İsrail ve Filistinliler: Mülksüzleştirme ve etnik temizlik üzerine kurulu bir devlet (II. Bölüm)

Bu makale iki bölümlük bir yazı dizisinin ikinci bölümüdür. İlk bölüm 26 Ekim 2023 tarihinde yayımlanmıştır.

Büyük İsrail politikası

1967 savaşı, ele geçirilen toprakların kalıcı olarak ilhak edilmesini öngören Büyük İsrail politikasının geliştirilmesinde bir dönüm noktası olmuştur.

Altı Gün Savaşı sırasında Golan Tepeleri’nde ilerleyen İsrail tankları, Haziran 1967. [Photo by Government Press Office (Israel) / CC BY-SA 4.0]

Savaş İsrail’in de facto sınırlarını genişletti; yeni mülteci ve ülke içinde yerinden edilmiş insan dalgaları yarattı. İşçi Partili Başbakan Levi Eşkol liderliğindeki ulusal birlik hükümeti, uluslararası sözleşmelere aykırı olarak yeni fethedilen topraklarda sömürge tarzı yerleşimler kurdu. Yerleşimler de İsrail’in yayılmacı politikasından çıkar sağlayan bir toplumsal katman yarattı ve bugün faşist mirasçıları hükümette olan ve politikayı dikte eden en gerici güçler için bir çekim merkezi oluşturdu. Bu güçler 1970’lerde İsrail siyasetini hızla sağa kaydırarak toplumsal istikrarsızlığı arttırdı ve İşçi Partisi’nin hükümet üzerindeki hakimiyetini sona erdirdi.

Soldan sağa, General Uzi Narkiss, Savunma Bakanı Moşe Dayan ve Genelkurmay Başkanı Korgeneral İzak Rabin -daha sonra İsrail İşçi Partisi’nden başbakan olacaktı- Altı Gün Savaşı’nda İsrail güçlerinin eline geçtikten sonra Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde. [Photo by National Photo Collection of Israel, Photography dept / CC BY-SA 3.0]

Batı Şeria ve Gazze’deki Filistin topraklarının işgalini dayatmaya yönelik baskı, askeri yönetimin dayatılması, toplu cezalandırma, ev yıkımları, zorla sürgünler ve yargısız tutuklamalar yoluyla şiddetlenirken, Filistinliler İsrailli işverenler tarafından acımasızca sömürülen ucuz işgücü havuzu haline geldi. Filistin liderliği, 1970 yılında Ürdün tarafından vahşi bir savaşla kovulana kadar önce Ürdün’e, ardından da Lübnan’a taşındı.

Likud lideri Menahem Begin’in 1977 seçim zaferinin ardından İsrail, Lübnan’ın 15 yıl süren iç savaşı sırasında Filistinlilere ve müttefiklerine karşı Lübnanlı faşist güçlerle ittifak halinde bir dizi baskın, saldırı ve gizli operasyonla Lübnan’da ölüm saçan bir yayılmacı politika başlattı. Bu savaşlar ve gizli faaliyetler 30 yıl boyunca devam edecekti.

Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında, Lübnan Güçleri’nin Filistinlileri katletmesinin ardından. Katliam İsrail Kabinesi ve Savunma Güçleri’nin üst düzey üyelerinin suç ortaklığıyla ve Hıristiyan Falanjistler ile Güney Lübnan Ordusu mensuplarının katılımıyla gerçekleştirildi. [Photo: Robin Moyer, USA, Black Star for Time. Beirut, Lebanon, 18 September 1982. ]

Eylül 1982’de İsrail’in Falanjist müttefikleri, IDF koruması altında, Beyrut’taki Filistin mülteci kampı Sabra ve Şatilla’da 3.000 Filistinliyi katletti. Bu operasyonlar sırasında yaklaşık 1.500 İsrailli, tahminen 32.000 Filistinli ve çok sayıda Lübnanlı öldürüldü.

Oslo sahtekârlığı

İsrail’in Lübnan’daki Filistinlilere yönelik saldırıları ve işgal altındaki topraklarda giderek artan insan hakları ihlalleri, 1987-93 yılları arasında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kontrolü dışında kendiliğinden patlak veren Filistin ayaklanmasına, yani birinci İntifada’ya yol açtı. İsrail tarafından acımasızca bastırılan bu ayaklanmada 1.000’den fazla Filistinli öldürüldü. Bu sayı öldürülen Yahudi İsraillilerin sayısının 6 katından fazlaydı.

İsrail Başbakanı İzak Rabin, ABD Başkanı Bill Clinton ve FKÖ Başkanı Yaser Arafat, 13 Eylül 1993

Bu, 1993 yılında İsrail’in İşçi Partili Başbakanı İzak Rabin ile Arafat arasında Beyaz Saray bahçesinde Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasına yol açtı ve Arafat ile FKÖ İsrail’i tanımayı ve terörizmden vazgeçmeyi kabul etti.

