1 Mayıs 2025: Faşizme ve savaşa karşı sosyalizm

Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David Northun 2025 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nın açılışında yaptığı konuşmanın Türkçe altyazılı videosunu ve metnini aşağıda yayınlıyoruz.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, yani Sosyalist Devrimin Dünya Partisi, 2025 1 Mayıs’ını kutlamaya başlarken, dünyanın dört bir yanında kapitalist devletler ve onların polis teşkilatları tarafından saldırıya uğrayan, özgürlük ve hatta yaşama gibi demokratik haklarından mahrum bırakılan herkese selamlarını gönderir ve onlarla dayanışma içinde olduğunu ilan eder.

Uluslararası Komite, işçileri ve gençleri, bir yıldır hapiste tutulan ve “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılanmayı bekleyen Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un özgürlüğü için mücadeleyi genişletmeye çağırır. Bogdan ABD ve Avrupa emperyalizmi tarafından kışkırtılan vekalet savaşına ve Kiev ve Moskova’daki rejimler tarafından teşvik edilen gerici ulusal şovenizme karşı Ukraynalı ve Rus işçilerin ve gençlerin birliği için mücadele etmiştir.

Tüm emperyalist devletlerin desteğiyle hareket eden cani İsrail rejimi tarafından başlatılan soykırımcı şiddet harekâtına maruz kalan ve kalmaya devam eden Gazze halkıyla dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz.

Uluslararası Komite ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri, işçi sınıfının, Filistin halkının İsrail devletine karşı mücadelesini desteklemek üzere seferber edilmesi için mücadele etmeye devam edeceğini taahhüt eder. İsrail’deki işçi sınıfına ve gençliğe, Siyonist şovenizmin ölüm saçan ideolojisini ve siyasi çıkmazını reddetme ve Arap kardeşleriyle sosyalist bir Filistin ve sosyalist bir Ortadoğu federasyonu uğruna mücadelede birleşme çağrımızı yineliyoruz.

ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi, Trump’ın Gestapo’sunun ajanları tarafından yakalanıp hapsedilen Mahmoud Khalil, Rümeysa Öztürk ve Leqaa Kordia’nın ABD’deki evlerine derhal geri gönderilmelerini talep etmektedir. Vatandaş olsun ya da olmasın, ABD Anayasası tarafından herkes için güvence altına alınmış ifade özgürlüğü hakkını kullanan tüm öğrenci ve öğretmenlere yönelik zulmün derhal sona erdirilmesini talep ediyoruz.

Ayrıca Andry Hernandez Romero ve Kilmar Armando Abrego Garcia gibi ABD’de yaşayan yüzlerce göçmenin El Salvador’daki bir toplama kampına acımasızca sınır dışı edilmesini de kınıyoruz. Yirmi yıl önce dünya, Ebu Gureyb’deki savaş esiri kampında Iraklılara yapılan işkenceleri ifşa eden fotoğrafların yayınlanmasıyla sarsılmıştı. Bush yönetimi, Iraklı askerlerin sadistçe kötü muamele görmesinin doğrudan sorumluluğundan kaçmak için bu suçları münferit kötü niyetli kişilerin yetkisiz eylemleri gibi göstermeye çalışmıştı.

Bugün böyle bir sorumluluktan kaçma girişiminde bulunulmuyor bile. Trump yönetimi, şu anda ABD’de yaşayan binlerce göçmeni El Salvador’un CECOT olarak bilinen kötü şöhretli Terör Hapishanesi’ne sınır dışı etme planlarıyla övünüyor. 40.000 kişiyi barındıracak şekilde tasarlanmış olan bu tesis bir toplama kampına eşdeğerdir. Hücrelerde 65 ila 156 mahpus bulunuyor ve bu mahpuslar her gün 23,5 saat boyunca sürekli yapay ışık altında kapalı tutuluyor. Şilte, yastık ya da çarşaf olmadan metal ranzalarda uyuyorlar. Mahpuslar dayağa maruz kalıyor ve yeterli gıda ve gerekli tıbbi bakımdan mahrum bırakılıyorlar. Sistematik olarak aşağılanıyorlar ve elektrik şoku kullanımını da kapsayan işkence raporları var.

Terör Hapishanesi'ndeki (CECOT) mahpuslar, Mart 2023 [Photo: Presidencia de El Salvador]

El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele Nisan ayında Beyaz Saray’ı ziyaret ettiğinde, Başkan Trump “evde yetişen” Amerikalıları -yani ABD vatandaşlarını- CECOT’a sınır dışı etme niyetini açıkça beyan etti ve sınır dışı etmekle tehdit ettiği on binlerce kişiyi barındırmak için beş kamp daha inşa etmenin gerekli olacağını belirtti.

