Dünya Sosyalist Web Sitesi, Beyaz Saray’dan İran’a giderek artan askerî harekât tehditlerini kınar. Amerikan emperyalizminin diktatör olmak isteyen faşist başkanı, bizzat kendi sözlerine ve New York Times’a göre, İran’a karşı eli kulağında bir askeri saldırı hazırlığı içinde bulunuyor.
Bu, cafcaflı bir şekilde, olabilecek en sinik ve absürt bahaneyle sunuluyor: ABD, “İran halkını savunmak” için İran’a saldırıyor.
Trump’ın Venezuela’ya en az 80 kişinin ölümüne yol açan suç niteliğindeki saldırı emrini vermesinden, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasından ve ülkenin büyük petrol zenginliklerini ele geçirme adımları atmasından sadece birkaç gün sonra, çok sayıda habere göre, Trump İran’la savaş başlatmaya sadece birkaç gün, hatta birkaç saat uzaklıkta.
Cumartesi günü New York Times gazetesi, Pentagon’un Başkan Trump’a “Tahran’daki askeri olmayan hedeflere saldırı da dahil olmak üzere bir dizi seçenek” sunduğunu bildirdi. Bizzat Trump, defalarca İran’ı vurmakla tehdit etti. Cuma günü, Washington’un Venezuela’nın petrolüne el koymasını tartışmak üzere toplanan üst düzey ABD’li petrol yöneticileriyle yaptığı toplantı esnasında, “Onları en çok acıtacak yerlerinden vuracağız,” dedi.
Trump, 29 Aralık’ta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı Binyamin Netyanyahu ile bir savaş konseyi toplantısı düzenlediğinde, kendisi ve yardımcıları, ABD’nin İran’a yeniden saldırması için İran’ın nükleer programını gerekçe gösterdi. Şimdi ise, sınırsız bir ikiyüzlülükle, İslam Cumhuriyeti’nin hükümet karşıtı protestoları giderek daha fazla bastırmasını İran’a saldırmak için gerekçe olarak gösteriyor ve kendini Hitler gibi bir “kurtarıcı” olarak sunuyor.
Artan ekonomik sıkıntılardan doğan kitlesel protestolar 28 Aralık’tan bu yana İran’ı sarsıyor ve son günlerde ülkenin tüm bölgelerine yayıldıkları bildiriliyor.
İran’ın Şii din adamları tarafından yönetilen burjuva milliyetçi rejimi, protestolara giderek artan bir baskı ile yanıt veriyor. Perşembe akşamı itibarıyla internet ve cep telefonu erişimini kesen rejim, kitlesel tutuklamalar yaptı ve protestoları şiddetle bastırmaya çalıştı.
Cuma günü, İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, hükümetin “vandal” ve “sabotajcılar” karşısında “geri adım atmayacağını” söyledi. İran Başsavcısı, protestolara katılanların “Allah’ın düşmanı” olarak kabul edileceğini ve suçlu bulunmaları halinde idam cezasına çarptırılabileceklerini ilan etti.
İran dışında bulunan insan hakları grupları, öldürülen protestocuların sayısı hakkında onlarca ile 100’ün üzerinde arasında değişen iddialarda bulunuyor. Hükümet ise, bir düzineden fazla güvenlik görevlisinin ölümünü ve polis karakollarına yönelik silahlı saldırıları vurguluyor.
İslam Cumhuriyeti’nin baskısı -ki bu da rejimin giderek daralan sosyal tabanının bir göstergesidir- ve Batılı burjuva medyanın emperyalizme doğrudan boyun eğmeyen İran’a karşı acımasız düşmanlığı nedeniyle, İran’daki protestoların kesin bir resmini çizmek zordur.
Fakat İran’daki herhangi bir ilerici eğilim, Trump’ın “desteğini” derhal reddetmeli, ABD’nin yakında bir askerî harekât düzenleme tehdidini kınamalı ve İran ekonomisini boğan cezai yaptırımların derhal kaldırılmasını talep etmelidir.
İranlı işçiler ve kır emekçileri arasında şüphesiz ciddi sosyal şikayetler var. İslam Cumhuriyeti baskıcı bir kapitalist rejimdir. Şah’ın ABD destekli zalim monarşik diktatörlüğünü deviren 1979 Devrimi’nin ardından bu rejim, tüm sol örgütleri ve bağımsız işçi sınıfı örgütlerini şiddetle bastırarak konsolide olmuştur.
Son yıllarda İran işçi sınıfı, Aralık 2017’de yoksulluk ve toplumsal eşitsizliğe karşı patlak veren kitlesel protestolardan itibaren, mücadeleci bir güç olarak ortaya çıktı [bkz. İran’da Emperyalizme Karşı İşçi İktidarı Uğruna Mücadele]. Son aylarda madenciler, petrol işçileri, sağlık ve ulaştırma işçileri tarafından grevler ve protestolar düzenlendi.
