Perspektif

Tanrı aşkına ABD’ye bu hakkı kim verdi? Bay Biden’a bir soru

ABD Başkanı Joe Biden, Salı öğleden sonra, Beyaz Saray’ın Doğu Odası’ndan, Rusya’nın Doğu Ukrayna’daki iki bölgenin bağımsızlığını tanımasına yanıt olarak yaptırımları duyuran bir açıklama yaptı.

Beyaz Saray’daki kargaşa, toplantının zamanlamasına da yansımıştı. Başlangıçta 14:00 olarak planlanan saat, 13:00’a çekildi. Ancak toplanan muhabirler, Biden’ın 10 dakikalık bir açıklama yapmak için ortaya çıkmasından ve herhangi bir soru almadan hızla ayrılmasından önce bir buçuk saat bekletildi.

Biden, açıklamaları sırasında çarpıcı bir soru sordu: “Tanrı aşkına, Putin komşularına ait topraklarda yeni sözde ‘ülkeler’ ilan etme hakkını kendisine kimin verdiğini düşünüyor?”

Oysa bu, dünyanın büyük kısmının Biden tarafından yanıtlamasını isteyeceği bir sorudur. Biden’ın Rusya’yı suçladığı “uluslararası hukukun açık ihlali”, Biden’ın doğrudan ve bizzat dahil olmasıyla ABD’nin defalarca yaptığı bir şeydir.

ABD Başkanı Joseph Biden, Washington’daki bir etkinlikte, 22 Şubat 2022. (AP Photo/Alex Brandon)

Bir noktada Biden, Ukrayna üzerine mevcut çatışmanın arkasındaki tarihten söz etmeye başladı. Putin’in Pazartesi günü Donetsk ve Lugansk’ın tanınmasıyla ilgili konuşmasına atıfta bulunan Biden, “Dün, hepimiz açıkça Vladimir Putin’in belagatli bir konuşmayla bir asırdan fazla geriye uzanan bir tarihi çarpık bir şekilde yeniden yazmasını dinledik, orada belirttiğine göre...” Yaşlı ABD başkanı, cümlenin ortasında yazılı açıklamalarından kısa bir süre sapmasını daha iyi düşünerek, “Pekâlâ, buna girmeyeceğim,” dedi.

Ama gelin biz “girelim.” Sosyalistlerin yaptığı gibi, Putin rejiminin yeni çarlık nostaljisi ile renklendirilmiş gerici şovenizmine karşı çıkarken, mevcut krizde ABD politikasının her yönüne hakim olan bariz yalan ve ikiyüzlülük teşhir edilebilir.

Yugoslavya’nın emperyalistlerin kışkırtmasıyla parçalanması özellikle öğreticidir. Bu süreç, Mart-Haziran 1999’da Sırbistan’ın 78 gün bombalanmasıyla doruk noktasına ulaşmıştı.

Yugoslavya’nın parçalanma süreci, SSCB’nin dağıtılması eş zamanlı olarak, Aralık 1991’de, Almanya’nın Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tek taraflı olarak tanımasıyla başladı. Bunu Nisan 1992’de Bush yönetiminin Bosna-Hersek’i kendi devletini hak eden bağımsız bir “ulus” olarak tanıması izledi. Alman ve ABD emperyalizminin Yugoslavya’daki bağımsız devletleri tanıma hamleleri, 1995 Hırvatistan Savaşı da dahil olmak üzere 1990’lar boyunca kanlı ulusal çatışmaları körükledi.

ABD ve NATO güçleri tarafından körüklenen felaket, 1999’da doğrudan askeri müdahaleyi haklı göstermek için kullanıldı. Üst orta sınıfın ve akademinin katmanları tarafından hevesle desteklenen “insancıllık” bayrağını sallayan Clinton yönetimi, Kosova bölgesinin ayrılmasını dayatmak için Sırbistan’a savaş açtı. Buna, her türlü insan hakları ihlali iddiası eşlik etti. Sonunda bunların aşırı derecede abartıldığı ortaya çıkacaktı.

