Yaser Arafat’ın ölümünün yirminci yıldönümü dolayısıyla, ilk kez 12 Kasım 2004’te yayımlanan bu yazıyı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
Yaser Arafat, muazzam bir kişisel cesarete ve Filistin’in kurtuluş davasına sarsılmaz bir sadakate sahip bir insan olarak hatırlanacaktır. Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan, yaklaşık kırk yıldır Filistin direnişinin uluslararası sembolü olan Arafat’a terörist deme cüretini gösteren, her ikisi de savaş suçlusu olan Ariel Şaron ve George W. Bush gibilerin attığı iftiraları küçümseyerek reddedecektir.
Terörizm hakkındaki soruya Arafat’ın kendisi 1974 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada mükemmel bir yanıt vermişti:
Devrimci ile terörist arasındaki fark, uğruna savaştığı nedende yatar. Haklı bir davanın yanında duran ve topraklarını işgalcilerden, yerleşimcilerden ve sömürgecilerden kurtarmak ve özgürleştirmek için savaşanlara terörist denmesi mümkün değildir... Haklı davalara karşı savaşanlara, işgal etmek, sömürgeleştirmek ve diğer insanlara baskı yapmak için savaş açanlara gelince, işte onlar teröristtir. Yaptıkları kınanması gereken, savaş suçlusu olarak adlandırılması gereken onlardır; çünkü mücadele hakkını davanın haklılığı belirler.
Filistinliler arasındaki yasın boyutu, Arafat’a duyulan derin sevgiyi göstermektedir. Ama her şeyden önce, onun trajedisinden siyasi dersler çıkarmak gerekmektedir. Bu Filistinlilerin olduğu kadar tüm Arap kitlelerin trajedisidir.
Ortadoğu’nun acımasızca sömürülen emekçi kitleleri arasında hiçbir zaman cesaret, fedakarlık ya da mücadele eksikliği olmamıştır. Eksik olan ve Arafat’ın sağlayamadığı şey, emperyalist egemenliğe ve onun kaçınılmaz sonuçları olan yoksulluk ve baskıya son vermek için tutarlı bir devrimci perspektiftir.
Arafat’ın ulusal projesinin nihai başarısızlığı bir bireyin öznel niteliklerine atfedilemez. Her halükarda, Arafat’ın güçlü ve zayıf yönleri, liderliğini yaptığı siyasi hareketin sorunlarını ve çelişkilerini yansıtmaktadır.
Filistinli kitlelerin bugün karşı karşıya kaldığı çıkmaz bir istisna değil, aksine bir kuraldır. Tüm Ortadoğu’da ve uluslararası alanda, yabancı egemenliğine ve toplumsal adaletsizliğe karşı ulusal bir çözüm bulma girişiminin uygulanamaz olduğu kanıtlanmıştır. Sömürge yönetimine karşı ulusal devrimci hareketlerin Cezayir’de olduğu gibi doğrudan yabancı egemenliğine son vermeyi başardığı yerlerde bile ulusötesi bankaların ve şirketlerin egemenliği devam etmiş, işçi sınıfının ve köylülerin sosyal koşulları vahim olmaya devam etmiş ve eski sömürge yöneticilerinin yerini yozlaşmış yerel burjuva klikleri almıştır.
Arafat’ın trajedisinin kökeni, siyasi mücadelesinin dayandığı yanlış siyasi perspektiftir. Yirminci yüzyılın temel dersi, bugün -bir avuç ulusötesi banka ve şirketin egemen olduğu küreselleşmiş bir ekonomide- daha da geçerlidir: ulusal baskının ve toplumsal sömürünün çözümü ulusal değil, uluslararası ve sosyalist bir yoldan geçmektedir.