Trump’ın bu uygulamasının en son kurbanları arasında, Honduras’a sınır dışı edilen ve hepsi de Amerikan vatandaşı olan 2, 4 ve 7 yaşlarındaki üç çocuk da bulunuyor. 4 yaşındaki çocuğa 4. evre kanser teşhisi konmuş durumda. Bu çocuk ilaç alamadan ve tıbbi bakıma erişemeden sınır dışı edildi.

2025 1 Mayıs’ını kutlarken, yaşanan olayları uygun bir tarihsel bağlama oturtmak gerek. Bu 1 Mayıs, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin sekseninci yıldönümüne denk geliyor. 8 Mayıs 1945’te Nazi rejimi teslim oldu. Bunu üç ay sonra, Hiroşima ve Nagazaki’nin ABD tarafından atılan atom bombalarıyla yakılmasının ardından Japonya’nın teslim olması izledi.

İkinci Dünya Savaşı’nın 1939-1945 arasındaki altı yılında, dünyanın daha önce tecrübe ettiği her şeyi gölgede bırakan bir barbarlık yaşandı. Toplama kamplarının açılması faşist barbarlığın büyüklüğünü gözler önüne serdi. Avrupa Yahudilerinin soykırıma uğraması -sistematik olarak planlanmış bir endüstriyel kitlesel katliam harekâtının hayata geçirilmesi- kapitalizm tarafından zincirlerinden boşaltılan küresel şiddetin dehşet verici bir parçasıydı.

Savaş, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 3’üne tekabül eden 70 ila 85 milyon insanın hayatına mal oldu. Askeri ölümlerin 21 ile 25 milyon arasında, sivil ölümlerin ise 50 ile 55 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Savaşın ardından galipler, bu çatışmada yaşanan dehşetin bir daha yaşanmasına izin verilemeyeceğini iddia ettiler. 1945-46 Nürnberg duruşmalarında Amerikalı savcılar, Nazi liderlerini soykırım ve barışa karşı işlenen suçlardan sorumlu tutan yeni yasaların gelecekte benzer suçlar işleyen ABD dahil tüm ulusların liderlerine karşı uygulanacağını ilan etmişlerdi.

Nürnberg, Bavyera, Almanya'da savaş suçlularının yargılandığı Uluslararası Askeri Mahkeme duruşmasında sanık sandalyesindeki sanıklar. [Photo: Raymond D’Addario]

Elbette, bu söz kısa sürede unutuldu. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden on yıllarda, emperyalist güçlerin liderleri milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan savaşlar açtılar. Ama kanlı sicili göz önünde bulundurulsa bile, emperyalist-kapitalist dünya düzeni sarsıcı bir siyasi ve ahlaki gerileme sürecinden geçiyor. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında Lenin, emperyalizmin mutlakiyetçi ve demokratik rejimler arasındaki ayrımı pratikte yok etme eğiliminde olduğu uyarısında bulunmuştu. Kural “tepeden tırnağa gericilik” şeklindeydi.

Bu kural güncel olaylarla doğrulanmaktadır. Soykırım suçu şu anda tüm dünyanın gözleri önünde Gazze halkına karşı işleniyor. Nazilerin 1937’de Guernica’yı ve 1940’ta Rotterdam’ı bombalaması, ancak suçlu bir devlet tarafından işlenebilecek ahlaksız eylemler olarak görülüyordu. Fakat şimdi, savunmasız sakinlerinin üzerine 900 kiloluk bombalar yağdırılan Gazze’nin sistematik imhası, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın “demokratik” hükümetleri tarafından savunuluyor. İsrail’i kınamak bir yana, emperyalist güçler -Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bulgularını görmezden gelerek- öğrencilerin ve işçilerin soykırıma karşı protestolarını kınayıp suç sayıyorlar. Sadece totaliter rejimler tarafından başvurulabileceğine inanılan bir hilekarlık ve sinizimle, kelimeler çarpıtılıyor, asıl ve nesnel anlamlarının tam tersi bir anlam veriliyor. Böylece soykırımın kınanması artık “antisemitizm” olarak ilan ediliyor ve Nazi benzeri toplu katliam harekâtına karşı gösterilere katılan Yahudiler antisemit olmakla suçlanıyor.

Nazi rejiminin çöküşünün ardından sayısız akademisyen, Üçüncü Reich’ın mantıksal açıklamaya meydan okuyan, öngörülemeyen bir kaza gibi tuhaf bir tarihsel olay olduğunu savundu. Marksizmi çürütmeye, kapitalizmi ve onun egemen seçkinlerini sorumluluktan kurtarmaya çalışarak, faşizmin nedeninin kapitalist ekonomi ve emperyalist jeopolitikte değil, psikolojide, yani insan bilincinin akıldışı karakterinde bulunabileceği savunuldu.