Savaş, Birleşmiş Milletler’den bir karar çıkarmayan ve dolayısıyla uluslararası hukuku doğrudan ihlal eden NATO tarafından yürütüldü. Bu, Kosova’da, ABD’nin daha önce terör örgütü olarak tanımladığı ve daha sonra uyuşturucu kaçakçılığı, fuhuş ve insan organı ticareti yaptığı ortaya çıkacak olan Kosova Kurtuluş Ordusu tarafından yönetilen bir hükümetin kurulmasıyla sonuçlandı.

Kosova Savaşı öncesinde Biden, Cumhuriyetçi Senatör John McCain ile birlikte savaş için saldırgan bir kampanya yürüttüğü Senato Dış İlişkiler Komitesi’ndeki en üst düzey Demokrattı. Biden, Ekim 1998’de “Ben başkan olsaydım, onu [Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Miloševiç’i] bombalardım”, dedi.

Sırbistan’a karşı savaş sırasında, bugünkü Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Clinton’ın Avrupa konusundaki başdanışmanı olarak Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Avrupa İşlerinden Sorumlu Kıdemli Müdür görevindeydi. 2002 yılında, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nde Demokratik Parti Personel Müdürü pozisyonuna geldi ve Biden’ın başdanışmanı olarak çalıştı.

Sırbistan’ın bombalanmasından yaklaşık on yıl sonra, Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin Mart 2008’de Kosova’nın statüsünü görüşmek üzere düzenlenen toplantısında, Biden açıkça “yeni sözde ‘ülkeler’ ilan etme hakkını” ilan etti.

Biden, toplantının açılışında şunları söylüyordu: “Modern dünyada, egemenlik atalardan kalma bir hak değildir; hükümet ile halkı arasındaki kutsal bir güvendir. … Tarihin önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz ama insanlar da önemli. Kosova, Sırbistan’ın geçmişteki emperyal ihtişamının bölgesel bir hatırası olarak kalamaz. Bu nedenle, Kosova’nın statüsünü tek taraflı bir bağımsızlık ilanıyla çözmek pek ideal yol olmasa da, bunun gerekli olduğuna inanıyorum. ABD’nin dünyada yeni bağımsızlığını kazanan Kosova’yı tanıyan ilk ülkelerden biri olmasından gurur duyuyorum.”

2000 yılında, Kosova Savaşı’nın ardından Clinton yönetimi, ABD’nin herhangi bir ülkeye “ulusal çıkarlar” veya “insani çıkarlar” temelinde müdahale etme hakkını ileri süren bir Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi yayımladı. Belgenin askeri müdahale için bir gerekçe olarak sıraladığı “hayati çıkarlar” arasında “kilit pazarlara, enerji kaynaklarına ve stratejik kaynaklara engelsiz erişimin sağlanması” yer alıyordu.

Herhangi bir ülkeye savaş açma konusunda sınırsız hak iddiası, Bush yönetimi tarafından 2003 yılında Irak’a karşı suç oluşturan saldırı savaşının gerekçesi olarak kullanılan “önleyici savaş” doktrini altında daha da geliştirildi. Savaş, 1 milyon Iraklının ölümüne yol açtı.

Kosova Savaşı’nın “insani” bahanesini, Biden’ın başkan yardımcısı olduğu Obama yönetimi döneminde, 2011’de ABD’nin Libya’ya karşı açtığı savaşı haklı göstermek için kullanılan “koruma sorumluluğu” doktrini takip etti. Savaş, Libya’nın geniş çapta bombalanmasıyla, Muammer Kaddafi hükümetinin devrilmesiyle ve Kaddafi’nin ABD-NATO destekli güçler tarafından işkence edilip öldürülmesiyle sonuçlandı.