Filistin halkının sorunu, uluslararası bir sorundur. Bu sorun, Ortadoğu’da emperyalizmin kendi kontrolü altında tuttuğu kapitalist ulus devletlerin mevcut yapısı içinde çözülemez. Ortadoğu’daki mevcut denkleme bir Filistin devletinin eklenmesi, bu gerçekleşse bile, Filistinli kitlelerin temel sorunlarını çözmeyecektir. Yapının kendisi kaldırılmalı ve yerine emekçi kitlelerin ihtiyaçlarına karşılık gelen yeni bir sistem getirilmelidir. Bu yapı, Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri’dir. Bunu başarabilecek toplumsal güç, hem emperyalizme hem de bölgenin ulusal burjuva sınıflarına karşı mücadelede kır yoksullarını arkasında birleştirmesi gereken işçi sınıfıdır.
Tarihin en büyük ironilerinden birinde, Filistin ulusal programının başarısızlığı, yirminci yüzyılın bir başka önemli ulusal hareketinin -Siyonizmin- bozgununa ayna tutmaktadır. Siyonist girişimin “başarısı”, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birini yaşayan ezilen bir halkı, başka bir halkın -Filistinlilerin- ezenlerine dönüştürmeyi başarmıştır.
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) ve Arafat’ın tarihi, Filistin halkının boyunduruk altına alınmasının sadece İsrail’in şiddeti ve askeri gücüyle değil, Arap burjuvazisinin ihanetiyle de sürdürüldüğünü tekrar tekrar göstermektedir. Milliyetçi programı temelinde Arap rejimlerine baskı yapmaya ve onlar arasında manevra yapmaya çalışan Arafat, onlardan ya da emperyalistlerden hiçbir zaman gerçek bir bağımsızlık tesis edemedi. Aynı şekilde, İsrail ve ABD’ye karşı bir denge unsuru olarak Sovyetler Birliği’ne bel bağlama girişimleri, onu, kaçınılmaz olarak, Filistinli ve Arap kitlelerin en kararlı düşmanı olan Amerikan emperyalizminin himayesini aramaya yöneltti.
Büyük Felaket
Arafat, doğumundan iki yıl önce Gazze’den göç eden Filistinlilerin çocuğu olarak 1929 yılında Kahire’de Muhammed Abdurrahman Abdurrauf Arafat el-Kudva el-Hüseyni adıyla dünyaya geldi. Babası küçük bir iş adamıydı. Arafat beş yaşındayken, annesi öldükten sonra, Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki akrabalarının yanına gönderildi. Genç yaşta Filistin mücadelesiyle yakından ilgilenmeye başladı ve bu kararlılığından hiçbir zaman vazgeçmedi.
O dönemde Yahudi ve Arap işçilerini kapitalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirme yönünde var olan güçlü sınıf hissiyatı, 1921’de Filistin Komünist Partisi’nin (FKP) kurulmasına yol açmıştı. Ancak daha sonra Moskova’da iktidarını pekiştiren Stalinist bürokrasi, FKP’yi kendi dış politika ihtiyaçları doğrultusunda kullandı. Bu dış politika, Batılı emperyalist güçlere karşı bir denge unsuru olarak Ortadoğu’daki çeşitli ulusal burjuva rejimlerle ittifaklar kurmaya ve işçi sınıfının her türlü bağımsız siyasi girişimini bastırmaya odaklanıyordu.
Nazilerin Avrupa’daki Yahudilere karşı yürüttüğü ve milyonlarcasını mülteci durumuna düşüren soykırım harekâtının ardından Sovyetler Birliği, İsrail devletinin kurulmasını desteklemek üzere ABD’yle ortak hareket etti. Sonuç olarak Siyonistler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nu Filistin’in biri Filistinli diğeri Yahudi olmak üzere iki devlete bölünmesi yönünde oy kullanmaya ikna etmeyi başardılar. Britanya çekildi ve Mayıs 1948’de İsrail devleti ilan edildi.
