Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, 31 Ocak 2026 Cumartesi günü, “Dünya ve Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı bir çevrimiçi toplantı düzenledi. Aşağıda partinin önderlerinden Barış Demir’in yaptığı konuşmayı yayımlıyoruz. Ayrıca açılış konuşmasını şuradan okuyabilirsiniz: “Türkiye ve Ortadoğu nereye gidiyor?”
Dünya kapitalizmi ve emperyalist sistem büyük bir krizde. Ve bu krizi çözmek için savaşlar ve diktatörlük dışında bir çözüm görmüyor.
Yıllardır Marksistler felaket veya kriz tellallığı ile suçlandılar. Ancak bugün içinden geçtiğimiz tarihsel kriz bizzat emperyalist devletlerin liderleri tarafından ifade ediliyor. Onlar İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sona erdiğini itiraf ediyorlar ve büyük devletler arası çatışmaların yaklaştığını ilan ediyorlar. Ve krizin bu boyutu 2026 yılının ilk ayına damga vuran olaylarla da doğrulanıyor.
Yaklaşık 10 gün önce Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’ndaki açıklamalara bakalım. Kanada Başbakanı Mark Carney “dünya düzeninde kırılma” olduğunu ve “büyük güçler arasındaki jeopolitik ilişkilerin hiçbir kısıtlamaya tabi olmadığı acımasız bir gerçekliğin” başladığını vurguladı. Yeni bir “büyük güç rekabeti” döneminin başladığını söyledi. Bu emperyalist paylaşım mücadelesinin ve yaklaşan dünya savaşının bir ilanıydı.
Trump yönetimi Kanada’yı ABD’nin 51. eyaleti yapmak için “ekonomik güç” kullanacağını söylemiş ve gümrük vergileri uygulamıştı. Carney, Kanada’nın emperyalist karakterini gizleyerek ABD emperyalizmi himayesi dışında seçeneklere yöneldiğini gösteriyor ve “orta seviye güçler birlikte hareket etmelidir,” “çünkü masada yer almazsak, menüde yer alırız,” diyor. Gerçekliğin bu kadar açık sözlü ifadesi krizin boyutunun bir göstergesidir. Carney, ABD emperyalizmi tarafından yutulmamak için AB’li emperyalistlerle ittifak arayışını açıklamış oldu. Oysa ABD ve Kanada 80 yıl boyunca müttefikti ve 50 yıl boyunca aralarında bir sınır gücü dahi yoktu.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de Carney’in açıklamalarını destekledi; büyük güç rekabetini vurguladı. 1 trilyon avroluk silahlanma politikaları ile övünerek “Artık sadece değerlerimizin gücüne güvenmemeliyiz. Gücümüzün değerini de kabul etmeliyiz,” dedi. Bu artık insan hakları, demokrasi gibi değerlerin ve uluslararası hukukun değil; güce dayalı orman kanunlarının geçerli olduğunun itirafıydı.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise yaptığı konuşmada, isim vermeden Trump’ın Grönland kampanyasını eleştirdi. Avrupa’nın “zorbalara direneceğini” ve “en güçlünün kanununu reddedeceğini” vurguladı.
Tüm bu açıklamalar NATO’nun, bu emperyalist ittifakın parçalandığının göstergeleridir. İnsanlığa iki dünya savaşını yaşatan emperyalist kapitalist sistem ortadan kaldırılmaz ise bir üçüncüsü ile karşılaşacağımız çok açıktır.
Dünya emperyalizminin krizi hiçbir yerde ABD’de olduğu kadar açık değildiraRakiplerin sadece Çin ve Rusya gibi güçler olmadığı, Avrupalı müttefiklerini de kapsadığı gün geçtikçe açığı çıkıyor.
Bugün ABD oligarşisinin çıkarları kapitalist dünya düzenini yeniden tanımlıyor. Mafyavari yöntemler devlete egemen oluyor. Emperyalist çıkarlar uluslararası hukuka değil güce dayalı yöntemlerle savunuluyor. Bu yöntemler sömürgecilik, ilhaklar, ekonomik ve askeri tehditler, savaşlardır. Dışarıda uluslararası hukuku hiçe sayan ABD oligarşisi içeride ise Anayasa’yı hiçe sayıyor. İşçi sınıfına ve göçmenlere karşı askeri gücün kullanıldığı bir diktatörlük inşa ediliyor.
