Latin Amerika COVID-19’un yeni merkez üssü oluyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Çarşamba günü yaptığı açıklamada, doğrulanan toplam koronavirüs vaka sayısı bakımından Kuzey ve Güney Amerika’nın ilk kez Avrupa’yı geride bıraktığını duyurdu. Batı Yarımküre’de resmen bildirilen vaka sayısı 1,74 milyona ulaşırken, Avrupa’daki sayı 1,73 milyon.

Bu kayma kuşkusuz önemli olmakla birlikte, hem ABD’de hem de Latin Amerika’nın sürekli genişleyen bölgelerinde, bu sayıların virüsün gerçek yayılma durumunu büyük ölçüde eksik yansıttığına inanılıyor.

Dünyadaki toplam doğrulanmış vakaların dörtten birinden fazlası (1,4 milyon) ve toplam ölümlerin de yaklaşık üçte biri (yaklaşık 85 bin), dünya nüfusunun yüzde 5’inin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde meydana geldi. Amerikan kapitalizmine, Trump yönetiminin ve tüm ABD egemen oligarşisinin canice yetersizliğine ve insan yaşamına kayıtsızlığına bundan daha reddedilemez bir suçlama olamaz.

Mezarlık çalışanları, Manus, Brezilya’daki Nossa Senhora Aparecida mezarlığına beş kişiyi topluca gömdükten sonra haç dikiyor. Mezarlığın yeni bölümü, ölümlerdeki hızlı artışla başa çıkabilmek için geçtiğimiz ay açıldı. (AP Photo/Felipe Dana)

Pandeminin merkez üssünün Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya kayması, aynı zamanda Latin Amerika’da yaşanan kontrolsüz yükselişten kaynaklanıyor. Bölgedeki vaka sayısındaki artış oranı, dünyanın en yüksek oranlarından biridir.

Önceden beri var olan ve Latin Amerika’yı dünyadaki toplumsal açıdan en eşitsiz bölge yapan sosyal ve ekonomik hastalıklar, ölümcül virüsün yayılmasını körüklüyor. ABD emperyalizminin yüzyıllık baskısı ve ekonomik sömürüsü ile bölgedeki krizin tüm ağırlığını işçi sınıfının sırtına yüklemeye kararlı doymak bilmez ulusal burjuvazilerin egemenliği, Latin Amerika’daki emekçi kitleleri pandemi karşısında en savunmasız olanlar arasına yerleştiriyor.

Koronavirüsün yayılmasının bölge genelinde etkileri oldu. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, kıtanın aşırı kalabalık hapishanelerine tıkılmış 1,5 milyon tutuklu/hükümlüsü arasında yüzlerce yaşama mal olan kanlı isyanlar ve ordunun siyasi ve toplumsal yaşama artan müdahalesi bunlar arasında.

İlk kez Ekvador’un kıyı kenti Guayaquil’de vuku bulan sokaklarda yatan cesetlere ilişkin korkunç görüntüler, Brezilya’nın Manus, Peru’nun Iquitos şehrinde ve başka yerlerde tekrarlandı. Yapısal uyum programlarının tamamlanması için acımasız kesintilere tabi tutulan sağlık sistemleri, bir ülkeden diğerine çöküyor. Morglar ve mezarlıklar dolarken, birçok büyük şehirde toplu mezarlar kazılıyor.

Virüsün dizginsiz bir şekilde yayılmasının ve kapitalist egemen sınıfların salgının insani bedeline kayıtsızlıklarının ve canice ihmallerinin en keskin örnekleri, nüfus ve ekonomi bakımından bölgenin en büyük iki ülkesinde bulunabilir: Meksika ve Brezilya.

Her iki ülke de, COVID-19’dan en büyük günlük ölü sayısına Salı günü tanık oldu. Brezilya’da 881, Meksika’da 353 kişi hayatını kaybetti.

Yine her iki ülkede de, ölüm olaylarındaki bu yeni doruklar büyük ölçüde sembolik karakterdeler. Gerçek ölü sayısının çok daha yüksek olduğunu herkes biliyor.

Brezilya’daki 881 ölüm, son 24 saatte ölenlerin sayısı değil; bir kısmı birkaç gün önce ölmüş olan doğrulanmış ölümlerin sayısıdır. Aynı zamanda hükümet, COVID-19’dan olduğu sanılan ancak henüz doğrulanmamış 2.050 ölümün daha olduğunu kabul ediyor. Bu ölümlere ilaveten, Sao Paulo’nun, Rio de Janeiro’nun ve diğer kentlerin aşırı kalabalık işçi sınıfı mahallelerindeki ve favelalarındaki evlerinde herhangi bir tıbbi bakımdan yoksun bir şekilde ölen binlerce yoksul Brezilyalı var.

Sao Paulo Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir çalışmada, vaka sayısının resmi sayının 15 katından fazla, yani 3 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Brezilya’da yapılan testler, testlerin hâlâ büyük ölçüde yetersiz olduğu ABD’nin onda biri düzeyinde.