Filistinliler çeşitli Arap rejimlerinin kendilerine yardım etmesini beklediler. Ancak Arap Birliği orduları İsrailliler tarafından umutsuz derecede bölünmüş ve sayıca az olmakla kalmıyordu. Emperyalist güçler, rekabet halindeki Arap burjuva kliklerinin sınıf çıkarlarına -toprak arzularına, “kendi” işçi ve köylülerini sömürme şansına ve büyük güçlerden biri ya da diğeriyle iş ilişkisi kurmaya- yaptıkları çağrılara bel bağlayabildiler.
Bazı Filistinliler İsrail ve Arap rejimleri arasındaki savaştan kaçmak için evlerini terk ederken, birçoğu da İsrail silahlı kuvvetleri tarafından acımasız bir etnik temizlik harekâtıyla sürgüne gönderildi. Deyr Yasin’deki katliamla özetlenen terörün etkisi Arafat tarafından anlatılmıştı. Arafat Siyonistler hakkında şunları söylemişti: “Filistin’in toplam yüz ölçümünün yüzde 81’ini işgal ederek bir milyon Arap’ı yerlerinden ettiler. Böylece 524 Arap kasabasını ve köyünü işgal ettiler, bu süreçte bunlardan 385’ini yıktılar ve tamamen yok ettiler. Bunu yaptıktan sonra, çiftliklerimizin ve korularımızın yıkıntıları üzerine kendi yerleşimlerini ve kolonilerini inşa ettiler.”
1.200.000 Filistinlinin sadece 200.000 kadarı Filistin’in İsrail’e dönüşen bölgelerinde kaldı ve burada ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördü. Geri kalanlar komşu ülkelerdeki, özellikle de Batı Şeria’yı da içine alan yeni genişlemiş Ürdün’deki mülteci kamplarına yerleşti. Bir halk olarak varlıkları sadece İsrail tarafından değil -ki lideri Golda Meir ünlü bir şekilde “Onlar yok” demişti- aynı zamanda Filistinlileri benimsemek ya da topraklarını geri almak için savaşmak istemeyen Arap liderler tarafından da inkâr edildi.
Arafat Arap yöneticilerin hainliklerinin farkındaydı ama en başından beri onlar arasında manevra yapmaktan başka bir alternatifi olmadığını düşünüyordu; bu da feci sonuçlar doğurdu.
1954’te Mısır’da iktidara gelen Albay Abdül Nasır, Arap sosyalizmi adını verdiği sınırlı bir sosyal ve ekonomik reform programı uyguladığı ve kendi liderliği altında Pan-Arap birliğini teşvik ettiği için Arap dünyasında popüler yanılsamalar uyandırdı.
Arafat, o zamanlar Mısır tarafından yönetilen Gazze’ye taşındı ve burada İsrail’e karşı baskınlar düzenleyen Filistinli paramiliter gruplar içinde yer aldı. Ebu İyad ve Ebu Cihad ile güçlerini birleştirdi. Nasır, Moskova’daki Stalinist rejimden aldığı ekonomik ve askeri destekle, Birleşmiş Milletler Acil Durum Gücü’nün (UNEF) Gazze’yi denetleyeceği ve Filistinli gerillaların İsrail’e baskınlar düzenlemesini önleyeceği bir BM anlaşmasına imza attı. Filistinli gerillalar alıkonuldu ve Arafat ile arkadaşları kendilerini tecrit edilmiş buldular.
1957’de Arafat ve Ebu Cihad Kahire’den Kuveyt’e taşındı ve Ebu İyad ile birlikte Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni (El Fetih) kurdu. Örgüt tek bir meseleye dayalı bir mücadele yürütüyordu: İsrail’in el koyduğu toprakların geri alınması ve demokratik ve laik bir Filistin’in kurulması.
1964’te İsrail yukarı Ürdün nehrinin sularını başka yöne çevirmekle tehdit edince Mısır, Arap Birliği himayesinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasında etkili oldu. Nasır, lideri Ahmed Şukayri aracılığıyla FKÖ’ye hakim olmaya çalıştı ve FKÖ’nün silahlı kuvvetleri Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak ordularının bir parçasıydı.