Son olarak, 2014 rejim değişikliği operasyonundan kaynaklanan mevcut krizin arka planına bakmak gerekir. Darbeye, ABD’nin Rusya’ya çok yakın gördüğü Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in hükümetini devirmek amacıyla aşırı sağcı gruplar öncülük etti. Obama yönetimi, kendi çıkarlarına uygun bir hükümet kurmaya çalışırken, Biden, o süreçte başkan yardımcısı olarak altı kez Ukrayna’ya giderek merkezi bir rol oynadı.

Amerika Birleşik Devletleri otuz yıldır aralıksız ve durmadan genişleyen bir savaşa girmemiş gibi davranan medya, bu tarihsel meselelerin sözünü bile etmiyor.

New York Times (NYT), Salı günü yayımlanan bir başyazıda (“Putin’in Provokasyonlarına İsabetli Bir Yanıt”), Biden’ın “Vladimir Putin’in Ukrayna’ya yönelik şaşırtıcı saldırganlığına” yanıt olarak açıkladığı yaptırımları övüyor.

NYT, “Bütün bunlar, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden yaklaşık seksen yıl, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden yaklaşık otuz yıl sonra, 2022 Avrupa’sında oluyor” diyerek şaşkınlığını ifade ediyor ve şöyle devam ediyor: “Sovyetler Birliği gibi büyük bir imparatorluğun çökmesinden sonra artçı şoklar kaçınılmaz olsa da ve bunlar Orta Asya, Kafkasya ve Avrupa’da –Rusya’nın Kırım’ı ilhakı da dahil olmak üzere– düzenli olarak patlak vermiş olsa da, Avrupa’da topyekun bir savaş yoluyla geniş topraklar ele geçirme fikri artık mümkün görünmüyordu.”

Bu satırlar zırvadan ibarettir. Amerikan emperyalizminin stratejistleri, otuz yıl önce Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasını, küresel ilişkileri yeniden yapılandırmak üzere askeri güç kullanma fırsatı olarak yorumladılar. Bu süreçte ABD, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde işgal, bombardıman ve rejim değişikliği harekâtları başlatma “hakkını” ilan etti ve kullandı. NATO askeri ittifakı, Doğu Avrupa’nın tamamına, Rusya’nın sınırlarına kadar sistematik olarak genişletildi. Şimdi ABD, Ukrayna’nın da NATO’ya katılmasına izin verilmesi şeklindeki kutsal “ilke” üzerine Rusya ile bir çatışmayı kışkırtıyor. Amerikan egemen sınıfı, bizzat Rusya’nın parçalanmasıyla “geniş topraklar ele geçirme”yi hedefliyor.

WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, Savaşla Geçen Çeyrek Yüzyıl: ABD’nin Küresel Egemenlik Yönelimi (1990-2016) adlı kitabının önsözünde şöyle yazmıştı: “ABD’nin başlattığı savaşlarla geçen son çeyrek yüzyıl, birbiriyle bağlantılı bir olaylar zinciri olarak incelenmelidir. ABD’nin küresel egemenlik yöneliminin stratejik mantığı, Ortadoğu’daki ve Afrika’daki yeni sömürgeci operasyonların ötesine geçmektedir. Sürmekte olan bölgesel savaşlar, ABD’nin Rusya ve Çin ile hızla tırmanan cepheleşmesinin tamamlayıcı unsurlarıdır.”

Bu satırların yazılmasından altı yıl sonra, bu öngörü gerçeğe dönüşüyor. Nihayetinde tüm dünya, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesi ve bunun zorunlu sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Bununla birlikte, egemen sınıfın savaşa başvurması, gücün değil, zayıflığın bir ifadesidir. ABD’deki ve tüm kapitalist ülkelerdeki egemen seçkinler, iki yıllık COVID-19 pandemisi eliyle körüklenen çözümsüz iç krizlerden, en önemlisi de sınıf mücadelesindeki yükselişten bir çıkış yolu bulmak için her şeyi göze almış bir şekilde savaşa yöneliyor.

Sosyalizm uğruna mücadelenin asli bir parçası olarak emperyalist savaşa karşı seferber edilmesi gereken toplumsal güç, uluslararası işçi sınıfıdır.

Loading