Türkiye ekonomisi, ABD'nin yeni misilleme tehditlerinin ortasında durgunluğa girdi

Barış Demir
27 Mart 2019

Geçtiğimiz Cuma günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) önemli kayıplara uğrayabileceği yerel seçimlerden sadece dokuz gün önce, Türk Lirası (TL), ABD doları karşısında yüzde 5'ten fazla değer kaybetti.

Pazartesi günü, lira, Türkiye Merkez Bankası'nın, mali kurumlar için gecelik borçlanma maliyetini sert biçimde yükseltmesinin ardından Cuma günkü kayıplarının yarısından fazlasını geri aldı. Buna rağmen, Cuma günkü elden çıkarmalar, geçtiğimiz yılın sonunda durgunluğa giren Türk ekonomisinin kırılganlığına ve artan krizine işaret ediyor.

Liranın Cuma günü yaşadığı değer kaybının en ağır basan olmasa da başlıca nedeni, Erdoğan'ın, ABD Başkanı Trump'ın 21 Mart'ta yaptığı, Washington'ın İsrail'in Golan Tepeleri'ni yasadışı ilhakını resmen onayladığına ilişkin duyurusunu sert biçimde eleştirmesinin ardından, yatırımcıların ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni bir kötüleşmeden duydukları korkuydu.

Basında yer alan haberlere göre, Türkiye'nin döviz rezervlerinde Mart ayının ilk iki haftasında keskin bir düşüş yaşandığını gösteren rakamlar ve Perşembe günü, bir IMF sözcüsünün, Ankara'yı, ekonomideki “en önemli dengesizlikler”in üzerine gitmeye çağırması da, liranın Cuma günkü değer kaybına katkıda bulundu.

ABD-Türkiye ilişkileri, Washington'ın, Kürt milliyetçisi Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) Suriye kolu Halk Savunma Birlikleri'ni (YPG) Suriye'deki rejim değişikliği savaşındaki başlıca vekil ordusu haline getirmesinden ve daha sonra, Erdoğan'a karşı 15 Temmuz 2016'daki başarısız askeri darbeyi desteklemesinden bu yana serbest düşüş halinde.

Son haftalarda, Trump yönetimi ve Pentagon yetkilileri, 1952'den beri NATO üyesi olan Türkiye'ye karşı, Rusya'nın S-400 hava savunma sistemini satın almakta diretirse misilleme eylemlerinin gerçekleşeceği konusunda her zamankinden daha açık tehditlerde bulunuyorlar.

Geçtiğimiz Ağustos ayında, ABD'nin Türkiye'nin alüminyum ve çelik ihracatına yönelik gümrük vergilerini iki katına çıkarması (Ankara'nın, 15 Temmuz darbesiyle ilişkili olduğunu iddia ettiği papaz Brunson'ı hapse atmasına misilleme), liranın değerinde bir çöküşü tetiklemişti ki bu Türkiye ekonomisini bulandırmaya devam ediyor.

Ocak ayında enflasyon yüzde 20'nin üzerinde kalırken, fiyatlar keskin biçimde artmış durumda. Son yıllarda denizaşırı düşük faiz oranlarından yararlanmak için ABD doları ve avro cinsinden kredi alan birçok Türk şirketinin de, büyük borçlanma masrafları var.

Türkiye, ekonomisinin 2018'in son çeyreğinde yüzde 3 daralmasıyla birlikte, son on yıldır ilk kez durgunluğa girdi. Uzmanlar, bu yılın ilk çeyreğinde de yüzde 2,4'lük bir küçülme öngörüyorlar.

Ekonomik krizin asıl yükünü, işçi sınıfı taşıyor. Resmi işsizlik oranı, Aralık 2018'de yüzde 13,5'e yükseldi ki bu, 2008-2009'da yaşanan mali erimeden ve küresel krizden bu yana en yüksek seviye. Genç işsizliği, yüzde 24,5. Ocak ayında, İŞKUR'a kayıtlı işsiz sayısı 3,8 milyon oldu. Bu sayı, 2018'in ilk ayında 2,4 milyondu.