Bu tür açıklamalar 1930’lu ve 1940’lı yıllardaki felaketlerin gerçek nedenlerine ilişkin bilimsel bir kavrayış sağlamadığı gibi, şu anda yaşanmakta olan olayları açıklamak için de işe yaramazdır. Nazi rejiminin çöküşünden ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden seksen yıl sonra, anayasal demokrasi çöküyor, faşist politikacıların etkisi ve gücü istikrarlı bir şekilde artıyor. Tüm emperyalist güçler askeri harcamalarını büyük ölçüde artırıyor. İnsanlık nükleer bir dünya savaşına, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana hiç olmadığı kadar yakın duruyor.

Siyasi barbarlığa ve yıkıcı küresel savaşa doğru inişin temel nedenleri, kapitalist sistemin geçtiğimiz yüzyılda savaş ve faşizmle sonuçlanan aynı ekonomik ve sosyal çelişkileridir. Birbiriyle bağlantılı olan bu çelişkiler, ilk olarak, dünya ekonomisinin kapitalist ulus devlet sistemiyle uyumsuzluğu ve ikinci olarak, para delisi oligarklar tarafından kontrol edilen üretici güçlerin kapitalist özel mülkiyetinin sosyal açıdan yıkıcı karakteri ile uluslararası işçi sınıfını oluşturan milyarlarca insanın emeğini içeren toplumsal üretimin uyumsuzluğudur.

Bu çelişkiler, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına yol açanlardan birkaç kat daha büyük bir ölçekte ve yoğunlukta işlemektedir. Ulusal ekonomilerin egemenliği, geniş bir küresel üretim ağı tarafından sona erdirilmiştir. Metaların üretimi, dünyanın dört bir yanından işçilerin emeğini bütünleştiren bir süreci içermektedir. Metaların büyük bir kısmının belirli bir ulusal kökenini belirleme girişimleri saçmalıktan başka bir şey değildir. Ulusal ekonominin kutsallığını savunup ulusal temelli üretimi en yüce ideal olarak ilan etseler de tüm emperyalist devletlerin gerçek hedefi ya küresel üretim ağları ve küresel meta zinciri üzerinde kontrol sahibi olmak ya da en azından bu ağlarda avantajlı bir konuma sahip olmaktır. Hakimiyet ve hatta hayatta kalma mücadelesi, kaçınılmaz olarak, işgücü de dahil olmak üzere kritik kaynaklara ve küresel pazarlara erişim konusunda sert mücadelelere yol açmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri bu dünya mücadelesinin elebaşıdır. Eylemlerine özellikle acımasız ve şiddetli bir karakter kazandıran şey, Amerikan egemen sınıfının küresel hegemonya mücadelesinin, gerçek ekonomik gücünün uzun süreli düşüşü bağlamında meydana geliyor olmasıdır. Amerikan üretici gücünün, sanayilerinin dünyaya hükmettiği, doların otoritesinin güçlü sanayi tabanına dayandığı ve dış ticaret fazlasıyla belgelendiği parlak günleri çoktan geride kalmıştır.

ABD federal borcu [Photo: Federal Reserve Economic Database]

Geçtiğimiz yarım yüzyılda, Amerikan ekonomisinin gerçek temeli endüstriyel üretimden finansal asalaklığa dönüştürülmüştür. Amerikan egemen sınıfının zenginliği üretimin büyümesine değil, borcun sınırsız genişlemesine dayanmaktadır. Amerikan kapitalizmi, üretim araçlarının büyümesi ve işletilmesinden değil, kredilerden ve sonsuz borç yaratma biçimlerinden kaynaklanan gelecekteki gelir akışlarına yönelik kanuni hak taleplerinden oluşan devasa bir hayali sermaye yapısından ibarettir.

ABD’nin brüt federal borcu 1970 yılında 371 milyar dolardı. Bu rakam 1980’de 908 milyar dolara yükseldi. Borç 2020 yılına gelindiğinde 26 trilyon dolara yükselmiş ve bu yılın başında 10 trilyon dolar daha artmıştır. Asalaklığın boyutları neredeyse kavranamayacak kadar büyüktür. Servetin hayali karakteri, ABD finans kurumlarında dolaşan fonların sadece yüzde 15’inin yeni iş yatırımlarını finanse ettiği gerçeğiyle örneklendirilebilir. Geri kalan yüzde 85’lik kısım ise mevcut varlıkları kovalamaktadır. Dolayısıyla, Wall Street ve küresel finans piyasalarında alınıp satılan hisse senetlerinin fiyatının, emek gücünün harcanmasını içeren gerçek bir üretim sürecinde artık değer üretimiyle çok az ilişkisi vardır, hatta hiç ilişkisi yoktur.

