NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşı tırmandırmasının ortasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Perşembe günü Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile görüşmek üzere Ukrayna’nın batısındaki Lviv kentine gitti.
Açıklamalara göre, Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile 5 Ağustos’ta Soçi’de yaptığı görüşmeden yaklaşık iki hafta sonra yapılan zirvede, savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik girişimler, savaş esirlerinin mübadelesi, Ukrayna’dan tahıl gemisi sevkiyatının devamı ve Zaporijya nükleer tesisini Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu yetkililerinin ziyareti konuları görüşüldü.
“Yaklaşık altı aydır devam eden savaş, görüşmelerimizin ana konusunu teşkil etti,” diyen Erdoğan, “Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine desteğimizi bu vesileyle bir kez daha vurguladım,” diye ekledi.
Avrupa’nın en büyük nükleer santrali olan ve savaşın başlamasının ardından Rusya tarafından ele geçirilen santralle ilgili Erdoğan, “Zaporijya Nükleer Santrali etrafında devam eden çatışmalardan duyduğumuz endişeyi dile getirdik. Yeni bir Çernobil yaşamak istemiyoruz,” dedi.
Guterres, basın toplantısında “Bölgenin askerden arındırılması gerekiyor ve bunu olduğu gibi söylemeliyiz: Zaporijya’da meydana gelebilecek herhangi bir hasar intihar demektir,” dedi. Cuma günü Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı yetkililerinin santrali ziyaret etmeleri için bir heyet oluşturması konusunda anlaştılar.
Zelenskiy ise Telegram üzerinden yaptığı paylaşımda şunları belirtti: “Tahıl inisiyatifinin uygulanmasına ilişkin koordinasyonun sürdürülmesi konusunda mutabık kaldık.” Türkiye Milli Savunma Bakanlığı Pazar günü yaptığı açıklamada, Türkiye ile Birleşmiş Milletler’in aracılığıyla Rusya ile Ukrayna arasında 22 Temmuz’da İstanbul’da imzalanan tahıl ihracatı anlaşması kapsamında dört geminin daha Ukrayna limanlarından ayrıldığını bildirdi.
Ukrayna ve Rusya liderleri arasında görüşme ayarlama çağrısını yineleyen Erdoğan, Lviv’deki görüşmelerin odak noktasının savaşın sona erdirilmesi olduğunu söyleyerek, Temmuz ayındaki İstanbul anlaşmasını “tarihî nitelikte bir ortak çalışma örneği” olarak niteledi.
Erdoğan, “diplomatik çözüm” çağrısı yapmakla birlikte, savaşta Ukrayna’nın yanında olduklarını bir kez daha vurguladı: “Türkiye olarak bir taraftan çatışmaların diplomatik çözümle sona ermesi için çaba harcarken diğer taraftan da Ukraynalı dostlarımızın yanında olduk, olmaya devam ediyoruz.”
Rusya’nın istilasını kınayan Ankara, Ukrayna’yı Bayraktar insansız hava araçlarıyla silanlandırıyor. Ne var ki, Türkiye ABD ve AB’nin Moskova’ya yönelik sert yaptırımlarına katılmadı ve savaşın başlamasından bu yana Rusya ile ticaretini önemli ölçüde arttırdı. Bu durum Batı başkentlerinde Rusya’nın yaptırımlardan kaçmak için Türkiye’yi kullandığına dair endişelere yol açtı.
Financial Times (FT), “Türkiye’nin Rusya’ya ihracatındaki artış, Batı’nın daha yakın ilişkiler hakkındaki korkularını artırıyor” başlıklı makalesinde şunları yazdı: “Ankara, Batılı şirketlerin ülkeyi [Rusya’yı] terk etmesinin yarattığı boşluğu kendi şirketlerinin doldurmasına izin verirken, Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı son üç ayda geçen yılın aynı dönemine kıyasla değer bazında yüzde 46 arttı.”
FT, iki Avrupa Birliği yetkilisinin, “AB üyesi ülkeler, Türkiye’nin Rusya ile gelişen ticaretinden ve diğer Avrupa ithalat ve ihracatına ikame olarak Moskova’ya yardım etme potansiyelinden giderek daha fazla tedirgin oluyor,” dediğini aktardı. Bir yetkili FT’ye şunları söylüyordu: “Bu konu radarımızda. ... Bu hoş değil ve AB tarafından iyi algılanmıyor. Rahatsız edici bir durum.”
Enerji de dahil olmak üzere güçlü ticari ve askeri bağlara sahip olduğu Rusya’ya karşı NATO savaşının tırmanmasının Türk burjuvazisi açısından olası yıkıcı sonuçlarından korkan Ankara, aynı zamanda ülke içinde derinleşen bir ekonomik kriz ve artan işçi sınıfı muhalefeti ile karşı karşıya bulunuyor. Önümüzdeki yıl yapılacak seçimler öncesinde oyları giderek düşen Erdoğan hükümeti, Rusya ile ticaretin geliştirilmesinin ve Moskova’dan gelebilecek mali yardımın bu iç krizi kontrol altına almaya yardımcı olacağına inanıyor.
Lviv’de Erdoğan ayrıca şunları ifade etti: “Şahsen savaşın en nihayetinde müzakere masasında sonuçlanacağına olan inancımı muhafaza ediyorum. Esasen Sayın Zelenskiy ve Guterres de bu hususta aynı fikirdeler. … Mart ayında İstanbul’da şekillenen parametreler üzerinden müzakerelerin canlandırılmasının imkân dâhilinde olduğuna inanıyorum. Bu hedefe yönelik olarak her türlü desteği vermeye tekrar kolaylaştırıcı veya arabulucu rolünü oynamaya hazırız.”