İşçiler, gıda fiyatlarında yaşanan yükselişle de eziliyorlar. Türkiye'nin Ocak ayındaki gıda fiyatları enflasyonu, yıllık bazda yüzde 30,97'yle, OECD ülkeleri arasında Arjantin'in ardından ikinci ve dünyada yedinci sıradaydı.

Türkiye'de işçilerin hemen hemen yarısına ödenen asgari ücret, 2018'in başında ayda 1.603 lira ya da 424 dolarken, bu yılın başındaki yüzde 26'lık zamla 2.020 liraya çıkarılmış olmasına rağmen, sadece 350 dolar düzeyinde.

Erdoğan hükümeti, kötüleşen ekonomik durum üzerine artan halk öfkesinin ve bunun bir toplumsal patlamayı tetikleyebileceği tehlikesinin son derece farkında. Hükümetin bu duruma yanıtı, bir yandan otoriter yönetim biçimlerine yönelişini yoğunlaştırır ve toplumsal öfkeyi gerici kanallara saptırmaya çalışmak için milliyetçi ve militarist bir söyleme başvururken, diğer yandan yeni kemer sıkma önlemlerini 31 Mart seçimlerinin sonrasına ertelemek ve halk öfkesini yatıştırmayı amaçlayan bir avuç popülist program duyurmak olmuştur.

AKP hükümeti, bu doğrultuda, piyasa fiyatının yarısına sebze ve meyve satmak üzere, İstanbul'da ve Ankara'da tanzim satış noktaları kurdu. Her iki kentte de, AKP'nin elindeki belediye yönetimleri, önümüzdeki Pazar günkü seçimlerde muhalefetten gelen güçlü bir meydan okuma ile karşı karşıya bulunuyor. Hükümet ayrıca, yeni işe alınan işçilerin ilk üç ayında ücretlerini, vergilerini ve sigorta masraflarını karşılamayı vaat ettiği bir “yeni istihdam seferberliği” ilan etti.

Erdoğan, kendisini, fahiş fiyat uygulamasına karşı halkın savunucusu olarak göstermeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı, süpermarketleri, “tefecilik” ve “fırsatçılık” ile suçladı ve yaptıklarının “ülkeye ve millete ihanet” olduğunu söyledi. Şubat ayında, hükümet, toptancı hallerine göstermelik baskınlar bile yapmıştı.

Gerçekte ise, AKP, iktidara geldiği 2002'den beri, durmak bilmeden, büyük çaplı özelleştirmeleri de kapsayan neo-liberal politikalar izledi. Hükümetin, sübvansiyon kesintileri de dahil sermaye yanlısı politikaları, küçük çiftçileri olumsuz yönde etkilemiş ve gıda fiyatlarının yükselmesine doğrudan katkı yaparak, yerli ve yabancı tarım işletmelerini kuvvetlendirmiştir.

Erdoğan, ayrıca, ABD'nin ve Avrupa'nın sataşmalarına yönelik demagojik suçlamalarla ve PKK ile YPG'ye yönelik savaşçı bir söylemle, dikkati, hükümetinin ekonomik krizdeki sorumluluğundan başka yöne çevirmeye çalışıyor.

Erdoğan, geçtiğimiz ay Sivas'ta yaptığı bir konuşmada, halkı, gıda fiyatlarından yakınmayı kesmeleri ve mermi ve asker üniforması fiyatlarına odaklanmaları için uyardı: “Domates, patlıcan, patates, sivri biber diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir? Benim Mehmet’imin giyinip kuşanması ve teröristlere karşı verdiği bu mücadelenin bedeli nedir? Bunu bir düşünün.”

Erdoğan, devamında, “Bizi George, Hans, bir yerlerden vurmak istiyor, bunlar da George’a, Hans’a önayak oluyorlar,” diye konuşmuştu.

