Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in öldürülmesinin 100. yıldönümü

19 Ocak 2019

15 Ocak, dünya tarihindeki en korkunç ve büyük sonuçları bulunan suçlardan birinin 100. yıldönümü. 15 Ocak 1919’da, Berlin’de, Garde-Kavallerie-Schützen Tümeni’nin Freikorps askerleri, o tarihten sadece iki hafta önce kurulmuş olan Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) iki önderini, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’i tutukladılar. Askerler, onları, dışarıya çıkarılıp öldürülmeden önce işkence gördükleri Hotel Eden’e götürdüler.

48 yaşındaki Rosa Luxemburg, çağının en seçkin Marksist devrimcileri arasındaydı. O, Eduard Bernstein’ın revizyonizmine ve Sosyal Demokratların Birinci Dünya Savaşı’daki savaş yanlısı politikalarına yönelik keskin polemikleriyle ün kazanmıştı ve SPD’nin devrimci kanadının ve sonradan Spartaküs Birliği’nin tartışmasız teorik önderiydi.

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht

SPD’nin kurucusu Wilhelm Liebknecht’in oğlu ve Luxemburg ile aynı yaşta olan Karl Liebknecht, militarizme ve savaşa yönelik uzlaşmaz muhalefeti cisimleştiriyordu. Liebknecht, bir SPD milletvekili olarak kendi partisine karşı başkaldırır, savaş kredilerini reddeder, zulme ve baskıya rağmen savaşa karşı mücadele edip ajitasyon yürütürken gösterdiği cesaret ve kararlılıkla, milyonlarca işçinin saygısını kazanmıştı. O, 1918 Kasım Devrimi sırasında, kapitalizmin yıkılması için mücadele ediyor; 9 Kasım’daki bir kitle mitinginde, Almanya Özgür Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilan ediyordu.

İnce ve güçsüz Rosa Luxemburg, Hotel Eden’in giriş salonunda bir tüfek dipçiği ile yere yıkılmış ve vurulmak üzere bir arabaya getirilmişti. Cesedi, ancak aylar sonra bulunduğu Landwehr kanalına atıldı. Karl Liebknecht ise, Tiergarten’da, yakın mesafeden üç el ateş edilerek infaz edildi. Basın, sonradan, Liebknecht’in kaçmaya çalışırken vurulduğunu ve Luxemburg’un öfkeli bir güruh tarafından linç edildiğini yazdı.

Luxemburg’un ve Liebknecht’in acımasızca öldürülmesi, karşıdevrimci şiddette yeni bir aşamaya işaret ediyordu. Bundan önce, burjuva devlet, sosyalist muhaliflere aman vermiyor ve Fransa’daki 1871 Paris Komünü’nün bastırılmasından sonra olduğu gibi, devrimci işçilere karşı toplu infazlarla kanlı intikamlar alıyordu. Fakat devrimci bir partinin önderlerinin bir yargılama ya da mahkeme kararı olmaksızın devlet organları tarafından öldürülmesi yeni bir olguydu ve başkaları tarafından izlenen bir örnek oluşturdu. Otokratik Çarlık rejimi bile, sosyalist karşıtlarını genellikle Sibirya’ya sürgün ediyordu.

Dolayısıyla, Alman egemen sınıfı, öznel etmenin, Lenin’in, Troçki’nin ve Bolşevik Parti’nin rolünün proleter devrimi zafere taşımada belirleyici olduğu Rus Devrimi’nden ders çıkarmıştı. Cinayetlerden önceki günlerde, Berlin’de, “Önderlerini öldürün!” sloganlı bildiriler dağıtılmıştı.

Reichswehr’den [silahlı kuvvetler] sorumlu bakan ve SPD önderlerinden Gustav Noske, acımasız şiddetiyle ünlü Garde-Kavallerie-Schützen Tümeni’ne, devrimci işçilere karşı Berlin’e konuşlanma emri vermişti. Bu birlikler, 1918’deki Kanlı Noel sırasında, Berlin kalesini işgal etmiş olan isyan halindeki denizcileri top ateşine tuttular ve Spartaküs ayaklanmasını vahşice bastırdılar.

