Perspektif

Rosa Luxemburg 150 yaşında

Dünya Sosyalist Web Sitesi, Rosa Luxemburg’un 150. doğum gününü kutlamak için 7 Mart Pazar günü TSİ 21.00’da İngilizce çevrimiçi bir toplantı düzenliyor. Toplantı içinburadan kayıt olabilirsiniz.

Rosa Luxemburg, 150 yıl önce, 5 Mart 1871’de, küçük bir Polonya kasabası olan Zamość’ta dünyaya geldi. Luxemburg, 47 yaşında, kanlı bir şekilde vaktinden erken gelen ölümüne rağmen, Lenin ve Troçki ile birlikte 20. yüzyılın en önemli devrimci Marksist önderlerinden biriydi. Derin kapitalist kriz koşulları altında, onun eseri günümüz için can alıcı dersler içermektedir.

Rosa Luxemburg

Luxemburg, kişisel cesareti, kırılmaz bir mücadele ruhunu ve sarsılmaz ilkeleri üstün bir zekâ ve olağanüstü teorik ve retorik yeteneklerle birleştirmişti. İyi eğitim almıştı; Almanca, Lehçe, Rusça ve Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşuyor ve kimi başka dilleri anlıyordu. Muazzam bir tutkuya sahipti ve hem işçileri hem de entelektüelleri kendine çeken büyüleyici bir kişiliği vardı.

Edebiyatı sever ve bilirdi. Altı yaşında bir çocuk gazetesi için yazmaya başlamış, kısa bir süre sonra Rus şiirini Lehçeye çevirmeye koyulmuş ve kendi şiirlerini yazmıştı. Polonyalı ulusal şair Adam Mickiewicz’in yanı sıra Goethe ve Mörike gibi Alman şairlerinin şiirlerini ezbere okuyabiliyordu. Doğa sevgisi, mektuplarında açıkça görülmektedir. Hukuka ve ekonomiye geçmeden önce ilk olarak biyoloji okudu. 26 yaşında en yüksek onurla (summa cum laude) doktora yaptı.

Dünya tarihindeki tüm büyük ilerici figürler gibi, Luxemburg da karşıtları tarafından zulüm görüp iftiraya uğradı ya da sahte dostlar tarafından sahiplenilip tahrif edildi. Onu bir feminist olarak göstermek, sosyalizme giden devrimci olmayan bir yolun savunucusu olarak resmetmek ve Bolşevizme karşı kritik bir tanık olarak kötüye kullanmak için girişimlerde bulunuldu. Hatta pratik faaliyetinin her alanında ve programının her satırında Luxemburg’un tam zıddını somutlaştıran Almanya’daki Sol Parti, bu büyük devrimcinin adını parti vakfına verdi.

Luxemburg’un biyografisi incelendiğinde ve yazıları okunduğunda, tüm bu girişimlerin sahtekârlık olduğu açığa çıkmaktadır. Luxemburg, kendini koşulsuz olarak sosyalist devrime adamıştı ve uzlaşmaz biçimde enternasyonalizmi savunmuştu. Bernstein revizyonizmine ve sendikaların tutuculuğuna karşı mücadelesi, I. Dünya Savaşı’na amansız muhalefeti ve Almanya Komünist Partisi’nin kuruluşundaki önder rolü, onun devrimci Marksizmin ilk sırasındaki yerini güvence altına almaktadır.

Luxemburg, kapitalizmin ancak işçi sınıfı tarafından yıkılmasının insanlığın büyük sorunlarını –sömürü, baskı ve savaş– çözebileceğine ve bunun işçi sınıfı içinde sosyalist bilinç uğruna bir mücadeleyi gerektirdiğine kesin olarak inanıyordu. Solcu entelektüellerin işçilere karşı sık sık gösterdiği küçümseyici hoşnutsuzluk ona tamamen yabancıydı. İşçilerin bilincini yükseltmeyi, bilgi ve kavrayış susuzluklarını gidermeyi, sosyal ve politik dinamikleri açıklamayı ve bunlardan kaynaklanan siyasi görevleri ortaya koymayı görevi olarak görüyordu. Bu, onu işçiler arasında son derece popüler hale getirmişti. Sosyal Demokrat Parti’nin (SDP) seçim toplantılarında konuştuğunda, toplantı yeri her zaman dolup taşardı.

Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, SPD’nin 1910 yılında Magdeburg kongresinde.

