ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz, perşembe günü İran’daki protestolarla ilgili olarak ABD’nin çağrısıyla düzenlenen acil BM Güvenlik Konseyi toplantısında tehditkâr bir şekilde “tüm seçeneklerin masada olduğunu” açıkladı. 28 Aralık’ta başlayan protestoların ardından Tahran’daki burjuva-dinî rejimin acımasız baskısı sürerken, ABD Başkanı Donald Trump, altı aydan kısa bir süre içinde ülkenin ikinci kez bombalanmasına zemin hazırlıyor.
Waltz, “Başkan Trump, Birleşmiş Milletler’de gördüğümüz gibi sonsuz konuşmalar yapan bir adam değil, bir eylem adamıdır. Katliamı durdurmak için tüm seçeneklerin masada olduğunu açıkça belirtmiştir,” dedi. Medyada yer alan haberler, Trump’ın USS Abraham Lincoln uçak gemisi saldırı grubuna, Güney Çin Denizi’ndeki önceki konumundan Basra Körfezi’ne -yaklaşık bir haftada gerçekleşecek- bir konuşlanma emri verdiğini gösteriyor.
Washington’un İran’a askeri saldırı hazırlıklarının, ülkenin 93 milyonluk nüfusunun demokratik haklarına yönelik sözde endişelerle hiçbir ilgisi yoktur. Aksine, Trump, yönetiminin üst düzey yetkilileri, şirketlerin kontrolündeki medya ve Avrupa’daki emperyalist güçlerin siyasi liderleri, Tahran’ın protestolara yönelik baskısını, İran’da Batı yanlısı bir hükümeti iktidara getirmeye yönelik emperyalizm destekli “rejim değişikliği” operasyonunu meşrulaştırmak için kullanıyorlar. Bu, petrol zengini Ortadoğu üzerinde Amerikan emperyalist hegemonyasının pekiştirilmesi ve Tahran ile önemli ekonomik ve askeri bağları olan Çin ve Rusya’nın bir kenara itilmesi için gerekli bir adım olarak görülüyor.
Washington, Gazze’deki Filistinlilere karşı İsrail’in soykırımını kararlılıkla destekleyerek, 2023 sonlarından bu yana İran rejimini ve bölgedeki etkisini zayıflatmak için sistematik bir şekilde çalışıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti altındaki suçlu Siyonist rejime aktarılan on milyarlarca dolarlık silah, İsrail’in sadece Filistinli sivilleri katletmesine değil, aynı zamanda İran’ın iki yakın müttefiki olan Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah’ın askeri altyapısını da yok etmesine olanak sağladı. ABD ve İsrail’in Yemen’e yönelik saldırıları da Tahran’ın askeri desteğine bağlı olan Husilerin kapasitelerine önemli ölçüde zarar verdi. 2024’ün sonlarında, ABD’nin desteğiyle Suriye’deki eski El Kaide savaşçıları tarafından yapılan hücumla, İran’ın bir başka yakın müttefiki olan Esad rejimi devrildi.
Ardından 2025’in haziran ayında, ABD ve İsrail İran’a karşı 12 günlük bir savaş açtı ve ülkenin askeri ve nükleer tesislerini defalarca vurdu. Bunu eylül ayında, Avrupalı emperyalist güçlerin, ABD ve Avrupa güçleriyle yapılan nükleer anlaşma kapsamında askıya alınmış olan BM yaptırımlarını yeniden uygulamaya koyma kararı izledi. Trump, 2018’deki ilk döneminde anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiş ve İran’a yaptırımları yeniden uygulamıştı.
Son protesto dalgası, başlangıçta, geleneksel olarak rejimin ana destekçileri olan ama İran para biriminin değerindeki çöküş ve daha geniş kapsamlı ekonomik krizden ağır darbe alan çarşı tüccarları, dükkân sahipleri ve küçük işletme sahipleri arasında patlak verdi. Bazı bölgelerde üniversite öğrencilerini de kapsayacak şekilde yayılan protestolar, bazı işçileri de bireysel katılımcılar olarak çekmeye başladı. Ancak protestolar uzadıkça, daha sağcı ve açıkça emperyalizm yanlısı bir nitelik kazandı. Rejimin bir hafta önce interneti kesmesi nedeniyle kesin haberler çok az olsa da hükümetin polis karakollarına yapılan silahlı saldırılar da dahil olmak üzere 100’den fazla güvenlik görevlisinin öldürüldüğünü kabul etmesi, protestocular arasında önemli düzeyde silahlı şiddete başvurulduğunu gösteriyor.