Mayıs 1919’da bir askeri mahkeme Luxemburg ile Liebknecht’in öldürülmesine doğrudan bulaşmış subayları aklayınca, Noske beraat kararını bizzat imzalamıştı. Garde-Kavallerie-Schützen Tümeni’nin komutanı olarak Luxemburg’un ve Liebknecht’in öldürülmesi emrini vermiş olan Waldemar Pabst, hiçbir zaman yargılanmadı. Pabst, kariyerine, Nazi yönetimi altında ve savaş sonrası Federal Cumhuriyet döneminde devam edebildi ve 1970’te, zengin bir silah tüccarı olarak öldü.

SPD, bugün bile, Luxemburg ve Liebknecht cinayetlerinden sorumlu olduğunu reddetmektedir. Ancak Pabst’ın, cinayetlerden hemen önce Noske ile telefonla görüştüğü kesindir. Pabst, sonradan, çeşitli zamanlarda, izni Noske’den almış olduğunu teyit etti. Ölümünden sonra bulunan, 1969’da yazdığı bir mektupta belirttiği gibi, “Şurası açık ki, bu eylemi –arka plandaki Ebert ile birlikte– Noske’nin desteği olmadan gerçekleştirebilmem mümkün değildi ve subaylarımı korumak zorundaydım. Ama neden hiçbir zaman ifade vermeye çağrılmadığımı ya da bir suçla suçlanmadığımı çok az insan anlamıştır. Bir şövalye olarak, SPD’nin o andaki davranışını, işbirliğimiz konusunda ağzımı elli yıl kapalı tutarak onayladım.”

Egemen sınıfın, Kasım ayında söndürülemeyen bir yangın gibi yayılan devrimin Rusya’da olduğu gibi kapitalizmi yıkmasını engellemek için Luxemburg’u ve Liebknecht’i öldürmesi gerekiyordu. Devrimin ilk günlerinde teslim olan Hohenzollern rejimi kurtarılamazdı. Ancak bu, rejimin destek tabanını (endüstriyel ve mali sermaye, büyük toprak sahipleri, askeri tabaka ve gerici yargı, polis ve yönetim aygıtı), toplumsal konumunu savunma konusunda yalnızca daha kararlı hale getirmişti.

Onlar, bu amaçla, SPD önderi Friedrich Ebert’ten, 9 Kasım 1918’de yeni bir hükümet kurmasını istemişlerdi. SPD, bundan önceki dört yılda, Birinci Dünya Savaşı’na verdiği destekle, burjuva egemenliğine koşulsuz bağlılığını göstermişti. Ebert, devrimi bastırmak için ordu genelkurmayı ile derhal birlik oluşturdu.

Böylece, ilk devrimci dalga kanlı bir şekilde bastırıldı ama bu, hangi sınıfın egemen olacağı sorununu hiçbir şekilde çözmedi. KPD’nin olağanüstü elverişli bir devrimci fırsatı kaçırıp hazırlığı yapılmış bir ayaklanmayı son dakikada iptal ettiği Ekim 1923’e kadar, durmadan değişen sınıfsal çatışmalar ve devrimci fırsatlar patlak verdi.

Bununla beraber, KPD’nin 1918-19 dönümünde kurulmasıyla birlikte, SPD’nin ihanetinin ve Bağımsız Sosyal Demokratların (USPD) merkezci politikalarının üstesinden gelmekte çok önemli bir adım atılmıştı. USPD, 1917 başında, savaş kredilerini desteklemeyi reddettikleri için SPD’den atılan milletvekilleri tarafından kurulmuştu. Yine de, USPD 1918’de Ebert’in hükümetine girdi ve sol bir incir yaprağı işlevi gördü.

KPD’nin Rosa Luxemburg tarafından yazılmış olan kuruluş programı, partinin, Hohenzollern rejiminin yerini bir burjuva parlamenter demokrasinin alması için değil, ama burjuva egemenliğinin yıkılması için mücadele ettiğini şüphe götürmez bir şekilde ortaya koymuştu.

Program, 9 Kasım’da Hohenzollern rejiminin iktidardan atılmış ve işçi-asker konseylerinin seçilmiş olduğunu belirtiyordu. “Ama Hohenzollernler emperyalist burjuvazinin ve Junkerlerin paravanından başka bir şey değildi. Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da, İngiltere’de olduğu gibi Rusya’da da, Amerika’da olduğu gibi Avrupa’da da, burjuvazinin sınıf egemenliği, Dünya Savaşı’nın gerçek suçlusu ve sorumlusudur. Bütün ulusların kapitalistleri, bu toplu katliamın gerçek kışkırtıcılarıdır. Uluslararası sermaye, kanlı ağzına milyonlarca ve milyonlarca kurbanın atıldığı doymak bilmez tanrı Baal’dir.”