Lev Troçki’nin 1934’te belirttiği gibi “Tarih, insanlığı, Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla karşı karşıya getiriyor.” Bu volkanik patlamanın temelinde ABD’nin derinleşen ekonomik krizi yatmaktadır. Şimdi kontrolden çıkmış bir şekilde felakete doğru hızla ilerleyen ABD emperyalizminin krizinin temellerini ele alalım.
ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan hâkim çıkan güç olarak çıkıp kapitalist dünyayı kendi ekonomik hegemonyası altında şekillendirdi. Ancak harabeye dönmüş Avrupa ve Japonya ekonomileri zaman içinde tekrar ayağa kalktı. Diğer yandan son on yıllarda ABD, Çin ekonomisinin meydan okuması ile karşı karşıya kaldı.
ABD ekonomisi rakipleriyle, esas olarak da Çin’le ekonomik olarak rekabet edemiyor. Bu nedenle ABD egemen sınıfı küresel konumunu korumak için sadece gümrük vergilerinin yeterli olamayacağını biliyor. Kaynakları ele geçirmek ve rakiplerine boyun eğdirmek için açık askeri güce başvuruyor.
ABD ekonomisi bugün finansal balonlar ve borçlar üzerine kurulmuştur. ABD’li oligarşinin elinde toplanan milyarlarca dolarlık birikim esas olarak üretimden değil; spekülasyondan, borç manipülasyonundan, sosyal kaynakların yağmalanmasından ve nüfusun büyük bir bölümünün yoksullaştırılmasından kaynaklanıyor. Şimdi bu sistemin sürmesi ve finansal balonun patlamaması için silahlar, sömürgecilik ve yağma harekete geçirildi.
Finansal balonun göstergelerinden biri ABD ekonomisi ile borsa arasındaki ilişkinin tarihsel bir tersine dönüşüdür. Borsadaki hisselerin 1971’de toplam piyasa değeri ABD’nin GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 80’ine eşitti; şu anda ise ABD’nin yıllık ekonomik çıktısının iki katından fazla, yani yüzde 220’si kadardır.
Finansallaşma ve devasa servet aktarımının işlemesinin yollarından biri borçlanmadır. ABD ödenemez borçlar ülkesi haline geldi. ABD hanehalkı borcu şu anda yaklaşık 18 trilyon dolar.
Devlet borçlanması ise çok daha keskin arttı. Elli yıl önce, 1975’te, Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve finansallaşma sürecinin başlangıcında, ulusal borç 533 milyar dolardı. 1985’e 1,8 trilyon dolara, 2005’te 7,9 trilyon dolara ulaştı. 2008 krizine yanıt olarak Merkez Bankası’nın (Fed) Wall Street’i kurtarma paketlerinin ardından ulusal borç patlama yaşadı. 2015’te 18,1 trilyon dolara ulaştı. 2020’de, pandeminin başlaması ile Wall Street için bir başka kurtarma operasyonunun ardından borç 27 trilyon dolara ulaştı. 2025 yılı itibarıyla ulusal borç 38 trilyon dolar. Sadece yıllık faizi 1 trilyon dolar civarında. Yarım yüzyıl içinde ulusal borç yaklaşık yüzde 6.000 artarken aynı dönemde GSYİH sadece yüzde 1.321 büyüdü.
Başka bir ülke olsaydı bu ekonomik iflas anlamında gelirdi. Ancak ABD bugüne kadar bu sistemi doların dünya ticaretinde ve rezervlerde başlıca para birimi olması ile sürdürebildi. Ama şimdi dolar dünya çapında meydan okuma ile karşı karşıya. BRİCS ülkeleri ticarette alternatife yöneliyor. Merkez bankaları ve oligarşi doları güvenli liman olarak görmüyor, giderek alternatiflere ve altına yöneliyor.
Dünya genelinde merkez bankalarının rezervlerinde altının rolü tarihi bir değişim geçiriyor. Deutsche Bank’ın raporuna göre, altın artık küresel döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Bu oran haziran ayı sonundaki yüzde 24’ten önemli bir artış gösterdi. Aynı dönemde doların payı ise yüzde 40’a geriledi.