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi'nin başkanı ve bir milyarder olan Tuncay Özilhan, geçtiğimiz ay yaptığı konuşmada, “geçmişte yapılan hataların sonuçlarını gıda enflasyonundan işsizliğe birçok alanda görüyoruz ve yaşıyoruz,” diyerek, Erdoğan'ın ekonomi politikalarını eleştirmişti.

Özilhan, konuşmasının devamında şunları belirtiyordu: “Son haftalarda gıda fiyatlarındaki yükselişe karşı önlemler alınıyor ama sorunu çözmeye yönelik adımlar görmüyoruz. 80 milyonu besleyecek çiftçilerin oranı yüzde 10’dan yüzde 3’e düştü. Üretimin azaldığı, çiftçiliğin yok olduğu, tüketimin hızla arttığı bir durumda gıda fiyat kontrolüyle bir yere varılamaz.”

Bu eleştirilerin arkasında, Ankara ile Batılı emperyalist güçler arasında büyüyen çatlak ve ekonomik durum gitgide kötüleşirken, geçtiğimiz 17 yıldaki seçim başarıları kır ve kent yoksullarından destek alma becerisi ile bağlantılı olan İslamcı AKP'nin, artan toplumsal öfkeyi zaptetme becerisi konusunda egemen sınıf içinde var olan derin kaygılar yatmaktadır.

Egemen sınıf, her şeyden çok, aşırı boyutlara ulaşan toplumsal eşitsizliğin, yükselen fiyatların, kitlesel işsizliğin ve güvencesiz istihdamın, Türkiyeli işçileri, küresel işçi sınıfı hareketine katacağından korkuyor. En öne çıkan birkaç örnek vermek gerekirse, bu işçi hareketi, bir süredir Fransa'yı ve Meksika'nın düşük ücretli serbest bölgesini sarsıyordu; şimdi, devrimci bir kriz içinde olan Cezayir'i de içine çekmiş durumda.

AKP ile muhalefet partileri arasındaki başlıca fark, muhalefet partilerinin, Türkiye burjuvazisinin Kuzey Amerikalı ve Avrupalı geleneksel emperyalist müttefiklerine daha belirgin yönelimidir.

Geçtiğimiz yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusuna ve diğer devlet kurumlarına hakim olan Kemalist seçkinlerin tarihsel partisi, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve sahte solun desteklediği, Kürt milliyetçisi Halkların Demokratik Partisi (HDP), bir yandan kapitalizm yanlısı programlar ileri sürerken, diğer yandan, sinik bir şekilde, artan ekonomik krize yönelik halk öfkesini kendi çıkarlarına kullanmaya çalışıyorlar.

CHP önderi Kemal Kılıçdaroğlu, insanların çöp kutularından yiyecek arar hale getirilmesinden şikayet ederken, aynı konuşmanın devamında, Ankara'nın ihracatı arttırmaya, yani, “sosyal devlet”i sürdürmek için borç almaya değil, Türk sermayesinin rekabet gücünü arttırmaya odaklanması gerektiğini söylüyor.

HDP, yerel seçimlerde, CHP'nin, işçi sınıfına yönelik acımasız baskıyla sonuçlanan askeri darbelere göz yummuş olmasına ve Kürtlerin onlarca yıldır şiddetle bastırılmasını desteklemesine rağmen, batıdaki büyük kentlerde CHP'yi destekliyor ve onu, AKP “faşizmi”ne karşı bir “demokrasi” savunucusu olarak tanıtıyor.

Gerçek şu ki, bu partilerin tamamı, işçi sınıfına karşı birleşmektedir. Onların, işçi sınıfı içindeki kitlesel hoşnutsuzluğun kaçınılmaz patlamasına nasıl karşılık verecekleri, İstanbul'un yeni havalimanındaki binlerce inşaat işçisinin, iş kazalarına, berbat ve baskıcı çalışma koşullarına ve temel haklarının ihlal edilmesine karşı geçtiğimiz Eylül ayında protestolar gerçekleştirdiğinde görülmüştü. Hükümet, kitlesel protestoya ve işçilerin taleplerine, acımasız bir polis saldırısıyla ve 30'dan fazla militan işçiyi tutuklayarak yanıt vermişti.