Türkiye İşçi Partisi'nden seçilmiş Hatay milletvekili Can Atalay'ın Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararlarına rağmen serbest bırakılmaması ve milletvekilliğinin düşürülmesi temel demokratik haklara yapılan cepheden bir saldırıdır. Bu aynı zamanda dünya kapitalizminin krizinin derinleştiği koşullarda her yerde demokratik yönetim biçimlerinin çöküşünün bir parçasını oluşturmakta, egemen sınıfın krizini ve diktatörlük yönelimindeki gidişatı açık bir şekilde göstermektedir.
Daha önce özellikle HDP'li milletvekillerinin vekilliklerinin düşürülüp hapsedilmesinde ve mevcut durumun gelişiminde burjuva muhalefet cephesinin oynadığı yıkıcı rol, temel demokratik haklarının savunusunun işçi sınıfının uluslararası sosyalist bir program temelinde emperyalizme ve egemen sınıfın tüm hiziplerine karşı bağımsız kitlesel seferberliğini gerektirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Aşağıda ilk Anayasa Mahkemesi kararından sonra yayımladığımız yazıyı tekrar okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
İstanbul’daki bir yerel mahkeme, ülkedeki en yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin “tahliye” kararını tanımayarak seçilmiş Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekili Can Atalay’ı tahliye etmedi ve dosyayı Yargıtay’a gönderdi.
Atalay, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin bir kan davası olarak yaklaştığı Gezi Parkı Davası nedeniyle tutuklu bulunuyordu. Bu son karar hükümetin hukuki süreçler uydurarak tüm siyasi muhalefeti tehdit etmeye ve itibarsızlaştırmaya çalışmasının, esas olarak da işçi sınıfı içindeki toplumsal muhalefeti baskı altına alma girişiminin bir parçasıdır.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, dün konu üzerine yaptığı açıklamada mahkeme kararlarının son inceleme merciinin Yargıtay olduğunu söyledi ve AYM'nin Can Atalay kararıyla yetkisini aşarak Anayasa'yı değiştirdiğini iddia etti. Tunç’un bu açıklamaları hükümetin Atalay ve Gezi Parkı Davası konusunda yargıyı bir baskı aracı olarak kullanmada ısrarlı olacağını göstermektedir.
Sosyalist Eşitlik Grubu, detaylı olarak belgelenmiş siyasi farklılıklarımız ne olursa olsun, Atalay’a ve tüm diğer siyasi tutuklulara verilen cezaları temel demokratik hakların hiçe sayılması olarak kınamakta ve hapislerdeki tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılmalarını savunmaktadır.
Davaya konu olan 2013 Gezi Parkı protestoları, Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’nı bir alışveriş merkezi olarak yeniden biçimlendirme planlarına karşı başlamıştı. Protestolar, kısa süre içinde, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin otoriter politikalarına ve artan toplumsal eşitsizliğe yönelik daha geniş bir hoşnutsuzluğun odak noktası haline geldi. Mayıs-Haziran-Temmuz 2013’te 79 kentte milyonlarca kişi gösterilere katıldı.
Gençlerin ve işçi katmanlarının yanı sıra kentli üst orta sınıf kesimleri de harekete geçiren Gezi Parkı protestoları, heterojen bir hareketti. 80 dolayında orta sınıf derneğini ve küçük burjuva partiyi bir araya getiren Taksim Dayanışması bu hareketin önderliği olarak öne çıkmıştı. Taksim Dayanışması protestolar sırasında Erdoğan’la görüşerek ve protestocuların daha geniş bir işçi sınıfı hareketine doğru yönelmesini engelleyip Erdoğan’la anlaşmaya varma perspektifini hakim kılarak protestoları boğmada önemli bir rol oynadı.
Bununla birlikte AKP hükümeti, başlıca hedefi işçi sınıfı içindeki toplumsal muhalefet olmakla birlikte, Gezi Parkı protestolarına katılmış ya da desteğini açıklamış olan orta sınıf çevrenin önde gelen üyelerine karşı uydurma kovuşturmalar düzenledi. Gezi Parkı Davası tüm siyasi muhalefeti tehdit edip gözden düşürmeye çalışarak otoriter rejimi sağlamlaştırmanın bir aracı haline geldi.
Bu amaçla hükümet, Taksim Dayanışması temsilcilerinin birçoğunu “darbe girişiminde” bulunarak “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini devirmeye teşebbüs etmekle” suçladı. Şubat 2020’de bir mahkeme, 2013 yılında İstanbul’da ve ülke genelinde düzenlenen Gezi Parkı protestolarında rol aldıkları iddiasıyla yargılanan dokuz sanığın beraatına karar verdi.