Rejim tarafından acımasız bir baskı dalgası başlatıldı ve Reuters’ın bu hafta aktardığı bir hükümet yetkilisinin ifadesine göre, bu baskı sonucunda 2.000 kişi hayatını kaybetti. ABD merkezli insan hakları örgütü HRANA, ölü sayısının 2.600’ün üzerinde olduğunu söylüyor. İnsan hakları gözlemcilerine göre, gözaltına alınanların sayısı İran hükümetinin resmi açıklaması olan 3.000 ile 22.000 arasında değişiyor.
Rejimin baskısının acımasızlığı konusunda hiçbir şüphe olmasa da medya kuruluşlarının bu hafta boyunca protestoların azaldığını bildirmesi, protestoların işçi sınıfı ve kır emekçilerinden sosyal destek görmediğine işaret ediyor. İranlı işçiler, kitlesel halde ve bir sınıf olarak protestolara katılmadılar. Bu, hareketin taleplerinin emperyalizm yanlısı, burjuva karakterini yansıtıyor. Yabancı medyada protestoların ana sözcüsü, 1979 İran Devrimi öncesinde ABD’nin kuklası olarak ülkeyi demir yumrukla yöneten, nefret edilen Şah’ın oğlu Veliaht Prens Rıza Pehlevi oldu.
Cuma günü Washington’da düzenlenen basın toplantısında Pehlevi, İran’da emperyalizmin organize ettiği şiddetli bir devrimi onayladığını vurguladı, rejimi hedef alan “cerrahi saldırılar” çağrısında bulundu ve yeni bir anayasa ile ülkeye geri döneceğine söz verdi. “İran halkı sahada kararlı adımlar atıyor,” diyen Pehlevi, “Şimdi uluslararası toplumun onlara tam olarak katılma zamanıdır. ... Başkan Trump’ın sözünün eri bir adam olduğuna ve nihayetinde İran halkının yanında duracağına inanıyorum,” diye ekledi.
İran’ın komşuları Irak ve Suriye’den Libya, Somali ve Yemen’e kadar Ortadoğu’daki milyonlarca insan, Amerikan emperyalizminin kurtarıcı olabileceği iddiasıyla acı deneyimler yaşadı. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin daha önceki bir perspektif yazısında açıkladığı gibi, “İran’daki herhangi bir ilerici eğilim, Trump’ın ‘desteğini’ derhal reddetmeli, ABD’nin yakında bir askerî harekât düzenleme tehdidini kınamalı ve İran ekonomisini boğan cezai yaptırımların derhal kaldırılmasını talep etmelidir.”
Bununla birlikte, İran rejimi, ülkedeki derin ekonomik ve sosyal krizi kabul etmek zorunda kaldı. Bu kriz, son aylarda işçilerin bir dizi grev yapmasına neden oldu ve şüphesiz bazı protestocuları gösterilere yöneltti. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan perşembe günü yaptığı açıklamada, döviz kurlarına ve yolsuzluğa atıfta bulunarak, Tahran’ın gösterilerin altında yatan bazı ekonomik sorunlarla mücadele etmek için çalıştığını söyledi.
Burjuva-dinî rejim son yıllarda İran ekonomisinin feci çöküşü sürecini yönetse de bunun başlıca sorumluluğu emperyalist güçlere aittir. 1979 devriminden sonra işçi sınıfına verilen ve başından beri sol örgütlerin acımasızca bastırılmasıyla el ele giden tavizler uzun zamandır geri alınıyor.