El Fetih FKÖ’ye katıldı ancak Arafat Filistinli militanları etkisiz hale getirme girişimini boşa çıkarmaya niyetliydi ve İsrail’e karşı silahlı mücadele çağrısı yapmaya devam etti. Buna karşılık El Fetih üyeleri daha fazla baskıya maruz kaldı. Ürdün’de Kral Hüseyin tüm El Fetih militanlarının yakalanıp tutuklanmasını emretti.
1967 Arap-İsrail savaşı hem Araplar hem de Yahudiler için bir dönüm noktası oldu. İsrail’in Arap ordularını altı gün içinde yok etmesi, Mısır ve Suriye’nin seküler milliyetçi rejimlerinin ve onların Sovyet Stalinist destekçilerinin itibarını ciddi biçimde sarsmıştı. İsrail, topraklarını büyük ölçüde genişleterek 350.000 mülteci daha yarattı ve Doğu Kudüs’ü ilhak etti.
Savaş, Nasır’ın Pan-Arap projesinin sonu anlamına geliyordu. Sonrasında tüm Arap burjuva rejimleri hızla sağa kaydılar. Suriye ve Irak’ta askeri ya da ordu destekli rejimler başa geçti ve Mısır petrol zengini, muhafazakâr ve Batı yanlısı devletlere borçlu hale geldi.
El Fetih FKÖ yönetimini ele geçiriyor
Arapların yenilgisi, Filistin’in kurtuluşu için bağımsız bir silahlı mücadeleyi savunan çeşitli gerilla örgütlerinin büyümesine yol açtı. Bundan böyle İsrail’e karşı mücadele, Cezayirliler ve Vietnamlılar tarafından benimsenen gerilla taktikleri kullanılarak Filistin milliyetçiliği bayrağı altında yürütülecekti.
El Fetih, özellikle Mart 1968’de Batı Şeria’daki Karameh’te İsraillilere karşı duruşundan sonra bu gerilla örgütlerinin en önemlisi olarak ortaya çıktı. Şubat 1969’da Kahire’de yapılan Filistin kongresinde FKÖ liderliğini devirdi ve Arafat FKÖ’nün yeni başkanı oldu.
El Fetih’in safları birkaç yüz kişiden 30.000 kişiye yükseldi ve İsrail’e karşı sürekli baskınlar düzenledi. Siyasi ve askeri başarılarının bir sonucu olarak, El Fetih liderliğindeki FKÖ Filistinli kitlelerin gerçek bir kitle hareketine dönüştü. Filistin halkının ve FKÖ’nün mücadelesi, 1960’ların sonlarından itibaren, Ortadoğu’daki devrimci mücadelelerin katalizörü ve odağı haline geldi.
1970-1982 ihaneti
Takip eden 20 yıl boyunca FKÖ, Arap rejimlerinin tekrar tekrar saldırılarına maruz kalacaktı: 1970’te Ürdün Filistinlilere yönelik “Kara Eylül” katliamını yaptı; beş yıl sonra Suriye, Karantina ve Tel el-Zaatar kamplarında Lübnanlı faşistlerin Filistinlileri katletmesine suç ortaklığı yaptı; 1982’de Sabra ve Şatilla kamplarında benzer katliamlar yapıldı; Arap rejimleri günümüze kadar işgal altındaki topraklarda İsrail baskısına karşı çıkmayı reddettiler.
Suriye’nin, 1970’ten sonra Lübnan’da üslenen FKÖ’ye karşı müdahalesi özellikle acımasızdı. 1970’lerin ortalarında FKÖ, Lübnan’da Kemal Canbolat liderliğindeki sol milliyetçi güçler ile faşist Hristiyan Falanj arasında genişleyen bir iç savaşın içine çekildi. Arafat Canbolat’ı destekliyordu ve Suriye müdahale ettiğinde sol güçler sağ kanadı püskürtmek üzereydi. Karantina ve Tel el-Zaatar’daki katliamlar bu ihanetin ürünüydü.