Luxemburg, burjuva feminizmine daima karşı çıktı. Ona göre kadınların kurtuluşu, işçi sınıfının kapitalist sömürü ve baskıdan kurtuluşundan ayrılamazdı. Günümüzün feministleri ve kimlik siyasetçileri gibi birkaç kadının burjuva ayrıcalıklarına erişimi için değil, tüm ayrıcalıkların kaldırılması için mücadele etti. 1912’de ikinci Sosyal Demokrat Kadın Toplantısı’nda kadınlar için genel, eşit ve doğrudan oy hakkı lehine konuştuğunda, bunu “proleter sınıf mücadelesini son derece ilerletip yoğunlaştıracağını” söyleyerek gerekçelendirmişti. “Kadınların oy hakkı için mücadele ederek,” diye devam ediyordu, “mevcut toplumun devrimci proletaryanın çekiç darbeleri altında yıkıldığı saatin gelişini de hızlandıracağız.”

Luxemburg’un Lenin ile görüş ayrılıkları vardı. Ancak bunlar, geçici keskinliklerinden bağımsız olarak, Troçki’nin bir keresinde belirttiği gibi, “devrimci proleter siyasetinin ortak zemini” üzerine dayanıyordu. Lenin ve Luxemburg, Marksizmin revizyonist muhaliflerine karşı mücadelelerinde birlik halindeydiler.

Luxemburg’un Sosyal Reform mu Devrim mi? adlı eseri, Marksist literatürün en büyük polemiklerinden biridir. Bu eser, 1899’da yayımlandığında Sosyal Demokrasinin devrimci kanadının önde gelen sesi olarak Luxemburg’un ününü pekiştirdi. Sosyal Reform mu Devrim mi?, Marksist teorinin maddeci temelini reddeden, sosyalizmi proleter devrimden koparan ve onu ahlak güdülü bir liberalizme dönüştüren Eduard Bernstein’ın revizyonizminin yıkıcı bir eleştirisidir.

Bernstein’ın “Nihai hedef –ki bununla ne dendiği belli değil– benim için hiçbir şey, hareket ise her şeydir” şeklindeki kötü ünlü sözüne yanıt veren Luxemburg, “tüm işçi hareketinin kapitalist düzeni yamama gibi bir beyhude uğraşısını, sınıf mücadelesinde bu düzene karşı, bu düzenin ortadan kaldırılmasına dönüştüren, sosyalist nihai hedef,” tek belirleyici andır, diye ilan ediyordu. Luxemburg şöyle devam etmişti: “Partide olan herkes, Bernstein ve taraftarları ile yürütülen tartışmanın, şu veya bu mücadele biçimi, şu veya bu taktik üzerine olmadığının, aksine sosyal demokrat hareketin varlığının söz konusu olduğunun bilincinde olmalıdır.” [1]

Bernstein, kendi kişisel kaderlerini Alman emperyalizminin başarısına bağlayan bir parti yetkilileri, sendika bürokratları ve küçük burjuvalar tabakası adına konuşuyordu. 1890’ların ekonomik yükselişi, SPD’nin yasal bir kitle partisine dönüşmesi ve sendikaların büyümesi, bu tabakanın hızlı bir şekilde genişlemesine yol açmıştı.

1905 Rus Devrimi, SPD içindeki çatışmaları keskinleştirdi. İşçi sınıfı, devrimin öncü gücüydü ve iki yeni kazanım üretmişti: siyasi kitle grevi ve sovyetler (işçi konseyleri). Luxemburg, o dönem Çarlık egemenliği altında bulunan Varşova’ya giderek devrime katıldı. Daha sonra tutuklandı ve ancak SPD önderliğinin yoğun müdahalesi sayesinde uzun bir hapis cezasından ve olası bir ölümden kurtuldu.

Almanya’ya döndükten sonra siyasi kitle grevinin propagandasını yapınca, sendika liderleri buna dehşetle tepki göstererek, “Genel grev, genel çılgınlıktır” diye buyurdular. 1905’te Köln’de düzenlenen sendikalar kongresinin sloganı şuydu: “Sendikalar her şeyden önce barışa ihtiyaç duyarlar.” Luxemburg’un sendika etkinliklerinde konuşması engellendi.

Sendika liderleri, sosyalist devrime düşmanlıklarını daha açık bir şekilde gösteremezlerdi. Kitle grevi tartışması artık SPD’nin oportünist ve devrimci kanatları arasındaki merkezi çatışma alanı haline gelmişti.