Program, alternatiflerin reform ya da devrim değil; sosyalizm ya da barbarlık olduğunu vurguluyordu. “Dünya Savaşı, toplumu, şu tercih ile karşı karşıya bırakıyor: ya kapitalizmin devamı, yeni savaşlar ve kaçınılmaz biçimde kaosa ve anarşiye çöküş ya da kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması. ... Komünist Manifesto’nun sözcükleri, kapitalist toplumun ufalanan kalelerinin üzerindeki şu ateşli yazıdır: Ya sosyalizm ya barbarlık.”

Luxemburg’un uyarısı, on dört yıl sonra doğrulanacaktı. Weimar Cumhuriyeti, muzaffer bir demokratik devrimin değil ama karşıdevrimci şiddetin ürünüydü. Luxemburg ile Liebknecht’in öldürülmesi, nihayetinde Nazilerin iktidara gelmesine yol açan bir gelişmeyi harekete geçirmişti. Naziler, Ebert rejiminin kurtarmış ve güçlendirmiş olduğu aynı toplumsal güçlere yaslanmışlardı. Hitler’in paramiliter SA gücü, Freikorps’tan çıkmıştı.

Luxemburg ile Liebknecht’in trajedisinin bir kısmı, karşıtlarının karşıdevrimci kararlılığını hafife almış olmalarıdır. Tersi durumda, düşmanlarının eline düşmeyi önlemek için daha iyi güvenlik önlemleri alırlardı.

En önemli iki önderinin ölümü, KPD için korkunç bir darbeydi. Bu, iki yıl içinde hızla çeyrek milyonluk bir örgüt haline gelen bu genç parti içindeki gerekli netleşme ve sağlamlaşma sürecini engelledi ve dahası, partiyi, kritik öneme sahip devrimci durumlar karşısında zayıflattı. Örneğin, KPD’nin, Ekim 1923’te, başında kararsız Heinrich Brandler yerine bir Rosa Luxemburg’un ya da Karl Liebknecht’in olması durumunda iktidarı alacağını öne sürmek için çok sayıda kanıt bulunmaktadır.

Luxemburg ve Liebknecht 1919’da hayatta kalmış olsaydı, yalnızca Alman tarihi değil dünya tarihi de farklı bir şekilde gelişirdi. Almanya’daki muzaffer bir sosyalist devrim, Sovyetler Birliği’ni yalıtılmışlığından kurtaracak ve böylece, bürokrasinin büyümesinin ve Stalin’in yükselişinin en önemli etmenini ortadan kaldıracaktı.

KPD’nin, uzlaşmaz enternasyonalist Rosa Luxemburg’un önderliği altında, Stalin’in ulusalcı rotasına boyun eğeceği ya da onun, Hitler’in 1933’te iktidara gelmesine zemin hazırlayan sosyal faşizm politikasını destekleyeceği de hayal edilemez. Stalin’in ve onun Alman vekili Thälmann’ın, Nazilere karşı “sosyal faşist” SPD ile bir birleşik cephe kurma uğruna mücadeleyi reddetmesi, işçi sınıfını bölmüş ve felce uğratmıştı. Yüz binlerce üyeye ve milyonlarca seçmene sahip olan KPD’nin doğru bir politikasına dayanan işçi sınıfı, Hitler’in iktidara gelmesini önleyebilirdi.

Birçok siyasi eğilim, ölümünden yüz yıl sonra, Rosa Luxemburg’u, solcu bir reformist ya da feminist olarak resmederek kendisine mal etmeye çalışıyor.

Politikası Noske’nin ve Ebert’inkine Luxemburg’unkinden çok daha yakın olan Sol Parti’nin önderleri, bu yıl bir kez daha, kızıl karanfiller bırakmak üzere bu uzlaşmaz devrimcinin mezarına hac ziyaretlerini yaptılar. Berlin eyaletinin kültürden sorumlu senatörü olan Sol Partili Klaus Lederer, Zitty dergisine, Luxemburg, “toplumsal değişimi, kapsamlı bir demokratikleşme ve dönüşüm süreci olarak kavramış ve iş dünyası dahil toplumun tüm alanlarını demokratikleştirmek için uğraşmıştı,” dedi. Sol Parti’nin tarih komisyonu, KPD’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü üzerine bir açıklamada, Luxemburg’un öldürülmesiyle, “KPD’nin, Bolşevik modeli izlemeyen sol-sosyalist bir parti” haline gelme olasılığının yok edilmiş olduğunu ileri sürdü.