1971 yılı Amerikan kapitalizminin ekonomik gidişatında temel bir dönüm noktası olmuştur. 1944’teki Bretton Woods ekonomi konferansında belirlenen ve II. Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalist ekonomisinin yeniden istikrara kavuşması ve büyümesinin temelini oluşturan, dolar-altın konvertibilitesi sistemi değiştirildi. Altın ons başına 35 dolar olarak belirlendi ve diğer para birimleri de dolara sabitlendi. II. Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalist ekonomisi böylece ABD himayesinde yeniden istikrara kavuşmuştu. 1971’de bu sistemden vazgeçildi. Doların altın karşılığı ile bağının bu kopuşu finansallaşamanın temellerinden birini oluşturdu. ABD artık altın rezervine bağlı kalmadan dolar basabilecekti. Altının 1971’deki ons başına 35 dolardan bugün ons başına 5.000 doların üzerine çıkması, ABD dolarının gerçek değerindeki uzun vadeli çöküşün fiili ve objektif bir ölçüsünü temsil etmektedir. Altını on yıllar boyunca genel fiyat seviyesinin bir göstergesi olarak ele alırsak, neredeyse 150 katlık bir artış söz konusu. Bu doların gerçek değerinde yaklaşık yüzde 99’dan fazla bir erozyona işaret eder.
Doların küresel para birimi olarak altı oyuldukça ABD’nin askeri tepkisi artıyor. Venezuela’dan Grönland ve Kanada’ya kadar ABD hakimiyetini öngören “Donroe Doktrini” bu sürecin yansımasıdır. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde geçtiğimiz yıl sonunda değişiklik yapıldı. 19. yüzyıldaki Monroe Doktrini, Trump’ın üzerine yaptığı eklemeleri ile “Donroe Doktrini” olarak güncellendi.
Amerikan emperyalizmi; Batı Yarımküre’nin “en üstün gücü” olarak kritik kaynakları ve altyapıyı ele geçirme, devletlerin dış ve ekonomik politikalarını dikte etme, hükümetleri devirme ve Kuzey Kutbu’ndan Antarktika’ya kadar toprakları ilhak etme “hakkını” ilan etmektedir. Washington, rakiplerini dışlayarak ve tüm yarımkürede dizginsiz bir egemenlik kurarak, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği ile “stratejik çatışmaya” ve savaşa hazırlık olarak “yakın çevresini” güvence altına almayı amaçlamaktadır. Belgede belirtildiği şekliyle “Bizim Yarıküremiz”, dünyayı yeniden paylaşım savaşında ABD için bir platform işlevi görecek.
ABD, 3 Ocak’ta Venezuela’yı istila etti ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırdı. Şimdi petrolüne el koyuyor. Bu, bir yandan kaynaklara el koyma, diğer yandan rakiplerini kuşatmanın bir parçasıdır.
Venezuela gibi Panama Kanalı meselesi de bu önemli geçiş noktasından Çin’i dışlama üzeve kuşatma girişiminin parçasıdır.
İran’a yönelik saldırganlık da benzer sömürgeci hedefler içermekte. Trump, çarşamba günü yaptığı açıklamada, “İran’a doğru devasa bir donanma geliyor,” dedi ve ekledi: “Venezuela’da olduğu gibi, gerekirse hız ve şiddet kullanarak görevini hızla yerine getirmeye hazır, istekli ve muktedir.”
Trump yönetimi “Donroe Doktrini”nin bir parçası olarak Grönland’ın ve Kanada’nın ilhakında da blöf yapmadığını gösteriyor. Trump Danimarka ve AB’yi küçük düşürecek şekilde, Grönland’ı satın alma isteğini iletti. Danimarka’nın reddetmesine karşın Trump talebinde ısrar ederek şöyle dedi: “Ulusal güvenlik için Grönland’a ihtiyacımız var. Biz oraya girmezsek, Rusya girecek, Çin girecek. Danimarka bu konuda hiçbir şey yapamaz ama biz her şeyi yapabiliriz.” Bir NATO müttefikine karşı askeri güç kullanmayı dışlayıp dışlamadığı sorulduğunda ise Trump “Kesinlikle seçenekleri göz ardı etmeyeceğim,” yanıtını verdi.