McKinsey Global Institute tarafından 2021 yılında yayımlanan bir uluslararası finans çalışmasında şöyle deniliyor: “2000’den 2020’ye kadar hisse senetleri, tahviller ve türevler gibi finansal varlıklar GSYİH’nin 8,5 katından 12 katına çıktı. Varlık fiyatları yükseldikçe, her 1 dolarlık net yeni yatırım için neredeyse 2 dolarlık bir borcun yanı sıra borç dahil yaklaşık 4 dolar toplam yükümlülük yaratıldı.”

Son aylarda ABD dolarına yönelik artan güven krizi hakkında çok sayıda yazı kaleme alındı. Bu güven krizi, Wall Street’te keskin satışlara ve altın fiyatının ons başına 3.500 dolara yükselerek rekor kırmasına yol açmış durumda. Bu fiyat, Başkan Richard Nixon’ın doların ons başına 35 dolardan altına çevrilebilirliğine son verdiği Ağustos 1971’deki resmi altın fiyatının yüz katından fazladır.

“Güven kaybı”nın nesnel anlamı şudur: ABD’nin devasa ticaret açıklarının ve buna bağlı borç dağının sürdürülemez niteliği artık küresel yatırımcılar tarafından da kabul edilmektedir. Açıkça ifade etmek gerekirse, ABD’nin iflasa yaklaştığından korkulmaktadır.

Trump yönetiminin politikalarını anlamanın anahtarı da burada yatmaktadır. Politikaları ne kadar çılgın ve pervasız görünürse görünsün, son tahlilde hepsi Amerikan emperyalizminin gerçek krizine verilen çaresiz yanıtlardır. Kapitalizm temelinde çözülemeyen sorunlara insani bir yanıt vermekten yoksun olan Trump’ın attığı adımlar, krizi derinleştirmekten ve sorunları daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Trilyonlarca dolarlık ticaret açıkları gümrük vergileri uygulanarak azaltılacaktır. Devasa bütçe açıkları, kritik sosyal programlara yapılacak vahşi bir saldırı ile azaltılacaktır. Üretim yoluyla zenginlik yaratmaktan aciz olan Trump, açıkça diğer ülkelerin kaynaklarını yağmalamayı planlamaktadır. Göreve geldiğinden bu yana yaptığı belki de tek doğru açıklamada, Ukrayna’nın kaderinin ABD’yi sadece trilyonlarca dolar değerinde stratejik maden kaynağı olarak ilgilendirdiğini açıkça ifade etti.

Hitler’in 1938’de Avusturya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmesini örnek alan Trump, Kanada ve Grönland’ı ele geçirme tehdidinde bulunuyor. Panama Kanalı üzerinde Amerikan kontrolünü yeniden tesis etme niyetini de ilan etti.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 28 Mart 2025 Cuma günü ABD ordusunun Grönland'daki Pituffik Uzay Üssü'nde konuşurken Enerji Bakanı Chris Wright (solda) ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz onu dinliyor. [AP Photo/Jim Watson]

Hitler ile Trump arasında nesnel motivasyonları ve karar alma süreçleri bakımından belirgin bir benzerlik var. Britanyalı tarihçi Tim Mason, Hitler hükümetini “liderliği büyük ölçüde kendi yarattığı ekonomik ve siyasi çelişkiler içinde gitgide daha fazla sıkışan ve politikada bir dizi ani yalpalama ve giderek daha patlayıcı risk alma yoluyla kaçış, çözüm ya da kendine özgü kimliğini sürdürme arayışında olan bir rejim” olarak tanımlamıştı. Altta yatan krizin Amerika Birleşik Devletleri’nde onlarca yıldır gelişmekte olduğunu belirtmek kaydıyla, tarihçinin Hitler’in politika geliştirmesine ilişkin tanımı mevcut Amerikan başkanı için de geçerlidir.

Trump’ın politikaları, şeytani bir embesilin zihinsel spazmları olarak değil, Amerikan egemen sınıfının hiçbir ilerici ya da barışçıl yanıtı olmayan bir krize verdiği yanıt olarak incelendiğinde, Troçki’nin ABD’nin “güç istenci”nin gerici ve şiddetli özüne ilişkin kavrayışını doğrulamaktadır. Troçki 1928’de şöyle yazmıştı:

ABD’nin hegemonyası, kriz döneminde, büyüme döneminde olduğundan daha tam, daha açık ve daha pervasız bir şekilde işleyecektir. ABD, bunun Asya’da, Kanada’da, Güney Amerika’da, Avustralya’da ya da bizzat Avrupa’da meydana gelmesine, barışçıl bir şekilde veya savaş yoluyla gerçekleşmesine bakmaksızın, güçlüklerinin ve sıkıntılarının üstesinden, en başta Avrupa zararına gelmeye ve kendini kurtarmaya çalışacaktır.