Anlaşmalar, iki devletli çözüm olarak adlandırılan, başkenti Doğu Kudüs’ün Ebu Dis kasabasında olan bir Filistin devletçiğini meydana getirecekti. Arafat ve Filistin Yönetimi, İsrail’den ayrı ama İsrail tarafından kontrol edilen, birbirine bitişik olmayan Bantustanlardan oluşan parçalı bir devlette İsrail’in Filistinli kitleleri kontrol etme rolünü devralacaktı. Bu da Filistinliler için herhangi bir demokrasi olasılığını ortadan kaldırıyordu.

İsrail’in aşırı milliyetçileri ve onların Likud ve diğer aşırı sağcı ve dinci partilerdeki siyasi temsilcileri, göz diktikleri topraklar üzerinde kurulacak bu tür bir Filistin devleti maskaralığını bile reddettiler. Sadece iki yıl sonra, Ekim 1995’te, savaş çığırtkanı muhalefet liderleri Ariel Şaron ve Binyamin Netanyahu tarafından kışkırtılan sağcı dinci milliyetçiler, Kudüs’teki öfkeli bir gösteride Rabin’i hain ilan ettiler. Bir ay sonra, dinci bir bağnaz Rabin’e suikast düzenledi.

İsrail Oslo Anlaşmaları’nı Batı Şeria’daki yerleşimleri her zamankinden daha hızlı genişletmek, su ve diğer kaynakların kontrolünü ele geçirmek, yollar inşa etmek ve 600’den fazla kontrol noktası kurmak, bölgedeki dolaşımı kesintiye uğratmak ve ekonomiyi mahvetmek için kullandı. Şu anda en az 500.000 İsrailliye ya da nüfusun yaklaşık yüzde 20’sine ev sahipliği yapan yerleşimler, en bereketli ve üretken olanlar da dahil olmak üzere toprakların çok daha büyük bir yüzdesini kontrol ediyor.

İsrail, Batı Şeria’nın bir parçası olan Doğu Kudüs’ü uluslararası hukuku ihlal ederek ilhak etti. 200.000 kadar yerleşimcinin ev inşa etmesinin ardından Kudüs’ün Filistinli sakinleri az farkla çoğunluğu oluşturuyor. Son yıllarda, Ben-Gvir liderliğindeki aşırı sağcı ve dini grupların emriyle Filistinli aileleri Şeyh Cerrah ve Silvan mahallelerinden çıkarma tehditleri üzerine Filistinliler ile polis arasında defalarca çatışmalar yaşandı.

Faris Odeh, 2000 yılı Kasım ayı başlarında -İkinci İntifada sırasında- Gazze Şeridi’nde İsrail Savunma Kuvvetleri’ne ait bir tanka taş atarken öldürülen 14 yaşında bir çocuk. Bu fotoğraf 29 Ekim 2000 tarihinde çekildi ve Odeh 10 gün sonra 8 Kasım’da yine İsrail askerlerine taş atarken vurularak öldürüldü. [Photo: Associated Press/Laurent Rebours)]

Bu koşullar, İslam’ın en kutsal üçüncü mekânı üzerinde İsrail’in kontrolünü iddia etmek için Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa alanına ordu eşliğinde yaptığı provokatif yürüyüşün ardından, Eylül 2000’de ikinci İntifada’nın başlamasına yol açtı. İntifada aynı zamanda felaketle sonuçlanan Oslo Anlaşmaları’nı onaylayan FKÖ liderliğine karşı da bir ayaklanmaydı. 2000 ve 2008 yılları arasında İsrail güvenlik güçleri yaklaşık 5.000 Filistinliyi öldürdü. Bu, aynı dönemde Filistinliler tarafından öldürülen İsraillilerin sayısının yaklaşık beş katıydı.

Ayrım Duvarı ve Gazze ablukası

Şaron daha sonra, İsrail’i Filistinlilerden ayırmak ve binlerce Filistinliyi ailelerinden ve işyerlerinden koparmak için Filistin topraklarının yüzde 10’unu daha çalan meşhur Ayrım Duvarı’nın inşa edilmesi emrini verdi. Filistinli liderlere yönelik suikastlar, aşırı sağcıların “nüfus transferi” taleplerinin ve “demografik saatli bombaya”* karşı etnik temizliği amaçlayan adımların ortasında rutin hale geldi. Filistinlilerin sayısı artık İsrail’in uluslararası tanınmış sınırları ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Yahudilerin sayısını aşmış durumda.