1982’de İsrail, ABD’nin desteğiyle FKÖ’yü kovmak için Lübnan’ı istila ettiğinde, Suriye’deki burjuva rejimi, Lübnan’ı terk etmek zorunda kalan ve Tunus’ta yeni bir karargâh kuran FKÖ’yü savunmak için parmağını bile kıpırdatmayarak Filistin davasına duyduğu nefreti bir kez daha gösterdi.
1982’de Sabra ve Şatilla’da yapılan pogromu durduran, İsrail işçi sınıfı oldu. 400.000’den fazla insan -nüfusun onda biri- katliamın gerçekleşmesine izin veren Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron’un Likud hükümetine karşı Tel Aviv sokaklarına döküldü. Bu, demokratik ve ilerici duyguların güçlü bir ifadesiydi ve Arap ve Yahudi işçilerin birleşik mücadelesinin potansiyelini ortaya koyuyordu. Böyle bir mücadele ancak Ortadoğu’daki işçilerin ve ezilenlerin sınıf çıkarlarına hitap eden sosyalist bir program temelinde mümkün olabilirdi.
Mısır lideri Enver Sedat, 1973’teki “Yom Kippur” savaşının ardından ABD ve İsrail’le doğrudan girişimlerde bulunmaya başladı ve bu girişimler onun 1978’de Camp David’de İsrail’i tanımasıyla sonuçlandı. İsrail, komşularına karşı gelecekteki herhangi bir savaşta en önemli Arap ülkesinin tarafsızlığını güvence altına alarak FKÖ’yü tecrit etti ve Filistinlilere karşı elini güçlendirdi.
İntifada ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü
1980’lerin ortalarına gelindiğinde, Arafat’ı ABD emperyalizminin pençesine düşürecek önemli siyasi değişiklikler meydana geliyordu. En temel olanı, Mihail Gorbaçov yönetimindeki Stalinist bürokrasinin kapitalist restorasyona ve Sovyetler Birliği’ni dünya emperyalizminin yapılarıyla yeniden bütünleştirmeye yönelmesiydi. 1987’de “SSCB, İsrail’le olan çatışmaya siyasi bir çözüm bulunmasını destekleyeceğinin sinyalini verdi, geleneksel müşterilerine verdiği silahları azalttı ve Mısır, Ürdün ve İsrail’le diplomatik ve ekonomik temaslarını genişletti.” (Marr & Lewis, Riding the Tiger, Westview Press, 1993, s. 92).
Eş zamanlı olarak, 1987 yılının Aralık ayında, işgal altındaki topraklarda Filistinli işçilerin ve gençlerin intifada denilen kendiliğinden ayaklanması patlak verdi. Bu sadece İsraillileri değil, aynı zamanda devrimci hareketin kontrolden çıkmasından ve tüm Ortadoğu’da radikalleştirici bir etki yaratmasından korkan Arap burjuvazisini ve ABD emperyalizmini de sarstı.
Güvendiği tüm Arap rejimlerinin Washington’la barış yapmak için can attığı ve ABD’nin Ortadoğu’daki hakimiyetine karşı ciddi bir meydan okumayla karşılaşmadığı bir ortamda Arafat’ın manevra alanı büyük ölçüde daralmıştı. Arafat, Aralık 1988’de ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından kelimesi kelimesine dikte edilen bir açıklamayla, İsrail’in güvenliğini garanti etti, İsrail’le barış anlaşmasının “geçici bir taktik değil bir strateji” olduğunu kabul etti ve “bireysel, örgüt ve devlet terörizmi dahil” her türlü terörizmi reddetti. Arafat, bir basın toplantısında İsrail’in varlığını kabul ettiğini açıklaması istendiğinde, aşağılandığını açıkça kabul ederek, “Ne istiyorsunuz? Striptiz mi yapayım? Bu yakışıksız olur.”