Grönland ve Kanada kritik bir deniz geçidine hâkim bir konumdadır. İklim değişikliği küresel ticareti dönüştürebilecek Kuzey Kutbu deniz rotalarını kullanıma açmaktadır. Askeri jeopolitik değerinin ötesinde, Grönland’da tahminen 1,5 milyon ton kanıtlanmış nadir toprak rezervi bulunmaktadır. Bu rezerv, Çin’den sonra dünyanın en büyük ikinci rezervi olma potansiyeline sahiptir. Ayrıca gelişmiş silah sistemleri ve yapay zekâ altyapısı için gerekli olan bakır, grafit ve diğer kritik mineral yatakları da bulunmaktadır.
Hem militarizmi ve savaşı finanse etmek için gerekli sosyal kesintiler hem de devasa toplumsal eşitsizlik tüm dünyada burjuva demokrasinin temellerini sarsıyor. Otoriter rejimlere ve aşırı sağa yönelişin en keskin halinin ise emperyalizmin krizinin en derinden hissedildiği ABD’de görülmesi bir rastlantı değil.
ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ulusal başkanı David North’un ifade ettiği gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi yapısı, sınıf yapısıyla uyumlu hale getiriliyor. Amerikan toplumunun en temel özelliği, şaşırtıcı düzeydeki sosyal eşitsizliktir. Servetin aşırı yoğunlaşması, oligarşik siyasi güçten ayrı düşünülemez. Sadece 2025 yılında, ABD’li milyarderler (yaklaşık 900 kişi) net servetlerini yüzde 18 artırarak toplam varlıklarını 7 trilyon dolara çıkardılar. Bu toplamın 2,4 trilyon doları sadece on kişiye aittir. Karşı tarafta ise ücretlerin gerilemesi ve yapay zekanın yaygınlaşmasıyla artan işsizlik söz konusu. Bu sosyal gerçeklik, diktatörlüğün temelini oluşturuyor.
Renee Nicole Good’un Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) ajanı tarafından acımasızca öldürülmesi ve sonrasında katillerin Trump yönetimince savunularak Minneapolis’te baskıların daha da artması diktatörlük inşasında niteliksel bir değişime işaret etmektedir. Bu cinayetin Venezuela istilasının hemen arkasından gelmesi de rastlantı değildir. Uluslararası hukuk tanımamazlık ve haydutluk, ülke içinde Anayasa’nın tanınmaması ve mafyavari bir sindirme ile el ele gitmektedir.
Cinayetin, kovuşturulması gereken bir suç değil de gelecekteki cinayetler için bir emsal olarak değerlendirildiği görülmektedir. Trump’ın paramiliter güçlerinin baskısı artarak devam ederken 23 Ocak’taki Minnesota’da yüz binden fazla kişinin katıldığı protestonun hemen ardından ICE tarafından Alex Pretty adlı bir hemşire infaz edildi. Protestocular “ayaklanma” ve “terörizm”le suçlanıyor, daha fazla askeri konuşlandırma tehdidi geliyor. Trump daha da ileri giderek İsyan Yasası’na başvurmayı hedefliyor.
Bu sindirme ve baskı politikası elbette toplumsal muhalefet ve öfke ile karşılık buluyor. Modern kitle toplumuna hiyerarşik, otoriter, açıkça anti-demokratik olan gerici yönetim biçimlerini dayatılıyor. Modern toplum ise bu deli gömleğini basitçe giymeyecektir.
Her gün uygulanan vahşete öfkelenen işçi sınıfından gelen artan bir baskı var. Minnesota’da yerel sendikalar ve topluluk örgütlerinden oluşan bir koalisyonun 23 Ocak’ta düzenlediği protestoda genel grev çağrısı hakimdi. ABD’deki partimiz, Sosyalist Eşitlik Partisi bu çağrıyı destekledi. Sembolik bir grev değil, bunun gerçekten de tüm ekonominin durduğu genel greve dönüşmesi talebi ile bunu yaptı.
Ancak bunun için muhalefetin birbiriyle bağlantılı iki temel dersi çıkarması gerekiyor. Birincisi, diktatörlüğe karşı mücadelede egemen sınıf içindeki taktiksel farklılıklara bel bağlanamaz. Demokratlar da aynı egemen sınıfın temsilcisidir. Eylemsizlik dışında tek yaptıkları hukuki yollara başvurmak ki Trump hukuku tanımadığını göstermiştir.