Altı yıl sonra, 1934’te, bir başka tüyler ürpertici öngörüde daha bulunarak şöyle yazmıştı:

Dünya paylaşılmış mı? O zaman yeniden paylaşılması gerekiyor. Almanya için sorun, “Avrupa’yı düzenleme” sorunuydu. ABD’nin dünyayı “düzenlemesi” gerekiyor. Tarih, insanlığı, Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla karşı karşıya getiriyor.

Lev Troçki, Danimarka'da Ekim Devrimi'ni savunan bir konferans veriyor (1932).

Bu patlama halen devam ediyor. Ancak küresel savaşa hazırlık için içeride savaşın tırmandırılması gerekiyor. Trump ikinci döneminin başından beri başkanlık makamını bir askeri-polis devleti diktatörlüğünün kokpiti olarak kullanıyor. Anayasayı ve yasal teamülleri hiçe saydığını gizlemiyor. Trump’ın Kongre onayı aramak yerine sürekli olarak Başkanlık Kararnamelerine başvurması, kendisinin sınırsız yetkiye sahip olduğuna dair bir gösteridir. Trump tarafından imzalanan ve 28 Nisan’da yayımlanan bir Kararname, yasal sınırlamalar olmaksızın ordu ve polis gücünün kullanımına yetki vermektedir. Emrin 4. Bölümü “Ulusal Güvenlik Varlıklarının Kanun ve Düzen için Kullanılması” başlığını taşıyor. Orada şöyle deniyor:

Bu emrin verildiği tarihten itibaren 90 gün içinde, Adalet Bakanı ve Savunma Bakanı, İç Güvenlik Bakanı ve uygun olan kurumların başkanları ile istişare halinde, Eyalet ve yerel kolluk kuvvetlerine yardımcı olmak üzere yerel yargı bölgelerindeki fazla askeri ve ulusal güvenlik varlıklarının sağlanmasını artıracaktır.

Bu bölümde daha sonra şöyle deniyor:

Savunma Bakanı, Adalet Bakanı ile koordinasyon halinde, askeri ve ulusal güvenlik varlıklarının, eğitimin, ölümcül olmayan yeteneklerin ve personelin suçu önlemek için en etkili şekilde nasıl kullanılabileceğini belirleyecektir.

Amerikan tarihinde emsali olmayan bu Kararname, “suçla mücadele” gibi şeffaf ve sahte bir kisve altında Haklar Bildirgesi’ni ortadan kaldırmaktadır. Bu Kararname’nin diktatörlük niteliğinin altını çizen 6. Bölüm şunları beyan ediyor:

Adalet Bakanı ve 20 Ocak 2025 tarihli 14159 sayılı Kararname (Amerikan Halkını İstilaya Karşı Koruma) uyarınca oluşturulan İç Güvenlik Görev Güçleri (HSTF’ler) Sekreteri bu emrin hedeflerini koordine edecek ve ilerletecektir.

Uluslararası politikalarında olduğu gibi, Trump sadece bireysel kaprislerine göre değil, ABD’yi yöneten oligarşinin temsilcisi olarak hareket ediyor.

Trump yönetimi bir sapma değildir; daha ziyade, büyük toplumsal eşitsizliğin demokrasiyle bağdaşmazlığının siyasi ifadesidir. Başdanışmanı olarak dünyanın en zengin adamı Elon Musk’ı seçen ve kabinesini mega-milyoner ve milyarderlerle dolduran Trump, bunun oligarşinin yönettiği, oligarşi tarafından ve oligarşi için yönetilen bir hükümet olduğu gerçeğini gizleme zahmetine katlanmıyor. Ancak oligarşiyi Trump yaratmadı. Oligarşi, finansallaşma ve hayali sermaye birikimi sürecinin bir ürünüdür.

ABD Başkanı Donald Trump, Elon Musk'ın Washington'da Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te yaptığı konuşmayı dinliyor, 11 Şubat 2025 Salı. [AP Photo/Alex Brandon]

Hissedar değeri olarak adlandırılan şeyin -yani oligarkların gelir akışının- artırılmasına ekonomik olarak patolojik seviyede odaklanma, kârın üretken faaliyetlerden değil, hisse geri alımları, birleşmeler ve kaldıraçlı satın almalarla örneklenen finansal varlıkların manipülasyonundan elde edildiği, doğası gereği yozlaşmış bir sistemi meşrulaştırmaktadır.