Bununla birlikte, mevcut protesto dalgası işçiler tarafından başlatılmadı. Aksine, Ayetullah Hamaney’in kendisinin de kabul ettiği gibi, bu protestolar çarşı-pazar esnafı, yani Hamaney’in ifadesiyle, geleneksel olarak rejimin temel direği olan İran burjuvazisi ve küçük burjuvazisi kesimlerinden gelen dükkân sahipleri ve tüccarlar arasında başladı.
İşçi ve işsiz kesimler şüphesiz protestolara katılmış olsalar da işçi sınıfı kitlesel olarak müdahale etmedi ve daha da önemlisi, kendi taleplerini ileri süren ve kendi sınıf mücadelesi yöntemlerini kullanan bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmadı.
Aksine, her şey protestoların giderek daha belirgin bir sağcı karakter kazandığını, İran içindeki gerici, emperyalist yanlısı güçlerin ve dışarıda, daha geniş bölgede, Washington ve diğer emperyalist başkentlerin bunları kendi çıkarları için kullanmaya çalıştığını düşündürüyor.
İranlı işçiler ve emekçiler çok dikkatli olmak zorundalar. 2011 Devrimi’ne itici güç oluşturan sosyal şikayetlerin hiçbirini çözemediğini açıkça ortaya çıkan Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hükümetine karşı kitlesel muhalefet, 2013 yılında, burjuvazinin ve ordunun en güçlü kesimleri tarafından, General el-Sisi liderliğinde vahşi bir diktatörlüğü iktidara getirmek için kullanıldı ki bu diktatörlük halen devam ediyor.
Batı medyası şu anda Şah’ın oğlu “Veliaht Prens” Rıza Pehlevi’ye destek veren bazı protestocuları öne çıkarıyor. 1978’den beri ABD’de yaşayan Pehlevi, İslam Cumhuriyeti muhaliflerini “şehir merkezlerinin kontrolünü ele geçirmeye” çağırdı ve Trump’a İran’a saldırma tehditlerini yerine getirme çağrısında bulundu.
Protestocuların ABD yanlısı monarşinin geri dönüşünü desteklediklerini gösteren bazı video kliplerin sahte olduğu kanıtlanmıştır. Her ne olursa olsun, İran burjuvazisi ve küçük burjuvazisinin bir kısmının, Şah döneminde olduğu gibi Washington’a tabi olan zalim bir monarşinin geri dönüşünü arzuladığı göz ardı edilemez.
Bu arada, ABD emperyalizmiyle ve bazı durumlarda açıkça İsrail ile ittifak halinde olan Kürt milliyetçileri, silahlı saldırılar düzenliyor.
Bu güçler üstün gelirlerse, yeni sömürgeci bir rejimi iktidara getireceklerdir. Böyle bir rejim, İran’ın petrolünü, on yıllardır İran halkına karşı amansız bir saldırı ve ekonomik savaş yürüten, ABD’nin önderliğindeki emperyalist güçlere teslim edecek; İran’ın, Washington’un Çin ve Rusya’ya karşı askeri-stratejik hücumunun bir üssü olarak kullanılmasına izin verecek ve işçi sınıfını acımasızca sömürüp baskı altında tutacaktır.
İran işçi sınıfı emperyalist boyunduruğa da ekonomik yoksunluğa da İslam Cumhuriyeti’nin siyasi baskısına da tahammül edemez. İşçi sınıfı emperyalizme, İslam Cumhuriyeti’nin tüm kurumlarına ve İran burjuvazisinin tüm hiziplerine karşı bağımsız bir siyasi güç olarak duruma müdahale etmelidir.
Kuzey Amerika ve Avrupa’daki işçiler ise, ister doğrudan askeri saldırı, ister gizli eylemler, isterse de burjuvazinin ve dinî-siyasi egemen çevrelerin emperyalizm yanlısı hiziplerinin kullanılması ya da devam eden ekonomik savaş harekâtı şeklinde olsun, İran’a karşı süren emperyalist saldırganlığa yorulmak bilmeksizin karşı çıkmalıdır.
Bunların hepsi, Amerikan emperyalizminin, İsrailli Siyonist saldırı köpeği ile birlikte, savaş, devlet terörü ve rejim değişikliği yoluyla, sınırsız ABD hegemonyası altında bir “yeni Ortadoğu” kurma yöneliminin unsurlarıdır. Bu yağmacı hedef, Trump’ın Venezuela’ya saldırısı ve petrolüne el koyması gibi, Washington’un Çin ve diğer stratejik rakipleriyle savaş hazırlıklarından ayrı düşünülemez.