Gerçekte ise, Luxemburg, Sol Parti’nin “sol-sosyalist” olarak adlandırdığı politikaların amansız bir karşıtıydı. Onun yazılarının büyük bir kısmı, sınıf mücadelesi şiddetlendiğinde kaçınılmaz olarak barikatın burjuva tarafında yer alan Eduard Bernstein’a, Karl Kautsky’ye ve bu politikaların diğer temsilcilerine karşı polemiklerden oluşmaktadır.

Aşağıdaki alıntı, USPD’nin Ebert hükümetine katılmasından üç hafta sonra Die Rote Fahne (Kızıl Bayrak) gazetesinde yayınlanan bir makaleden örnektir:

“Bağımsız sosyal demokrasi, doğası gereği bir zayıflık ürünüdür ve uzlaşma, onun varoluşunun özüdür... O, her zaman olayların ve gelişmelerin arkasından koştu; asla önderlik etmedi... Kitleler arasında kafa karışıklığına yol açan her türlü büyüleyici muğlaklık... burjuva demagojisinin bahaneler yayan, savaş sırasında devrimci alternatifin çıplak, sağlam gerçeklerini gizleyen tüm ifadeleri, onlardan istekli bir destek gördü...

“Birdenbire devrime ilişkin tarihsel kararlarla karşı karşıya kalan bu karakterde bir parti, sefil bir şekilde başarısız olmak zorundaydı... Sonunda, sosyalist hedefleri günün pratik görevleri yapan; devrimci proletarya kampı ile devrimin ve sosyalizmin hem açık hem de gizli düşmanları arasındaki en keskin, en amansız ayrılığı en yüksek görev haline getiren saatte, Bağımsız Parti, kitlelerin kafasını karıştırmak ve ihaneti kolaylaştırmak için, aceleyle, karşıdevrimin en tehlikeli ileri karakolları ile siyasi bir ortaklığa girdi.”

Bu sözcükler, USPD’den çok daha sağda olmakla birlikte, Sol Parti’yi tanımlamak için de kullanılabilirdi.

Birçok yorumcu, Luxemburg’un, şu anda küçük burjuva çevrelerde revaçta olan feminizmi ve kimlik politikasının diğer biçimlerini hor göreceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır. Elke Schmitter’in Der Spiegel’de, yazdığı gibi, “İster doğumdan ya da toplumsal cinsiyetten isterse statüden ya da dinden kaynaklansın, şu anda dezavantaj konusunda sürmekte olan ısrar, ona bıkkınlık verirdi.” Luxemburg için, tüm ezme biçimlerinin ortadan kaldırılması, kapitalist sistemin yıkılmasıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıydı.

Luxemburg’un ölümünden yüz yıl sonra, kapitalist sistemin, 1914-45 dönemini insanlık tarihindeki en şiddetli dönem haline getiren çelişkileri, bir kez daha patlak veriyor. Uluslararası ilişkilere, milliyetçilik, ticaret savaşı ve savaş yön veriyor. Birçok ülkede, aşırı sağcı ve faşist güçler, devletin açık ya da gizli desteğiyle, saldırı halindeler. Almanya’da, sığınmacı politikası, Waldemar Pabst’ın içinde kendisini evinde hissedeceği aşırı sağcı AfD tarafından belirleniyor. Aşırı sağcı ağlar, ordu, polis ve istihbarat kurumları içinde aktifler ve devletin en üst kademeleri tarafından desteklenip önemsiz gibi gösteriliyorlar.

Bu durum, Liebknecht’in ve Luxemburg’un mirasına yakıcı bir güncellik kazandırıyor. Luxemburg’un 1918’de açık ve kesin bir şekilde ifade ettiği gibi, toplum, bir kez daha, “ya kapitalizmin devamı, yeni savaşlar ve kaçınılmaz biçimde kaosa ve anarşiye çöküş ya da kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması” seçeneği ile karşı karşıya bulunuyor. İnsanlığın geleceği, daha önce hiç olmadığı kadar, işçi sınıfı içinde Marksizmin mirasına dayanan sosyalist ve enternasyonalist bir partinin inşasına bağlı. Günümüzde Uluslararası Komite’nin önderlik ettiği Dördüncü Enternasyonal ve onun şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partileri, bu gelenekleri cisimleştiren tek siyasi eğilimdir.

Peter Schwarz