August Bebel (1900)

I. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla beraber, August Bebel (1913 yılında öldü) ve Karl Kautsky etrafındaki SPD önderliği daha da sağa kaydı. Savaş başlayınca, oportünistler üstün gelerek kesin olarak Alman emperyalizminin yanında yer aldılar. 4 Ağustos 1914’te, SPD’nin parlamentodaki milletvekilleri, savaş kredileri lehine oy verdiler. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, şovenizm dalgasına direnen azınlığa önderlik ediyordu.

Rosa Luxemburg’un savaşa karşı –büyük bir kısmını parmaklıklar arkasından yürüttüğü– mücadelesi, yaşamının en kahramanca dönemleri arasındaydı. SPD’nin ihanetini yorulmak bilmeksizin mahkûm etti, emperyalist savaş suçlarını ifşa etti ve kitleleri uyandırmaya çalıştı. Daha 4 Ağustos 1914 akşamı, Enternasyonal’i yayımlayan ve Spartaküs Mektupları’nı yasa dışı olarak dağıtan Enternasyonal Grubu’nu kurdu. Spartaküs Mektupları nedeniyle grup, Spartaküs Birliği olarak adlandırılacaktı.

Karl Liebknecht

Luxemburg’un Enternasyonal’deki ilk başyazısı şu sözlerle başlıyordu: “4 Ağustos 1914’te, Alman Sosyal Demokrasisi siyasi olarak tahttan çekilmiş ve aynı zamanda Sosyalist Enternasyonal çökmüştür. Bu gerçeği inkâr etme veya gizleme yönündeki tüm girişimler, dayandıkları güdüler ne olursa olsun, nesnel olarak yalnızca sosyalist partilerin bu ölümcül kendi kendini kandırmalarını, hareketin çöküşüne yol açan iç kusurlarını sürdürme ve meşrulaştırma, uzun vadede Sosyalist Enternasyonal’i bir kurgu, bir ikiyüzlülük haline getirme eğilimine sahiptir.”

Rosa Luxemburg’un savaşa karşı mücadelesi, hayatı boyunca varlığını sürdüren uzlaşmaz bir enternasyonalizme dayanıyordu.

22 yaşında bir öğrenciyken, Sosyalist Enternasyonal’in Zürih Kongresi’nde, Polonya Sosyalist Partisi’nin (PPS) sosyal yurtseverliğine saldırmıştı. PPS, o dönem Rusya, Almanya ve Avusturya arasında bölüşülmüş olan Polonya’daki ulus devletin yeniden kurulmasını savunuyordu. Bu talebi reddeden Luxemburg, Rus hakimiyeti altında bulunan Polonya ve Rusya’daki işçi sınıfının çarlığı devirmek için ortak mücadelesi çağrısında bulundu. Polonya bağımsızlığının savunuculuğunun İkinci Enternasyonal’de milliyetçi eğilimleri teşvik edeceği, başka ülkelerde benzer ulusal sorunları gündeme getireceği ve “her devletteki tüm proleterlerin birleşik mücadelesinin bir dizi sonuçsuz ulusal mücadeleye dönüştürülmesine” onay vereceği uyarısında bulundu.

Luxemburg’un, Rus sosyal demokratlarının programındaki “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” kabul etmeyi reddetmesi, onu bu hakkı savunan Lenin ile çatışma içine soktu. Ancak bu konudaki farklılıkları, daha sonra iddia edilenden daha az keskindi. Lenin açısından temel sorun, Büyük Rus şovenizmine karşı mücadeleydi; Luxemburg için ise Polonya milliyetçiliğine karşı mücadele. Lenin de ulusal talepleri sınıf mücadelesine tabi kılıyordu. Lenin, ulusal ayrılıkçılık lehine aktif kampanya yürütmüyor ancak kendisini “deyim yerindeyse, kendi kaderini tayin hakkının tanınmasına yönelik olumsuz talep” ile sınırlıyordu.

Lenin ile farklılıkları ne olursa olsun, Luxemburg’un milliyetçiliğe olan düşmanlığının son derece ilerici görüşlü olduğu kanıtlanacaktı. Polonya hususunda, PPS’nin lideri Józef Piłsudski, Ekim Devrimi’nin ardından Kızıl Ordu’ya yönelik saldırıda, yeniden kurulan bağımsız Polonya birliklerine komuta etti. Piłsudski, 1926-1935 yılları arasında otoriter bir diktatörlük kurdu. Bugün Polonya’daki milliyetçi sağ siyaset, onu kahramanları olarak övmektedir.