Meksika’daki 38.324 doğrulanmış vaka ve 3.926 doğrulanmış ölüm, gerçek durumun yalnızca bir kısmını oluşturmaktadır. Tıbbi yetkililer, sadece başkent Meksiko’da, hükümet tarafından bildirilmeyen binlerce ölüm saydılar. Hastaneler COVID-19 vakalarıyla dolup taşıyor ve yeni hasta kabul edemiyorlar. Tabutlar kentin krematoryumlarının dışına yığılıyor. Meksika, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) 36 üyesi arasında en az test yapan ülke konumunda.

Bu gerçekliğe rağmen, Brezilya ve Meksika hükümetleri, kapitalistlerle birlikte, kâr çıkarlarını ilerletmek için işçileri hastalık ve ölüm riskiyle fabrikalara ve işyerlerine dönmeye zorluyor.

Brezilya’nın faşist Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, tüm sanayi ve inşaat faaliyetlerini “gerekli hizmet” ilan ederek, Brezilya kapitalist sınıfının ve dünya mali sermayesinin çıkarlarını en acımasız şekilde ifade etti. Bolsonaro, büyük kapitalist iş adamlarıyla birlikte, eyaletler tarafından uygulanan sınırlı karantina önlemlerini iptal etmesini talep etmek için Brezilya yüksek mahkemesine yapılan bir “yürüyüş”e katıldı.

Daha önce koronavirüsü “hafif grip” diyerek ciddiye almadığı için deli denilerek alay edilen Bolsonaro, artık kapitalist çıkarların en tutarlı sözcüsü olarak ortaya çıkmış durumda. Çarşamba günü aşırı sağcı taraftarlarına yaptığı bir konuşmada, Brezilya işçi sınıfına yönelik ültimatomu kaba bir şekilde şöyle özetledi: “İnsanlar işe geri dönmek zorundalar. Çalışmak istemeyenler [küfür] evinde kalsın. O kadar.”

Bu sırada, yaklaşık 7 bin kilometre kuzeydeki Meksiko’da, Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Çarşamba günü bir basın toplantısı düzenledi ve “tünelin ucundaki ışığın” göründüğünü, Meksika’da “yeni normal”in doğmaya başladığını ilan etti. Devlet başkanı, bununla, şimdiden yüzlerce işçi COVID-19’dan hayatını kaybetmişken, Meksikalı işçilerin sınırdaki maquiladora ve otomotiv fabrikalarına, madenlere, inşaatlara ve diğer sektörlere geri döneceğini kastediyordu.

López Obrador sadece Meksikalı kapitalistlerin çıkarlarına uygun hareket etmiyor; Trump yönetiminin, ABD’li otomotiv ve silah üreticilerinin ve tedarik zincirleri Meksika’daki üretime bağlı olan diğer ABD sektörlerinin emirlerini yerine getiriyor.

Ciudad Juarez, Tijuana, Mexicali ve Reynosa’daki maquiladora işçilerinden Brezilya genelindeki çağrı merkezi ve dağıtım işçilerine kadar Meksikalı ve Brezilyalı işçiler, işyerlerinde arkadaşlarının hastalanmasına ve hatta ölmesine rağmen çalışmaya zorlanmaları karşısında grevler ve protestolar düzenlediler. Her iki ülkede de ikiye katlanan işe geri dönme kampanyası, sınıf mücadelesinde ancak bir patlamaya yol açabilir.

Sosyopat ve faşist eski yüzbaşı Bolsonaro ile uluslararası sahte solun Meksika halkının “ilerici”, “solcu” ve hatta “sosyalist” temsilcisi olarak desteklediği López Obrador, ölümcül koronavirüs pandemisi karşısında, işçilerin canları pahasına yerli oligarşilerin ve uluslararası mali sermayenin çıkarlarını savunma biçimindeki aynı politikada buluştular.

Latin Amerika işçi sınıfının kapitalist sınıfların ve emperyalizmin çıkarlarını temsil eden mevcut siyasi partilere ve kurumlara karşı bağımsız siyasi seferberliğinin olmazsa olmaz gerekliliğini, hiçbir şey bu durumdan daha çarpıcı biçimde gösteremezdi. Bu partiler ve kurumlar sadece Bolsonaro’nun, Şili’deki Piñera’nın ve Kolombiya’daki Duque’nin aşırı sağcı hükümetlerini değil; López Obrador, Venezuela’nın “Bolivarcı sosyalistleri” ve Brezilya’daki yozlaşmış burjuva İşçi Partisi (PT) aygıtı gibi sözüm ona “sol” burjuva ulusalcılarını da kapsamaktadır.

Koronavirüs pandemisinin ve onun sınıf mücadelesini keskinleştirmesinin ortaya çıkardığı belirleyici görev, Latin Amerika genelindeki işçileri ABD’deki ve dünya genelindeki işçilerle kapitalizme son verme mücadelesinde birleştirmek üzere yeni bir devrimci işçi sınıfı önderliğinin inşa edilmesidir. Bu, Brezilya’da, Meksika’da ve yarımküre genelinde Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşası demektir.

Loading