Mutlak anlamda, enflasyona göre ayarlandığında bile, multimilyarder oligarkların kişisel servetleri on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarındaki soyguncu baronlarınkini aşmaktadır. Nüfusun çok küçük bir kesiminde yoğunlaşan servetin boyutları akla meydan okuyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki servet dağılımına ilişkin yakın zamanda yayımlanan bir analiz, yalnızca 2024 yılında en zengin 19 Amerikan hanesi için 1 trilyon dolarlık ek servet yaratıldığını bildirmiştir. Nüfusun %0,00001’ini oluşturan bu kesimin serveti, ABD’deki toplam hane halkı servetinin neredeyse %2’sine denk düşmektedir.

Toplumsal kutuplaşma süreci kötü huylu bir tümör gibi büyüyor. 2021 yılında 1.370 milyarder vardı. Bu sayı 2024 yılı sonunda yüzde 45’lik bir artışla 1.990’a yükseldi. En zengin yüzde birlik kesim Amerika Birleşik Devletleri’ndeki servetin yüzde 31’ine sahiptir. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplamda ülke servetinin yüzde 67’sine sahiptir. Karşılaştırma yapmak gerekirse, en alttaki yüzde 50’lik kesim servetin sadece yüzde 3’üne sahiptir.

Bu sarsıcı toplumsal eşitsizlik düzeyi demokratik yollarla sürdürülemez. Oligarkların, özellikle 2008 ve 2020’de olduğu gibi, tüm hileli sistemin çökme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı durumlarda, mali piyasalara sürekli kredi arzına ve enjeksiyonuna bağımlı oldukları vurgulanmalıdır.

Bu süreç, Fed ve diğer Merkez Bankalarının COVID-19 pandemisine verdiği yanıtla örneklendi. Hükümetlerin temel kaygısı hayat kurtarmak değil, finansal piyasaları ve egemen sınıf yatırımcılarını kurtarmaktı.

Bu toplantıyı selamlayacak olan yoldaşım Nick Beams’in de açıkladığı gibi:

Mali oligarşinin zenginliği, üretim yoluyla değer yaratılmasıyla değil, devlet tarafından mali piyasalara sürekli olarak hayali sermaye enjekte edilmesiyle desteklenmektedir.

Trump yönetiminin demokrasiye yönelik saldırısı, nesnel bir bakış açısıyla ele alındığında, siyasi yönetim biçimlerinin toplumda var olan sınıf ilişkilerine uygun olarak şiddetli bir şekilde yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir. Beyaz Saray, kokuşmuş bir sahtekarlık yığınının tepesindedir. Kaba bir dalavereci ve dolandırıcılık ustası olan Trump, suçlu bir oligarşinin vücut bulmuş halinden başka bir şey değildir.

Ancak Amerikan deneyimi tamamen benzersiz değildir. Bu, tüm büyük kapitalist ülkeleri kasıp kavuran siyasi ve toplumsal karşıdevrimin yalnızca en belirgin tezahürüdür. Mussolini’nin cesedinin Milano’da topuklarından asılmasından ve Hitler’in ağzına bir kurşun sıkarak hayatına son vermesinden seksen yıl sonra, faşist partiler ve politikacılar neredeyse tüm ileri ülkelerde güç kazanmaktadır. Bu tehlikeli gerçekle yüzleşilmelidir. Tehlikenin bir şekilde geçeceğine ve her şeyin normale döneceğine dair güven verici bir kendini kandırma eşliğinde gerçek durumun yumuşatılması, yalnızca siyasi felaketin yolunu açmaya hizmet eder.

Ancak faşist tehlikeyi ve dünya savaşı tehdidini kabul etmek, her ikisini de dünya kapitalizminin krizinin kaçınılmaz sonucu olarak kabullenmek demek değildir. Çok farklı bir sonuç mümkündür. Faşizm tehlikesini küçümsememek gerek. Ancak abartmamalı da. Trump, niyetleri ve kişiliği itibariyle bir faşisttir. Ancak henüz Hitler’de olduğu gibi kitlesel bir faşist harekete komuta etmiyor. Tarih, böyle kitlesel bir gerici hareketin gelişmesinin ve zaferinin işçi sınıfının moralinin bozulmasına bağlı olduğunu öğretir. Ancak bugün hüküm süren durum bu değildir.

2020’lerin ilk beş yılında kapitalist siyasetin son derece gerici bir karakter kazandığı doğrudur.