Oysa Washington ve onun Avrupalı NATO müttefikleri, Rusya’ya diz çöktürmeden savaşın bitmesini istemiyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Nisan ayında yaptığı bir açıklamada, Ankara’nın bu konuda NATO ile derinleşen çatlağını şöyle açığa vurmuştu: “NATO toplantısına kadar biz de savaşın uzun sürmeyeceğini düşünüyorduk. Ancak NATO toplantısından sonra bir kanaat oluştu. Bu savaşın devam etmesini isteyen ülkeler var. Savaş devam etsin, Rusya daha zayıflasın diye. Gerilesin diye. Putin değiştirilir diye.”
Perde arkasında çatışmalar artıyor. Türkiye, Kürt milliyetçisi örgütlere destek verdikleri gerekçesiyle Finlandiya ve İsveç’in Rusya’ya karşı savaşmak üzere NATO’ya katılmasına getirdiği itirazı sonunda kaldırmıştı. Ancak Cumartesi günü Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, İsveç ve Finlandiya’nın “terör örgütü üyelerini” Türkiye’ye iade etmedikleri sürece NATO’ya katılamayacaklarını söyledi.
Ankara’nın 2011’den bu yana devirmeye çalıştığı Rusya destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a yönelik açılımları da Türkiye’nin NATO müttefikleriyle yeni anlaşmazlıklara yol açma riski taşıyor. Erdoğan’ın Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından Çavuşoğlu, geçtiğimiz Ekim ayında Brüksel’de Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad ile “ayaküstü” görüştüğünü söyledi. “Tek çıkış yolu” olarak Şam ile sözde Suriye “muhalefeti” arasında “siyasi uzlaşma” çağrısı yapan Çavuşoğlu, ayrıca Kremlin’in bir Esad-Erdoğan görüşmesi ayarlamak istediğini belirtti.
Lviv dönüşü gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, “Bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok. … Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok ki” ifadelerini kullandı.
Gerçekte ise Türkiye 2016’dan bu yana Suriye’nin kuzeyindeki ABD destekli Kürt milliyetçisi Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) karşı çok sayıda askeri harekat düzenledi ve YPG’nin ayrı bir Kürt devleti kurmasını engellemek için bölgenin önemli bir kısmını işgal etti. Türkiye, Suriyeli İslamcı vekilleriyle birlikte, Suriye’de kontrol ettiği bölgelerde Ankara’nın kontrolü altında idari birimler oluşturdu ve üniversiteler açtı.
Mayıs ayından bu yana Erdoğan, Ankara’nın yaklaşık 1 milyon Suriyeli sığınmacıyı yerleştirebileceği 30 kilometre derinliğinde bir bölge oluşturmak için YPG’ye karşı yeni bir askeri harekat tehdidinde bulunuyor. Yine Lviv dönüşü Erdoğan, “Terörü Suriye’de birinci derecede besleyen ABD ve koalisyon güçleridir,” dedi. Erdoğan kısa süre önce de Suriye’deki ABD kuvvetlerinin ülkeden çekilmesini talep etmişti. Bu, Ukrayna’daki NATO savaşının ortasında Rusya tarafından desteklenen bir taleptir.
Türkiye’nin Suriye’de Rusya’yla “dayanışmasını” ilan eden Erdoğan, “Şu anda Suriye’de attığımız her adımda bir defa biz güvenlik güçlerimiz, istihbaratımız, Milli Savunma Bakanlığımız olarak Rusya’yla irtibat halindeyiz,” diye konuştu.
Erdoğan’ın Çin yanlısı, milliyetçi müttefiki Vatan Partisi, parti lideri Doğu Perinçek’i ve partiye yeni katılan eski AKP’li Ethem Sancak’ı içeren bir heyetin “önümüzdeki 10-15 gün içerisinde” Suriye’yi ziyaret edeceğini ve “en üst düzeyde görüşme” yapacağını duyurdu. Açıklamada ayrıca “Bu koşullarda Türkiye’nin Suriye ile işbirliğine gitmesi tarihi önemdeydi. Açıklamalar çok doğru. Kutluyoruz kendilerini,” denildi.
Haberlere göre, Ankara Şam’dan Suriye’nin kuzeydoğusundaki YPG kontrolündeki fiili yönetimin sona erdirilmesine ve Türkiye’deki sığınmacıların Suriye’ye geri dönmesine destek istiyor. Şam ise şu anda Türkiye ve İslamcı vekilleri tarafından kontrol edilen topraklarını geri almayı talep ediyor.
Erdoğan’ın “dünya barışı” için çalışan bir “barışsever” olma iddiası ikiyüzlü bir yalandan ibarettir. 2011’den beri ABD-NATO’nun Suriye’deki rejim değişikliği savaşının önemli bir destekçisi olan Ankara, Kasım 2015’te güney sınırında bir Rus savaş uçağını düşürerek neredeyse Rusya ile NATO arasında savaş çıkarıyordu.
Ankara’nın hummalı diplomatik faaliyeti, aslında, ABD-NATO’nun Rusya ve Çin’e yönelik tehditleri nedeniyle nükleer savaş tehlikesinin giderek büyüdüğünün altını çizmektedir. Üçüncü bir dünya savaşına doğru bu feci gidişatı ancak uluslararası işçi sınıfının emperyalist savaşa karşı sosyalist bir programa dayanan kitlesel seferberliği durdurabilir.