Gezi Parkı Davası’nda söz konusu olan, bir yandan Türk devletinin emperyalist güçlerle ve onların Ortadoğu’daki savaş politikalarıyla gergin olan ilişkilerini idare ederken diğer yandan ülke içindeki toplumsal muhalefeti sindirip itibarsızlaştırmayı amaçlayan siyasi bir kan davasıydı. Bu nedenle hükümet bu kan davasını sürdürmeye kararlıydı ve dava yeniden açıldı.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2022 tarihindeki karar duruşmasında Osman Kavala hakkında ağırlaştırılmış müebbet, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Can Atalay, Mine Özerden, Yiğit Ali Ekmekçi, Tayfun Kahraman’a 18’er yıl hapis cezası verdi. Zaten tutuklu olan Kavala dışındaki sanıkların da tutuklanmasına karar verildi.
Gezi Parkı Davası sanıkları üst mahkemeye itiraz ederken geçtiğimiz Mayıs ayındaki seçimlerde TİP’ten Hatay milletvekili seçilen Atalay ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne hak ihlali başvurusunda bulunmuştu.
Eylül sonunda Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay dahil 5 sanığın cezasını onaylarken 3 sanığın cezasını bozdu. Kararın zamanlaması davanın siyasiliğinin altını çizmekteydi. Çünkü birkaç hafta içinde Anayasa Mahkemesi’nin Atalay’ın başvurusunu değerlendireceği biliniyordu.
25 Ekim’de Anayasa Mahkemesi, milletvekili seçilmesine ve mazbatasını almasına rağmen cezaevinde tutulan Atalay’ın bireysel başvurusuna ilişkin kararını vererek “seçilme hakkı ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönlerinden hak ihlali” olduğuna hükmetti. AYM kararı, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yerel mahkemeye gönderilmişti.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş ortaya çıkan sonucun “paralel bir yargı”nın var olduğunu gösterdiğini iddia ederek şunları belirtti: “Yerel mahkemenin AYM’nin açık ve kesin kararını tanımamış olması ile birlikte mesele yeni bir boyut almıştır. An itibariyle yargıdaki ‘paralel yapı’ bütün açıklığıyla gün yüzüne çıkmıştır! Saray yargısına teslim olmadık ‘paralel yargı’ya da teslim olmayacağız.”
Yerel mahkemenin son kararı üzerine X/Twitter’dan açıklama yapan Atalay, “Anayasa Mahkemesi kararının yerine getirilmediği her bir dakikanın bu ülkede yaşayan herkesin hak ve özgürlüğünü korumakla yükümlü devletin niteliklerine zarar verdiği açıktır,” diye yazdı.
Bir polis devleti baskısına uğrayan Atalay’ın bu yazdıkları, TİP’in burjuvaziye ve onun devletine yönelimiyle ve onlar hakkında siyasi kafa karışıklığı yaymasıyla uyumludur. Türkiye’deki başlıca orta sınıf Stalinist/sahte sol parti olarak ortaya çıkan TİP, Mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a karşı bir alternatif olduğunu öne sürdüğü Kemal Kılıçdaroğlu’nu coşkuyla destekledi.
Daha önce Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda TBMM’de yapılan oylamada hayır oyu kullanmayan TİP, Erdoğan’dan daha açık bir şekilde NATO yanlısı ve sığınmacı karşıtı faşizan bir kampanya yürüten Kılıçdaroğlu’nu eleştirme zahmetine bile girmeyerek ikinci turda da onu destekledi.
TİP’in ve müttefiklerinin bu sicili, Sosyalist Eşitlik Grubu’nun Erdoğan’ın polis devleti baskısına karşı çıkışımızı ve demokratik hakları ilkesel olarak savunmamızı en ufak bir şekilde azaltmaz. Dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de muhalefetteki siyasetçilere yönelik baskı, kapitalizmin derinleşen küresel krizi ve emperyalist yeniden paylaşım savaşının tırmanışı koşullarında egemen sınıfların otoriter rejim yöneliminin bir parçasını oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz yıllarda tırmanan hayat pahalılığı, Türkiye’deki işçilerin yaşam standartlarını yerle bir etmiş durumda. İşçiler buna karşı muhalefetlerini giderek artan grevlerle dışa vuruyorlar. Bunlara, Erdoğan hükümetinin resmi müttefikleri olan NATO emperyalizmi ve İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı büyüyen öfke eşlik ediyor.
Emperyalizme karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak gerçekten demokratik bir rejim kurmak ve polis devleti baskısını ortadan kaldırmak ancak işçi sınıfının sosyalist ve uluslararası bir program temelinde burjuvazinin tüm hiziplerinden bağımsız seferberliğiyle mümkündür.