Ancak kapitalist-emperyalist gericiliğin büyümesinin yanı sıra, işçi sınıfının artan sosyal ve siyasi radikalleşmesi gibi karşıt bir başka süreç de işliyor. Bu hareket dünya ölçeğinde güçleniyor.

Egemen seçkinleri faşizme ve savaşa iten aynı ekonomik, sosyal ve siyasi çelişkiler, sınıf mücadelesinin ve sosyal devrimin yoğunlaşması için itici güç sağlıyor. Ağustos 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nı Şubat 1917’de Rus Devrimi’nin patlak vermesi izledi. Bu, Ekim 1917’de Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesine ve dünyanın ilk işçi devletinin kurulmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı, işçi sınıfı ve sömürge kitlelerinin tüm dünyaya yayılan kitlesel devrimci mücadelelerinin önünü açtı.

Ekim 1917'de düzenlenen bir işçi ve asker gösterisi [Photo: Hulton Archive/Getty Images]

Aynı tarihsel diyalektik bugün de iş başındadır. Köhne bir kapitalist sistem temelinde gelişen küresel kriz, iki potansiyel çözüme olanak tanıyor: ya faşizm ve savaşın bir sonucu olarak insan toplumunun sonu ya da sosyalist devrim yoluyla yenilenmesi.

Halihazırda var olan tüm tehlikelere rağmen ve egemen sınıfın muazzam yıkıcı kaynaklarını ve yeteneklerini küçümsemeden, toplumsal devrim potansiyeli bugün tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyüktür. Nesnel anlamda işçi sınıfının gücü doruk noktasındadır. Ulus devlet sisteminin çözülmesi, kapitalist egemenliğin tarihsel temelini büyük ölçüde aşındırmıştır. Ama üretimin küreselleşmesi, uluslararası işçi sınıfının fiziksel boyutunu ve potansiyel ekonomik gücünü büyük ölçüde genişletmiştir.

Sadece son 30 yılda küresel proletarya nüfusu 1 milyardan fazla büyümüştür. Proletaryanın büyüklüğü Afrika, Asya ve Latin Amerika’da artış göstermiştir. Gelişmiş ülkelerde proleterleşme süreci, daha önce küçük burjuva ya da orta sınıf olarak tanımlanan meslekleri de içine almıştır. Amerikalıların yüzde 60’ından fazlası, eskiden orta sınıf mesleklerde çalışanlar da dahil olmak üzere, maaş çekiyle yaşıyor. Yüksek ücretli çalışanlar bile artık neredeyse tüm gelirlerini ücretlerden elde etmektedir. 1930’larda Başkan Franklin Roosevelt, ABD’yi bir ev sahipleri ülkesi haline getirerek devrimi önleyeceğini sinik bir dille ifade etmişti. Ancak son 45 yılda, işçi sınıfının ev sahipliği oranı yüzde 65’ten yüzde 35’e düşerek hızla azalmıştır.

Bir zamanların meşhur “Sınırsız Fırsatlar Ülkesi”, ödenemez borçlar ülkesi haline geldi. ABD hanehalkı borcu şu anda 17,5 trilyon dolar olup, bunun 12,4 trilyon dolarını ipotekler, 1,6 trilyon dolarını araba kredileri, 1,1 trilyon dolarını kredi kartı borcu ve 600 milyar dolarını da bireysel krediler oluşturmaktadır. Hayata yeni atılan öğrenciler ise 1,7 trilyon dolarlık bir borç yükü taşıyor. 43 milyon mevcut ya da eski öğrencinin ortalama 37.000 dolar borcu var. Birçok yüksek lisans öğrencisinin borcu çok daha fazla.

Ancak bu istatistikler, toplumsal sıkıntının göstergeleri olarak ne kadar önemli olsalar da, tek başlarına sosyalist devrimin belirleyici itici güçleri değiller. Ulus devlet sistemi için yıkıcı olan küreselleşme süreci işçi sınıfını birleştirir. Küresel meta zincirleri, bilinçli bir şekilde yönlendirilen devrimci eylem için küresel ağlara dönüştürülebilir.

Dahası, şu anda tarihin en büyük bilimsel devrimlerinden birinin ortasında yaşıyoruz. Bu devrimin bir yan ürünü olan iletişim alanındaki ilerlemeler, işçi sınıfının emrine, mücadelelerini küresel ölçekte planlamak, örgütlemek ve yönlendirmek için olağanüstü araçlar sunmuştur.

Artık işçi sınıfının kullanabileceği güçlü bir silah daha var. Yapay zekâ (AI) teknolojilerinin gelişimi, işçi sınıfının enformasyon ve bilgiye erişim kabiliyetinde katlanarak bir artış olmasını mümkün kılmaktadır. Elbette egemen seçkinler bu teknolojileri kâr sisteminin çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır.