Milliyetçiliğe teslimiyet, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal’in, işçi sınıfı için korkunç yenilgilerle sonuçlanan çöküşünün de sebebiydi. İkinci Enternasyonal, “anayurdun savunusu” adına I. Dünya Savaşı’nı desteklerken, Üçüncü Enternasyonal, Stalinist “tek ülkede sosyalizm” perspektifi altında yozlaştı.

Lenin’in milliyetler politikasını ayaklar altına alan ve Büyük Rus şovenizminin en kötü uygulamalarına geri dönen Stalinistler, enternasyonalizmi nedeniyle Luxemburg’u asla affetmediler. Stalin’in egemenliği döneminde, “Luxemburgçuluk” suçlamasının bir süre için “Troçkizm” suçlaması kadar ölümcül sonuçları vardı. Stalin’in ölümünden sonra bile, Georg Lukacs, büyük devrimci Luxemburg’u “ulusal nihilizmi” temsil etmekle suçlamıştı.

1990’lara gelindiğinde, ulusların kendi kaderini tayin hakkı talebi, tüm ilerici ve demokratik anlamını yitirdi. Ekonominin küreselleşmesi ve dünyanın en ücra köşelerinde bir işçi sınıfının ortaya çıkışı, yarı demokratik ulus devletlere bile yer bırakmadı. Emperyalizm, mevcut devletleri yıkmak ve kendisine tabi kılmak için kendi kaderini tayin sloganını kullandı. Söz konusu devletlerde bu talep, rakip burjuva kliklerin işçi sınıfını bölmesine ve emperyalizme hizmet etmesine olanak sağladı. Yugoslavya trajedisi bunu gösteriyordu. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı adına, ülke, suç klikleri tarafından yönetilen, ekonomik bağımsızlığı olmayan yedi devletin kurulmasıyla sonuçlanan ölümcül bir kardeş katliamı savaşına girmeye zorlandı.

Luxemburg ve Spartaküs Birliği, sadece sağcı SPD önderliği ile değil, “Marksist Merkez” ve onun teorik lideri Karl Kautsky (Luxemburg onu “bataklık teorisyeni” olarak adlandırmıştı) ile de mücadele ediyordu. Merkez, işçilerin radikal ruh haline sözlü tavizler veriyor ancak pratikte her türlü devrimci eyleme karşı çıkarak SPD liderlerinin savaş yanlısı rotasını destekliyordu. Merkez 1917’de SPD’den atılıp isteksizce Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’yi (USPD) kurduktan sonra, Luxemburg eleştirisini keskinleştirdi.

Luxemburg, USPD “her zaman olayların ve gelişmelerin arkasında koştu; asla önderlik etmedi,” diye yazmış ve şöyle devam etmişti: USPD “kendisi ile tabi oldukları arasına hiçbir zaman temel bir çizgi çekememiştir. Kitleler arasında kafa karışıklığına yol açan her türlü göz kamaştırıcı belirsizlik: ateşkes, Milletler Cemiyeti, silahsızlanma, Wilson kültü, savaş sırasında devrimci alternatifin çıplak, katı gerçeklerini örten burjuva demagojisinin tüm sözleri, onlardan büyük bir destek gördü. Partinin bütün tutumu, acizce şu ana çelişki etrafında dönüyordu: bir yandan, atanmış güçler olarak burjuva hükümetleri durmadan barış sonucuna varmaya istekli hale getirmeye çalışıyor, öte yandansa proletaryanın kitlesel eylem dilini konuşuyordu. Çelişkili pratiğin sadık bir aynası, eklektik teoridir: sosyalist ruhu umutsuzca terk eden bir radikal formüller karmaşasıdır.”

Luxemburg, “kendiliğindenlik teorisi” nedeniyle; kitlelerin kemikleşmiş aygıtlara karşı bağımsız ayaklanmasına güvendiği, Lenin’in parti anlayışını eleştirdiği ve SPD/USPD ile örgütsel kopuşu ertelediği için sık sık eleştirildi. Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasından önce, kendisini yanlış bir şekilde Luxemburg’a dayandıran merkezci eğilimlere karşı bir mücadele yürüten Lev Troçki, 1935’te bu konudaki en temel noktaları ortaya koymuştu.