Arafat, ABD ve İsrail’e karşı çıkabileceği bir zemin bulmaya yönelik son bir çaba olarak, 1991’de Washington tarafından saldırıya uğrayan Saddam Hüseyin’in Baas rejimine destek verdiğini açıkladı. Ancak Arap rejimleri ABD’nin savaş yönelimi karşısında secdeye kapandıkça Arafat kendini tamamen izole edilmiş buldu. Birinci Körfez Savaşı sona erdiğinde, Arafat 1993’te Oslo Anlaşmaları ile sonuçlanan müzakerelere geri dönmek zorunda kaldı.
Arafat’ın Oslo’da kabul ettiği ve Filistin Ulusal Yönetimi’ni (FY) kuran şartlar, El Fetih’in demokratik ve laik bir Filistin hedefinden çok uzaktı. FKÖ-İsrail anlaşması, Filistin halkının Filistin topraklarının yüzde 22’si hariç tamamı üzerindeki hak iddiasından vazgeçmesi anlamına geliyordu. Anlaşma, FKÖ liderliğindeki geçici bir otoritenin işgal altındaki topraklarda güvenlikten sorumlu olmasını ve İsrail’i askeri işgal yükünden kurtarmasını öngörürken, Siyonist rejimi sınırların, dış politikanın ve Batı Şeria ve Gazze’deki mevcut yasa dışı yerleşimlerin korunmasının kontrolünde bırakıyordu.
Arafat, Filistinli kitlelerin İsrail işgali ve baskısına karşı muhalefetine polislik yapmakla görevlendirildi.
Oslo ile başlatılan sözde “barış süreci” bir sahtekârlıktı. Geçtiğimiz on yıl [1994-2004], uzun süredir acı çeken Filistin halkının yaşadığı en acı dönemlerden biri oldu. Filistinlilerin sosyal ve ekonomik durumu bugün Filistin Yönetimi kurulmadan öncekinden daha kötüdür. Sürekli vahşet ve tekrarlanan askeri saldırıları, liderlerinin suikasta uğramasını ve Filistin Yönetimi’nin başında, ABD ve İsrail tarafından eninde sonunda hazırlanacak her türlü hain anlaşmayı imzalamaya hazırlanan yozlaşmış bir burjuva tabakasının güçlenmesini gördüler.
İsrail, Oslo anlaşmaları çerçevesinde yasa dışı yerleşim faaliyetlerini durdurma sözünü tutmadı ve 1993’ten bu yana, birbirini izleyen İsrail hükümetleri döneminde yerleşimcilerin sayısı iki kattan fazla arttı. Siyonistler ayrıca Doğu Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin ve onların soyundan gelenlerin geri dönüş hakkı gibi kilit konularda müzakere etmeyi sürekli olarak reddetti.
Verilen sınırlı tavizler bile, Arafat’ın müzakere ortağı İşçi Partili Başbakan İzak Rabin’in Kasım 1995’te öldürülmesinin ardından İsrail sağının ve yerleşimci yanlısı partilerin öfkeli muhalefetine neden oldu. Suikasttan önce yerleşimci yanlısı Likud Partisi’nin lideri Binyamin Netanyahu, Rabin’e karşı şiddetli bir ajitasyon yürütmüştü. Rabin’in dul eşi Netanyahu’yu doğrudan cinayeti azmettirmekle suçladı. Rabin suikastı, İsrail egemen seçkinlerinin Filistinlilerle herhangi bir anlaşmaya varmaktan uzaklaştığına işaret ediyordu.