Fakat yapay zekâ, kitlelerin eğitimi ve siyasi aydınlanması için şimdiye kadar hayal bile edilemeyen olanaklar sunmaktadır. AI, sosyalist hareketin tarihi marşı Enternasyonal’de işçilere yapılan çağrının –“Uyan, esirler dünyası”- gerçekleşmesi için bir güç aracı haline gelmiştir. Fizikçi Robert Oppenheimer, Temmuz 1945’te atom bombasının ilk patlamasını gözlemlediğinde, Hindu kutsal kitabından bir pasajı hatırlamıştı: “Şimdi ben ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.” Daha uygun bir şekilde “Üstel Genişletilmiş İnsan Zekâsı” olarak nitelendirilebilecek olan yapay zekânın gelişmesiyle birlikte, teknoloji -kitlelerin siyasi pratiğine nüfuz ettiği ve onu etkilediği ölçüde- kapitalizmin yıkımında işçi sınıfının bir müttefiki haline gelir.

Ancak teknoloji tek başına sosyalist devrimi yapamaz. İşçi sınıfının dünya kapitalizminin krizine kendi sosyalist çözümünü dayatabilmesi için devrimci önderlik krizini çözmesi gerekir. Sınıf mücadelesini bastırmak için ellerinden gelen her şeyi yapan kapitalizm yanlısı siyasi partilerin ve sendika bürokrasilerinin kontrolünden kurtulmalıdır.

Her şeyden önce, işçi sınıfı gerici milliyetçiliğin tüm çeşitlerini reddetmelidir. Uluslararası işçi sınıfının birliği çağrısı ütopik bir hayal değildir. Bu, modern dünyada devrimci stratejinin temel ve tek gerçekçi dayanağıdır.

Elli yıl önce, Vietnamlı işçi ve köylüler, 1975 1 Mayıs’ını Saygon’a girip ABD’nin kukla hükümetini devirerek kutladılar. Bu, Amerikan emperyalizmi için büyük bir yenilgiydi. Ancak devrim, Moskova ve Pekin’deki Stalinist bürokrasilerin ulusal politikaları eliyle tecrit edildi. Ulusal izolasyon, 30 yıllık mücadelenin tüm fedakarlıklarına rağmen, kapitalizmin restorasyonuna ve Vietnam’ın ucuz işgücü kaynağı haline gelmesine yol açtı.

Kuzey Vietnamlılar tankla Saygon Başkanlık Sarayı'na girerken, 30 Nisan 1975. [Photo by Milano in Movimiento / CC BY-NC-SA 2.5]

Bu tarihsel deneyim, işçi sınıfı için emperyalizmin küresel çelişkilerine karşı ulusal çözümler olmadığının bir başka ispatıdır. Ulusal devletlerin çok kutuplu ittifakının ABD emperyalizminin hegemonyasına bir alternatif oluşturduğu iddiası bir yanılsamadır. Gerekli olan, Batı Avrupa’da ABD’ye karşı dizilmiş ulusal devletlerin yeni bir stratejik ittifakı değil, ulus devlet sisteminin ve üretim araçlarının kapitalist mülkiyetinin ortadan kaldırılmasıdır.

İnsanlığın kaderinin bağlı olduğu, dünya tarihinin en büyük devrimci mücadelelerinin yaşandığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. İşçi sınıfının devrimci olup olmadığı ya da sosyalizmin mümkün olup olmadığı konusunda spekülasyon yaparak zaman kaybetmenin bir anlamı yok. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’inde, pratikten ayrı olarak düşüncenin gerçekliği ya da gerçek dışılığı üzerine yapılan tartışmaların anlamsız olduğunu yazmıştı. Sınıf mücadelesine katılımdan ayrı olarak savaşı durdurma, faşizmi yenme ve sosyalizmi kurma olasılığı üzerine tartışmalar tamamen boşunadır. Sosyalizmin ulaşılabilirliği pratikte gösterilecektir.

Geçtiğimiz yüzyılın tarihi, sosyalist devrimin mümkün olduğunu göstermiştir. Ama aynı zamanda zaferin işçi sınıfı içinde Marksist-Troçkist bir önderliğin inşasına bağlı olduğunu da kanıtlamıştır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri kendilerini bu görevi yerine getirmeye adamıştır.

Bu kritik 1 Mayıs’ta, dünya çapındaki bu toplantıya katılan herkesi dünya partimize dahil olmaya ve sosyalizmin zaferi için mücadele etmeye çağırıyoruz.

Loading