Amerika ve şimdi de BM’nin yaptırımları, İran’ın para birimi riyalin değerinin düşmesine neden oldu. 2025 yılının başında 1 dolar yaklaşık 800.000 riyal iken, yılın sonunda 1 dolar 1,4 milyon riyal seviyesinde işlem görüyordu. Bu durum, geçtiğimiz yıl temel gıda maddelerinin fiyatlarında yaklaşık yüzde 72’lik bir artışa yol açtı.
Yüksek enflasyon, yaptırımların yol açtığı yatırım eksikliği ve ithalat kısıtlamaları nedeniyle düşük performans gösteren ekonominin diğer alanlarını da vuruyor. Sonuç olarak işsizlik arttı. Nüfusun büyük çoğunluğunun karşı karşıya olduğu sosyal kriz, altıncı yılına giren ve ülke genelindeki onlarca barajın su seviyesini rekor düşük seviyelere indiren ve hatta önümüzdeki aylarda yağmur yağmazsa Tahran’ın tahliye edilmesi gerekebileceği korkusunu uyandıran uzun süreli kuraklıkla daha da ağırlaşıyor.
Bu sosyal sorunların hiçbiri, ABD önderliğinde bir “rejim değişikliği” operasyonu çağrısı yapan protestolara destek vererek çözülemez, çünkü bu, Pehlevi diktatörlüğü altında yeni sömürgeci bir rejimin kurulmasına yol açacaktır. O durumda İran, küresel mali sermayenin insafına terk edilecek ve bu sermaye, İran’ın petrol ve doğal gaz sektörünün kontrolünü ele geçirecek, kalan kamu hizmetlerini özelleştirecek ve Amerikan ve Avrupalı yatırımcıların yanı sıra, monarşi yanlısı İranlı burjuva ve küçük burjuva çevrelerdeki kuklalarının ceplerini doldurmak için İranlı işçilerin sömürüsünü yoğunlaştıracaktır.
İranlı işçiler, her şeyden önce, burjuvazinin -ister emperyalist müdahaleyi savunsunlar isterse İslam Cumhuriyeti’ne halen sadık olsunlar- tüm hiziplerinden koşulsuz siyasi bağımsızlığa ihtiyaç duymaktadır. Bunun en önemli ön koşulu, her türlü emperyalist müdahaleye karşı sarsılmaz bir muhalefettir. İşçiler, emperyalistlerin tezgahladığı “rejim değişikliğine” karşı çıkmalı ve İran’a uygulanan tüm cezai yaptırımların derhal kaldırılmasını talep etmelidir. Bu mücadele, uzun süredir emperyalist savaşların ve kardeş kavgalarına yol açan böl ve yönet taktiklerinin mağduru olan İranlı işçiler ile bölgedeki tüm işçi sınıfı arasında en sıkı birliği gerektirmektedir. Aynı zamanda, Kuzey Amerika ve Avrupa’daki emperyalist merkezlerdeki işçilerle sınıfsal birlik kurma çağrısı da zorunludur. Trump ve Avrupalı emperyalistler işten çıkarmalar, grev yasakları ve kamu hizmetlerinin yok edilmesi yoluyla, emperyalist savaş makinelerinin ve İran’a karşı zorbalıklarının bedelini işçilere ödetmeye çalışıyorlar.
Bu mücadeleyi geliştirmek, ancak emperyalizme ve Tahran’daki dinî rejimin burjuva milliyetçiliğine karşı amansız bir düşmanlık sergileyen sosyalist ve enternasyonalist bir program temelinde mümkündür. İran rejimi nihayetinde emperyalizmle bir anlaşma yapmaya ya da emperyalizm ile son yıllarda İran petrolünün büyük miktarlarını satın alarak Tahran’a hayati bir ekonomik can simidi sağlayan Çin gibi rakipleri arasında manevra yapmaya çalışmaktadır. Fakat büyük güçler arasında hızla tırmanan ve üçüncü bir küresel emperyalist savaşa doğru giden dünyanın yeniden bölüşümü koşullarında, böyle bir politika artık uygulanabilir değildir.
Alternatif, burjuva milliyetçiliğinin reddedilmesi ve İranlı işçilerin, Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri’nin bir parçası olacak bir işçi hükümeti için mücadeleye yönelmelerine bağlıdır. Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin uğruna mücadele ettiği program budur.