İsrail’in Batı Şeria duvarının ilk inşası, 2003 [Photo by joeskillet/Flickr / CC BY 2.0]

2005 yılında Şaron 14 İsrail yerleşimini kapattı ve orduyu Gazze Şeridi’nden çekerken kara, deniz ve havadan girişlerin kontrolünü elinde tuttu. Bu, Bush yönetimi tarafından yeşil ışık yakılan Batı Şeria’daki çok daha önemli bir toprak gaspını maskeliyordu.

İki yıl sonra, Hamas’ın El Fetih güçlerinin darbe girişimini yenilgiye uğratmasının ardından İsrail, Gazze’yi yoksul bir gettoya dönüştüren ve sakinlerinin hayatını mahveden nefes aldırmayan bir abluka uyguladı. “Çimleri biçmek” olarak nitelendirdiği ölümcül saldırıların ardından kamu altyapısının çoğunu, konutları, hastaneleri, okulları ve camileri yok ettikten sonra Gazze’yi bağımsızlıktan mahrum bırakarak sadece su ve elektrik gibi asgari temel hizmetleri sağladı. Yapılan operasyonlar arasında Dökme Kurşun Operasyonu (2008-09), Savunma Sütunu Operasyonu (Kasım 2012) ve Koruyucu Hat Operasyonu (2014) bulunmaktadır. Ortadoğu’nun en güçlü hava kuvvetleri tarafından Gazze’ye düzenlenen yediden fazla büyük saldırıda öldürülen Filistinlilerin toplam sayısı en az 4.164’tür; buna karşılık sadece 102 İsrailli hayatını kaybetmiştir.

İsrail Hava Kuvvetleri, “Dökme Kurşun” Operasyonu sırasında Gazze’de nüfusun yoğun olduğu bir bölgeye beyaz fosforlu misket bombası atıyor, Aralık 2008/Ocak 2009 [Photo by Al Jazeera Creative Commons Repository / CC BY 3.0]

Herhangi bir yeniden yapılanma gerçekleştiremeyen Gazze’nin ekonomik durumu, mevcut saldırıdan çok önce de vahim durumdaydı. Gazzeli hanelerin yaklaşık dörtte üçü Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşlardan gelen ve Avrupa Birliği’nin şu anda “inceleme altında” olduğunu söylediği bir tür yardıma bağımlı durumda. BM 2012 yılında kuşatma altındaki bölgenin 2020 yılına kadar yaşanmaz hale geleceğini öngörmüş ancak 2017 yılında bu öngörüsünü revize ederek “kalkınmasızlığın” tahmin edilenden daha hızlı gerçekleştiği uyarısında bulunmuştu.

İsrail içinde nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Filistin kökenli vatandaşların durumu da istikrarsızdır. Ülkenin en yoksul insanlarından bir kısmına ev sahipliği yapan bu mahalleler, resmi ihmal ve bütçe ayrımcılığıyla karşı karşıyadır. Yoksulluk ve işsizlik öyle boyutlara ulaşmıştır ki, rakip suç çeteleri Arap kasaba ve köylerinin kontrolünü ele geçirmiş ve yılbaşından bu yana 180’den fazla cinayet işlenmiştir.

Mayıs 2021’de İsrail’in Filistin kökenli vatandaşları, polisin Mescid-i Aksa’ya yönelik şiddetli baskınının ve Doğu Kudüs’teki acımasız etnik temizlik eylemlerinin tetiklediği grevler, protestolar ve ayaklanmalarla sokaklara döküldü. Gazze’ye yönelik saldırıları ve İsrail’in apartheid tarzı anayasasını protesto etmek üzere işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilerle birlikte ilk kez genel greve katıldılar. Netanyahu’nun aşırı sağcı koalisyonu, Filistinli milletvekillerinin İsrail parlamentosunda görev yapmasını ve partilerinin seçimlere katılmasını yasaklamayı planlıyor.

Ezilenlerin isyanı

Filistinlilerin 7-9 Ekim’deki eylemine yol açan işte bu büyük çiledir. Kitlesel bir intihar görevine eşdeğer olan bu eylem, İsrail’in tüm büyük güçlerin desteğiyle kendilerini hapsettiği toplama kampından çıkmaya kararlı, ezilen bir halkın isyanıydı.