“Zayıf taraflar ve yetersizlikler, Rosa’da hiçbir şekilde belirleyici değildi,” diye yazıyordu Troçki. Luxemburg’un SPD’nin muhafazakâr politikasına “kitle eylemlerinin kendiliğindenliği” biçiminde karşı çıkması, “baştan sona devrimci ve ilerici bir karaktere sahiptir.” Troçki şöyle devam ediyordu: “Rosa Luxemburg, Lenin’den çok daha erken bir tarihte, kemikleşmiş parti ve sendika aygıtının boğucu karakterini kavramış ve ona karşı mücadele etmeye başlamıştı.”

“Rosa kendisini hiçbir zaman salt kendiliğindenlik teorisiyle sınırlamadı” ancak “proletaryanın devrimci kanadını önceden eğitmeye ve onu olabildiğince örgütsel olarak bir araya getirmeye çabaladı. Polonya’da çok katı bir bağımsız örgüt kurdu. Söylenebilecek en fazla şey, işçi hareketine ilişkin tarihsel-felsefi değerlendirmesinde, hazırlık niteliğindeki öncü seçiminin, beklenen kitlesel eylemlere kıyasla Rosa’da çok yetersiz kaldığıdır; oysa Lenin –gelecekteki eylemlerin mucizeleriyle kendini teselli etmeden– ileri işçileri aldı ve onları keskin bir şekilde tanımlanmış bir program aracılığıyla, yasa dışı ya da yasal olarak, kitle örgütlerinde ya da yeraltında sağlam çekirdekler biçiminde sürekli ve yorulmadan sıkıca birleştirdi.”

Bolşevikler Ekim 1917’de Rusya’da iktidarı ele geçirdiklerinde, Luxemburg’un coşkulu desteğini aldılar. Hapishanede tecrit halindeyken yazdığı ve ölümünden ancak üç yıl sonra yayımlanan “Rus Devrimi Üzerine” adlı metni, sık sık Bolşevizmin kapsamlı bir eleştirisi olarak yorumlanmıştır. Fakat bu doğru değildir. Luxemburg, Ekim Devrimi’ni koşulsuz biçimde savunmuş ve eleştirdiği “hataların”, Bolşeviklerin İkinci Enternasyonal ve Alman Sosyal Demokrasisinin ihaneti nedeniyle karşılaştıkları imkânsız koşullardan kaynaklandığını belirtmişti.

“Bolşevikler,” diyordu Luxemburg, “gerçek bir devrimci partinin tarihsel olanaklar çerçevesinde sağlayabileceği her tür katkıyı yapabileceklerini göstermişlerdir… Gerekli olan, temel olanı temel olmayandan, çekirdeği Bolşeviklerin siyasetindeki tesadüfi istisnalardan ayırmaktır. Tüm dünyada belirleyici nihai mücadelelerle karşı karşıya olduğumuz bu dönemde, sosyalizmin en önemli sorunu zamanımızın yakıcı sorusuydu ve hâlâ da odur. Bu, şu ya da bu ikincil taktik meselesi değil; proletaryanın eylem yeteneği, harekete geçme gücü, gerçekte sosyalist iktidar iradesi sorunudur. Lenin ve Troçki ile arkadaşları, dünya proletaryasına örnek olarak en önde giden kişilerdir; onlar, şimdiye kadar Hutten ile birlikte “Ben cüret ettim!” diye haykırabilen biricik insanlar olmaya devam ediyorlar.” [2]

“Bolşevik siyasette temel ve kalıcı olan budur. Bu anlamda Bolşevikler siyasal iktidarı fethetmek, sosyalizmin gerçekleştirilmesini pratik bir sorun olarak koymak ve bütün dünyada emekle sermaye arasındaki hesabın görülmesi davasını ilerletmek yoluyla uluslararası proletaryanın başını çekerek ölümsüz bir tarihsel hizmette bulundular. Rusya’da sorun sadece ortaya konabilirdi. Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde ‘Bolşevizm’e aittir.”

Kasım 1918’de, Almanya’da devrim patlak verdi. Kiel’deki denizcilerin ayaklanmasıyla başlayan devrim, kontrol edilemeyen bir yangın gibi ülke geneline yayıldı. Kayzer tahttan çekildi ve egemen seçkinler, hükümeti, işçi sınıfını kanlı bir şekilde bastırmak üzere ordu kurmaylarıyla ittifak kuran SPD lideri Friedrich Ebert’e devretti. USPD de üç bakan ile Ebert hükümetine katıldı.

