çöküşün ve kurtarmanın arzulanan sonucu olduğu, egemen çevrelerde herkesçe bilinen bir sır.

Hızla mali krize giderken, hem Demokratik hem de Cumhuriyetçi yönetimler, bankacılık düzenleyicileri ile birlikte, birbiri ardına mali balonların yaratılmasını teşvik ediyorlardı. Çöküşten sonra, sorumlu olanların hiçbiri cezai kovuşturmaya uğramadı; bankaların bütün kötü bahisleri kamu fonları ile karşılandı ve ABD Merkez Bankası (Fed-Federal Reserve) ile Obama yönetimi egemen seçkinleri çalışanlar zararına zenginleştirmek için, bir başka büyük mali balonun yaratılmasını teşvik etti.

Tarihsel olarak tanık olunmadık toplumsal eşitsizlik düzeyleri, demokratik yönetim biçimleri ile bağdaşmamaktadır. Dünya Sosyalist Web Sitesi, on yıldan uzun süre önce, çalınan 2000 yılı seçimleri ve demokratik hakların “terörle mücadele” adına ortadan kaldırılmasına yanıt olarak, demokratik hakların imhasının altında toplumsal eşitsizliğin artmasının yattığını yazmıştı.

WSWS’nin Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, 2006 yılındaki bir konferansta şunları belirtmişti:

Amerikan toplumu derinlemesine çatlamıştır. Toplumsal kutuplaşma düzeyi, patlamaya hazır boyutlar edinmiş durumda. Toplumun gelir ve servet açısından tepesindeki yüzde beşlik ya da birlik kesimin demokratik haklara hiçbir ciddi bağlılığı yoktur. Bu toplumsal kategori içinde, elbette istisnalar vardır. Ancak toplumun bu en zengin tabakasının demokrasi ile nesnel ilişkisi, geniş kitlelerinkinden bütünüyle farklı bir karakterdedir. Egemen seçkinlere göre, demokrasi, bir gereklilik değil, uygunluktur. 20. Yüzyılda sıkça kanıtlanmış olduğu gibi, diktatörlük serveti tehdit etmeye değil, korumaya hizmet etmektedir.

2008 çöküşünü izleyen dönemde, bu süreçler yalnızca hızlanmıştır. 2010’da, Obama yönetimi, ABD yurttaşlarını, ülke içinde bile insansız hava aracı saldırılarıyla öldürme hakkını ileri sürmüş ve kararlılığını kanıtlamak için, iki Amerikan yurttaşını ülke dışında yargısız öldürmüştü.

Bilgi sızdıran Edward Snowden, ABD istihbarat örgütlerinin, Amerikan halkını, Richard Nixon’ın su tesisatçılarını amatörler gibi gösterecek ölçekte dinlediğini gösterdi. O, Rusya’ya sürgüne zorlandı. Savaş suçlarını ve demokrasiye karşı düzenlenen komploları belgeleyen gazeteci Julian Assange, ABD yetkililerinin talebiyle, Londra’da etkili bir şekilde hapsediliyor.

Hepsinden uğursuz olanı, büyük teknoloji şirketlerinin, ABD istihbarat kurumlarının ve siyaset kurumu içindeki önde gelen kişiliklerin emriyle, tanık olunmadık bir kapsamda ve ölçekte bir internet sansürü uyguluyor olmasıdır.

Amerikan demokrasisinin krizi, artık yeni bir aşamaya girmiş durumda. Kapitalist egemen seçkinlerin çürümüşlüğünü ve caniliğini kişiselleştiren Donald Trump, onun faşist tabanına yönelik çağrılara dayanan her zamankinden otoriter bir hükümet yaratıyor.

Ancak, Trump’a devlet ve egemen sınıf içinden gelen muhalefette en küçük bir demokratik içerik yoktur. Önceki CIA müdürü John Brennan ve eski Ulusal istihbarat Müdürü James Clapper gibi kişiler, Demokratik Parti’nin ve medyanın desteğiyle, Amerikan ve uluslararası işçi sınıfına karşı sayısız suçlardan sorumlu olan devlet istihbarat örgütlerinin siyasi yaşama doğrudan müdahalesini ifade ediyorlar.

Medyanın ve egemen sınıfın kimi kesimleri, giderek daha fazla, askeri bir darbeye desteğe işaret eden bir dil kullanıyorlar. Cuma günü, New York Times, serbest kürsü sayfasında, Tim Weiner’in, ordu ve istihbarat bürokrasisine bir başkaldırı çağrısı yapan bir yazısını yayınladı.

O şunları yazıyor:

Ne hakkında konuştuğunu bilen John Brennan, başkanın ABD’nin güvenliği için bir tehdit (bir karşı istihbarat tehdidi, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e köle) olduğuna inanmaktadır… Onlar aktif görevdeki generallere, amirallere, askerlere ve ajanlara bir mesaj gönderiyorlar. Anayasayı iç ve dış tüm düşmanlara karşı koruma ve savunma yemininizi hatırlayın. Bir kriz durumunda [Trump’ın] emirlerini yerine getirmeden önce iki kez düşünün.”

Egemen sınıfın her iki hizibi de, birbirlerine çamur atmalarına rağmen, sağcı otoriter siyasi eğilimleri temsil etmektedir.

Kapitalist oligarşinin bu temsilcilerine sınıf mücadelesi yöntemleriyle, yani işçi sınıfının siyasi yaşama bilinçli ve bağımsız müdahalesi ile karşı koymak gerekiyor. ABD’deki UPS işçilerinden Avrupa’daki Ryanair pilotlarına ve kabin personeline kadar, dünyanın dört bir yanındaki işçiler mücadeleye giriyorlar. Kamuoyu araştırmaları, birbiri ardına, işçiler ve gençler arasında sosyalizme yönelik artan desteği gösteriyor.

Yalnızca, eşitsizliğin, savaşın ve otoriter rejimlerin kaynağı kapitalist sisteme son vererek güvence altına alınabilecek olan demokratik hakları savunmanın tek yolu, bu büyüyen işçi ve gençlik hareketini sosyalist bir perspektif ile donatmak için mücadele etmektir.