İsrail’in 7 Ekim 2023 Cumartesi günü Gazze’ye düzenlediği hava saldırısının ardından Filistinlilere ait bir apartmandan yükselen alev ve dumanlar. (AP Photo/Adel Hana) [AP Photo/Adel Hana]

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) açıkladığı gibi, “Bu temelde kurulan ve Filistinlilere yönelik baskıların devam ettiği bir devlet, her zaman gerçek anlamda demokratik bir toplum geliştirmekten aciz olmuştur. ABD emperyalizminin garnizon devleti olarak evrilmesi, Arap komşularıyla defalarca savaşa girmesi ve Filistinlilerle sürekli savaş halinde olması, yayılmacı bir ‘Büyük İsrail’ politikası izlemesi, İşgal Altındaki Topraklar’daki sağcı yerleşimci nüfusa her zamankinden daha sıkı bir şekilde dayanması ve dünyanın en yüksek sosyal eşitsizlik seviyeleri arasında yer almasının istikrarı bozucu etkisini gidermek için alınan ABD askeri yardımları, tüm bunlar Netanyahu hükümetinin Frankeştayn canavarının yolunu açan şeydir.”

İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım savaşı, Siyonizmin gerici özünün son gösterisidir. Yahudiler için güvenli bir sığınak sağladığını iddia eden kapitalist bir devlet, bunun yerine orada yaşayan Filistinlileri onlarca yıldır öldürüp etnik temizliğe tabi tutmuş ve mülksüzleştirmiş, İsrailli Yahudileri Arap komşularıyla sürekli bir çatışma içine sokmuştur.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) 9 Ekim’de yaptığı açıklamada şunları belirtti:

İsrail egemen sınıfı artık şu noktaya ulaşmıştır: Mevcut sakinlerinin zorla kovulması yoluyla dışlayıcı bir Yahudi devletini güvence altına alma yönündeki gerici perspektif, ancak kitlesel katliam ve etnik temizlik yoluyla sürdürülebilir.

Yahudi işçilere, faşist suçlulardan oluşan bir hükümetin önderliğinde bu savaşı yürütmeleri söyleniyor. Bu savaş, ABD/NATO önderliğinde Ukrayna’da Rusya’ya, Suriye’de İran ve müttefiklerine ve Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürütülen savaşla birlikte çok daha geniş çaplı bir savaşın başlangıcıdır ve hayal bile edilemeyecek boyutlarda ölüm tehdidi yaratmaktadır.

İsrail’in kirli savaşı ancak, yöneticilerinin ve partilerinin milliyetçi yabancı düşmanlığına karşı tavır almaya hazır olan İsrailli işçiler de dahil olmak üzere, Ortadoğu ve uluslararası işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemiyle sona erdirilebilir.

WSWS, Netanyahu’nun yargı darbesine ve diktatörlük yetkilerini kullanma çabalarına karşı çıkan dokuz aylık mücadele boyunca şu uyarılarda bulundu: Protestolarda kendini lider olarak ilan edenlerin hepsi Netanyahu’nun Filistinlilerin aleyhine olan yayılmacı politikasını paylaşıyor. Ulusal Birlik liderlerinin, eski IDF Genelkurmay Başkanları Benny Gantz ve Gadi Eisenkot’un savaşı sürdürmek için Netanyahu’nun faşist hükümetine katılma istekleri de bunu gösteriyor. Netanyahu, Ben Gvir ve Smotriç’e karşı düzenlenen kitlesel gösterilere destek verdiklerini iddia ettikten sonra şimdi de yüz binlerce yedek askeri masum sivilleri öldürmeye ve onlar için ölmeye çağırıyorlar. Onlar, dünyanın gözünde sonsuza kadar 21. yüzyılın en büyük suçlarından biriyle anılacaklar.

DEUK, İsrail’deki işçilerin ve gençlerin düşmanının Filistinliler değil, Netanyahu hükümeti ve İsrail egemen sınıfı olduğunda ısrar etmektedir:

Mevcut durumun büyük tarihsel ve siyasi paradoksu şudur: İsrail işçi sınıfı, Siyonist baskıya karşı Filistin halkının demokratik hakları için mücadele etmeden kendi demokratik haklarını savunamaz. Filistinliler de İsrail işçi sınıfı ile mücadele ittifakı kurmadan demokratik haklar ve toplumsal eşitlik özlemlerini gerçekleştiremezler. Uygulanabilir tek perspektif, hayali bir “iki devletli çözüm” değil, Yahudi ve Arap işçilerin birleşik sosyalist devletidir…

Filistin’deki ayaklanmanın kendisi, dünya çapında kitlesel grevler ve protestolar şeklinde gelişen öfke ve muhalefet patlamasının bir parçasıdır. Sosyalist ve devrimci bir program ve perspektif rehberliğinde, emperyalist savaşa, eşitsizliğe ve her türlü baskıya son vermek için harekete geçirilmesi gereken, işte bu toplumsal güçtür. Uluslararası Komite önderliğindeki Troçkist Dördüncü Enternasyonal’in perspektifi ve programı budur.

Dipnot

* Doğum oranlarındaki farklılıkların nüfus ve işgücü yapısında yarattığı değişiklikleri ifade etmektedir

Loading