Devrimci mücadelelerin ortasında, Spartaküs Birliği, 1918 sonunda Almanya Komünist Partisi’ni (KPD) kurdu. Rosa Luxemburg, parti programını yazdı ve delegelere sundu. Program, burjuva sınıf egemenliğini yıkma hedefini açık bir şekilde formüle ediyor ve alternatifin reform ile devrim arasında olmadığını vurguluyordu: “Dünya Savaşı, toplumu şu seçimle karşı karşıya bıraktı: ya kapitalizmin sürmesi, yeni savaşlar ve kaos ve anarşi içinde yaklaşan çöküş ya da kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması… Şu anda, sosyalizm insanlığın tek kurtuluş yoludur. Komünist Manifesto’nun şu sözleri, kapitalist toplumun yıkılan duvarları üzerinde, alev alev yanan bir tılsım gibi ışıldamaktadır: “Ya sosyalizm ya da barbarlık içinde çöküş!” [3]

Ebert hükümeti, sosyalist devrimi önlemeye kararlıydı. 15 Ocak 1919’da, Reichswehr [Silahlı Kuvvetler] Bakanı Gustav Noske’nin (SPD) emriyle, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht vahşice öldürüldü. Bu suç, Freikorps’un, ayaklanmayı askeri olarak bastırmak üzere Noske tarafından Berlin’e getirilen “Garde-Kavallerie-Schützen” tümeni tarafından işlendi. Birlikler, onları sorgulanıp kötü muamele gördükleri Hotel Eden’deki karargâhlarına götürdüler. Luxemburg daha sonra otelin girişinde tüfek dipçikleriyle dövüldü ve bir arabaya bindirilerek vuruldu. Cesedi, birkaç hafta sonra bulunduğu Landwehr kanalına atıldı. Karl Liebknecht ise Berlin Tiergarten’de yakın mesafeden üç el ateş edilerek öldürüldü.

Bu cinayetler devletin tam onayıyla işlenmişti. Doğrudan suça karışanlar, Mayıs 1919’da bir askeri mahkeme tarafından beraat ettirildi. Tümen komutanı olarak emri veren Waldemar Pabst, kariyerine Naziler ve Federal Cumhuriyet döneminde devam edebildi ve 1970 yılında zengin bir silah tüccarı olarak öldü. Daha o noktada, gidişat Nazilerin daha sonraki yükselişi için belirlenmişti. Hitler’in SA’sı, Noske tarafından seferber edilen ve yargı tarafından korunan askerlerden oluşacaktı.

Rosa Luxemburg’un 13 Haziran 1919’da düzenlenen cenazesi (Bundesarchiv, Bild 146-1976-067-25A / CC-BY-SA 3.0)

Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un öldürülmesi, uluslararası işçi hareketine indirilen büyük bir darbeydi. Luxemburg’un önderliğindeki bir KPD’yle, sadece Alman değil, dünya tarihi de muhtemelen farklı olurdu. KPD’nin, deneyimli bir önderliğe sahip olması halinde, Ekim 1923’te iktidarı ele geçireceğini öne sürmek için pek çok neden var. İnsanlık, esasen işçi sınıfının Stalinistleşmiş KPD’nin felaket getiren “sosyal faşist” politikasıyla felç edilmesi yüzünden yükselen Adolf Hitler’den pekâlâ kurtulabilirdi. Bizzat Stalin’in yükselişi, Komünist Enternasyonal içinden sert bir muhalefetle karşılaşırdı.

Rosa Luxemburg’un mirası; enternasyonalizmi, işçi sınıfına yönelimi, devrimci sosyalizmi, bugün Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) temsil ettiği dünya Troçkist hareketi tarafından savunulup geliştirilmektedir. Bu miras, sosyalist devrim uğruna mücadelede çok önemli bir silahtır.

[1] Rosa Luxemburg, Sosyal Reform mu Devrim mi? (Belge Yayınları, İstanbul, 1993), s. 42. Çeviren: Nihal Yılmaz.

[2] Aktaran David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl (Mehring Yayıncılık, İstanbul, 2019), s. 30. Çeviren: Halil Çelik.

[3] Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor? (Belge Yayınları, İstanbul, 2008), s. 119-121. Çeviren: Ragıp Zarakolu

Loading