Netanyahu liderliğindeki Likud’un iktidara gelmesi, Filistinlilerle yürütülen tüm müzakereleri kasten sabote etme ve Arafat’tan tavizler talep etme politikasını başlattı. Bu tavizler arasında silahsızlanma, geri dönüş hakkından ve Doğu Kudüs üzerindeki hak iddiasından vazgeçilmesi gibi Arafat’ın Filistinliler arasında giderek artan halk muhalefeti karşısında vermek istemediği ve veremeyeceği tavizler vardı.
ABD Başkanı Clinton’ın öncülüğünde Temmuz 2000’de Camp David, Maryland’de FKÖ ile İsrail’in İşçi Partili Başbakanı Ehud Barak arasında yapılan görüşmelerde Arafat, Oslo’ya kıyasla daha fazla taviz vermeye istekliydi; buna İsrail’in en yoğun Yahudi yerleşimlerini ilhak etmesine izin verilmesi ve hatta uluslararası bir fondan tazminat ödenmesi karşılığında geri dönüş hakkının sınırlandırılması da dahildi.
Ancak Arafat Kudüs’ün tamamının İsrail egemenliğinde kalması önerisini kabul etmedi. Görüşmeler çöktü ve Gazze’de yüzlerce kişi İsrail’e karşı intifadanın yeniden başlatılması talebiyle yürüyüşe geçti. Arafat, İsrail’in Kudüs konusundaki taleplerine boyun eğmeyi reddettiği için İskenderiye’de (Mısır) ve Filistin Yönetimi’nde tezahürat yapan kalabalıklar tarafından kahramanca karşılandı.
2000’in sonbaharında patlak veren İkinci İntifada, Likud ve Ariel Şaron tarafından İsrail’in taviz vermesi için yapılan uluslararası baskıyı sona erdirmek amacıyla kasıtlı olarak kışkırtıldı. O zamandan beri Arafat, Filistinlileri onların talep ettiği acımasızlıkla bastırmayı reddettiği için İsrailliler ve ABD’deki Bush yönetimi tarafından şeytanlaştırıldı. Bu onun için bir övünç kaynağıdır. Ancak varisleri böyle bir vicdan azabı çekmeyecektir. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da belirleyici olan, tek tek liderlerin öznel niyetleri ve nitelikleri değil, temsil ettikleri toplumsal güçlerdir.
Son yıllarında İsrailli ve Amerikalı egemen seçkinlerin sınırsız nefretinin hedefi olması, siyasi sınırlılıklarına rağmen Arafat’ın tarihsel rolüne ve halkına olan sadakatine bir övgü niteliğindedir. Belki de geçtiğimiz yarım yüzyılda Arafat kadar zulüm görmüş başka bir önemli siyasi figür yoktur. En yakın siyasi müttefiklerinin ve yoldaşlarının suikastına tanık olmuş ve kendisi de defalarca suikast girişimlerinin hedefi olmuştur.
Onun İsrail ve ABD tarafından gördüğü muamele barbarcaydı. Yaşlı ve hasta olduğu için aylarca Ramallah’taki Filistin Yönetimi merkezinde, İsrail askerleri tarafından kuşatılmış ve en temel olanaklardan mahrum bırakılmış birkaç odada ev hapsinde yaşamaya zorlandı. Yine de İsraillilerin geri dönmesine asla izin vermeyeceğinden korkarak görevinden ayrılmayı kararlılıkla reddetti.
Sonunda, ancak İsrail hükümeti geri dönmesine izin verileceğini garanti ettikten sonra Paris’te tıbbi tedavi görmek için Ramallah’tan ayrılmayı kabul etti. Halkının mücadelesine olan bağlılığı böyleydi.
Arafat geriye ihtilaflı ve çelişkili bir miras bıraktı. Ancak gelecek nesiller, emperyalist baskı ve eşitsizlikten arındırılmış bir dünyada, onun Filistin’in kurtuluş davasına yaptığı katkıyı kabul edecek ve onurlandıracaktır. Arafat, mücadele eden insanlık tarafından asla unutulmayacak nadir siyasi figürlerden biridir.
12 Kasım 2004