İslam Cumhuriyeti ile hesaplaşmak İran işçi sınıfının görevidir; Trump, onun Demokratik Parti’deki sözde muhalifleri ve onların taç giydirilmiş uşağı Rıza Pehlevi ise İran işçi sınıfının köleleştirilmesini istemektedir.
Hamaney ve İslam Cumhuriyeti’nin din adamları liderliğindeki egemen çevreler, Trump’ın saldırganlığını ve tehditlerini, baskı ve kötü yönetimlerini meşrulaştırmak için kullanıyor. Ancak içten bölünmüş durumda olan İran rejimi, ABD emperyalizminin önderliğinde durmadan tırmanan zorbalık ve saldırganlık harekâtına ilerici bir yanıt verme konusunda tamamen yetersiz olduğunu kanıtlamıştır. Bunun nedeni, son tahlilde, rejimin kendisinin emperyalizmin bir aracı olmasıdır. Rejimin emperyalizme muhalefeti, yalnızca İran burjuvazisinin kendi sömürü olanaklarını genişletme bakış açısıyla sınırlıdır.
İslam Cumhuriyeti’nin siyaset kurumu, on yıllardır, Washington’la ve Avrupalı emperyalist güçlerle yakınlaşma isteyen, eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, onun himayesindeki eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi figürlerin liderliğindeki bir hizip ile ve emperyalizmle daha sert pazarlık yapmak için Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurmayı savunan, “Prensipçiler” ve İslam Devrim Muhafızları’nın liderliğindeki rakip bir hizip arasında bölünmüştür. Hamaney, emperyalist ve büyük güçler ile İranlı işçiler ve emekçiler arasında manevra yapmaya çalışırken, bir hizbi diğerine tercih ederek Bonapartist bir yönetici gibi davranmıştır.
Her iki hizip de devrimin hemen ardından işçi sınıfına ve kırdaki kitlelere verilen sosyal tavizleri sistematik olarak ortadan kaldırmış, neoliberal, yatırımcı yanlısı politikalar uygulayarak, giderek genişleyen toplumsal eşitsizlik ortamında yoksulluğu ve ekonomik güvensizliği daha da derinleştirmiştir. Ve her iki hizip de İran’ın emperyalizmle karşı karşıya gelmesinin tüm yükünü işçi sınıfının sırtına yüklemeye çalışmıştır.
Tahran geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in saldırmasından sonra bile, Trump ile uzlaşma sağlamak için çabalarını artırdı ama her seferinde reddedildi. Bu acizlik, sınıf dinamiklerinden kaynaklanmaktadır: Rejimin en büyük korkusu, işçi sınıfından gelen tehdittir.
Ortadoğu’da emperyalizmi yenilgiye uğratmak için, tüm kapitalist rejimlere ve bu rejimler tarafından teşvik edilen tüm topluluksal ve mezhepsel bölünmelere karşı, işçi sınıfı ve ezilen kitlelerin —Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan, Arap, Türk, Kürt, İsrailli ve İranlı— herkes için toplumsal eşitlik ve demokratik haklar mücadelesinde birleşik seferberliği gereklidir. Bunun İslam Cumhuriyeti rejiminin İslamcı gerici çağrıları ve Şii popülist ideolojisi temelinde yapılamayacağını söylemek, bilineni tekrarlamak olur.
20. yüzyılın başındaki Anayasa Devrimi’nin başarısızlığı ve 1953’te Musaddık’ın milliyetçi rejiminin devrilmesinden, 1979 İran Devrimi’nin çalınıp bastırılmasına ve İslam Cumhuriyeti’nin 47 yıllık iktidarına kadar, modern İran’ın tüm tarihi, İran işçi sınıfı için tek geçerli stratejinin Sürekli Devrim stratejisi olduğunu göstermektedir.
İlk kez Lev Troçki tarafından formüle edilen Sürekli Devrim stratejisi, 1917 Rus Devrimi’ne ve tecrit koşulları altında işçi sınıfından iktidarı gasp edip nihayetinde kapitalizmi restore eden ulusalcı Stalinist bürokrasiye karşı mücadeleye temel oluşturdu. Bu strateji, emperyalist çağda, 18. ve 19. yüzyılların tarihi burjuva devrimleriyle ilişkili demokratik görevlerin —ulusal bağımsızlık ve birliğin sağlanması ile din ve devlet işlerinin ayrılması dahil— ancak işçi iktidarının kurulmasıyla ve dünya sosyalist devrimi mücadelesinin bir parçası olarak gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaktadır.
Bu perspektifle hemfikir olanlar, İran’da Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir şubesini kurmak üzere bizimle iletişime geçmelidir.