İkinci ders ise sadece ABD değil tüm dünyada, örneğin İran’da da ispatlanan, protesto hareketinin çıkışsızlığı. İşçi sınıfının üretimden gelen gücü devreye girmediği sürece bu mücadeleler ya zorla bastırılmakta ya da manipüle edilerek kapitalist düzene entegre edilmektedir.
Bu noktada ABD’deki partimizin müdahalesi, ileri giden yol konusunda oldukça somut talepler sunuyor ve grev çağrısı yapıyor. Partimiz sendikalardan ve Demokratik Parti’den bağımsız kitlesel işçi sınıfı hareketinin inşasını savunuyor.
Bunun hem güncel hem tarihsel temeli var. Diktatörlüğe yol açan nesnel koşulların aynı zamanda sınıf mücadelesini de tetiklediği akıldan çıkarılmamalı. Kamusal eğitimin, sağlık hizmetlerinin ve diğer sosyal hizmetlerin kalanı da yok ediliyor. İşçiler, yapay zekâ kaynaklı iş kayıpları, yükselen enflasyon ve derinleşen borçlarla karşı karşıya. Diktatörlüğe duyulan öfke ile sosyal haklara, ücretlere ve işlere yapılan saldırıya karşı muhalefet birleşmeli. New York’ta 15 bin hemşirenin ve Kaiser sağlık kurumlarında çalışan 31.000 işçinin devam eden grevleri bu potansiyeli gösteriyor.
Ancak AFL-CIO, UAW, Teamsters ve diğer sendikal aygıtlar böyle bir birleşik hareketi ve genel grevi engellemek için her şeyi yapacaktır. Partimiz bu nedenle işçilerin, öğrencilerin ve gençlerin işyeri, mahalle, okullarda taban-savunma komitelerini inşa etmeleri çağrısında bulunuyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde, genel grev de dahil olmak üzere, uzun ve güçlü bir sınıf mücadelesi geleneği vardır. Bizzat Minneapolis’in kendisi uzun bir sınıf çatışması geçmişine sahiptir. 1934’te Teamsters’ın yerel şubesindeki Troçkist işçilerin önderliğinde gerçekleşen Minneapolis kamyon şoförleri grevi ticareti felç etmiş ve şehir çapında bir genel greve dönüşmüştü. Bu mücadelenin kapsamı karşısında patronlar, polis, Ulusal Muhafızlar, Çiftçi-İşçi Partisi ve Roosevelt yönetimi işçilere karşı güçlerini birleştirmek zorunda kalmıştı. Troçkistlerin öncülüğündeki grev kazanımla sonuçlanmış; 1930’lardaki kitlesel endüstriyel sendikalaşmayı tetiklemişti. Minneapolis grevi, işçi sınıfının kendi liderliğinde ve net bir siyasi bakış açısıyla mücadele ettiğinde neler başarabileceğinin güçlü bir göstergesi olmaya devam ediyor.
Demokratik haklara yönelik saldırı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni faşizan bir diktatörlüğe dönüştürme komplosu, yani Amerikan demokrasinin çöküşü, Amerikan Devrimi’nin 250. yıldönümünde medyana geliyor.
Bağımsızlık Bildirgesi o tarihsel dönemin büyük maddeci siyasi ve sosyal teorisyenleri tarafından şekillendirilmiş olan 17. ve 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinden esinlenmişti. Bugün burjuvazinin tamamı bu geleneği reddediyor. Bildirge, halkın baskıcı hükümetleri devrimci yoldan alaşağı etme hakkını kabul ediyordu.
Bugün bu geleneği üçüncü Amerikan Devrimi ile işçi sınıfı ve Marksistler sürdürebilir. Bunun temelleri mevcuttur. Kendini sosyalist olarak tarif eden Mamdani New York’ta dar bir reformist programla yüzde 50 oy alarak seçildi. Elbette o bir sahte solcu olarak çok hızlı şekilde rengini belli etti ve Trump ile uyumlu çalışacağını ilan etti. Ancak onun seçilmesi çarpık biçimde de olsa ABD’de sosyalizme artan ilginin göstergesidir.
Sunumum ABD’ye odaklandı. Bu, şu anda Trump yönetiminin ve ABD emperyalizminin politikalarının tüm dünya için belirleyici olmasından kaynaklanıyor. Ancak ABD’deki partimizin açıklamasında belirtildiği üzere “Trump ve oligarşiden daha büyük bir güç var: Amerikan ve uluslararası işçi sınıfının gücü.”
