David North, Bilkent Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki sosyal demokrasi kulüplerinin davetiyle ve Mehring Yayıncılık’ın sponsporluğunda, geçtiğimiz hafta Ankara’da çevrimiçi konferanslar verdi. Bilkent Üniversitesi’ndeki konferans 17 Şubat’ta iken, aşağıda metni yer alan konferans 19 Şubat’ta ODTÜ’de verildi.
***
Detroit’ten sizinle konuşma fırsatı bulmaktan memnuniyet duyuyorum. Beni davet eden Sosyal Demokrasi Topluluğu’na minnettarlığımı ifade etmeme izin verin.
Bu toplantı, son derece büyük bir kriz ortamında düzenleniyor. ABD ve İsrail’in İran’a saldırı tehlikesi oldukça yakın ve somuttur. The New York Times’ta birkaç saat önce yayımlanan bir habere göre:
Ortadoğu’daki ABD kuvvetlerinin hızla takviye edilmesi, Başkan Trump’ın bu hafta sonu İran’a karşı askerî harekât başlatma seçeneğine sahip olduğu bir noktaya ulaştı; yönetim ve Pentagon yetkilileri, Beyaz Saray’ın diplomasiyi mi yoksa savaşı mı tercih edeceğine dair kritik kararlar almak zorunda olduğunu belirtiyor...
İsrail kuvvetleri, haftalardır yüksek alarm durumundalar ve olası bir savaşa hazırlık yapıyorlar. İsrailli iki savunma yetkilisine göre, güvenlik kabinesinin pazar günkü toplantısı perşembeye [bugüne] alındı.
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu, İran’a karşı planlanan savaşı şiddetle kınamaktadır. Bu, uluslararası hukukun açık ve pervasız bir ihlalidir. Bu, “barışa karşı işlenen suçlar” kategorisine girmektedir. 1945-46 Nürnberg Yargılamalarında Nazi liderlerine yöneltilen başlıca suçlama buydu.
Faşizan Trump hükümeti her türlü suçu işlemeye muktedirdir. Dış politikayı Hitler’in Üçüncü Reich’ının yöntemleriyle yürütmektedir.
Son altı hafta içinde Trump rejimi Venezuela’ya saldırmış ve devlet başkanını kaçırmıştır. Küba’ya petrol temini kesilmiş ve halkı açlığa mahkûm etmek amacıyla abluka uygulanmıştır. Gazze halkına yönelik devam eden İsrail soykırımı desteklenmektedir.
Savaşın önümüzdeki birkaç gün içinde mi, birkaç hafta ya da ay içinde mi patlak vereceği bilinmemekle birlikte, savaş kaçınılmazdır. Ani bir diplomatik atılım haberi gelse dahi, bu yalnızca saldırının takvimini değiştirir. ABD emperyalizminin hedefleri —gezegene hâkim olmak— barış yoluyla gerçekleştirilemez. İran’la savaş, Amerika Birleşik Devletleri için Çin ile yaklaşan çatışmaya hazırlığın zorunlu bir aşamasıdır.
Savaş, emperyalist ve burjuva hükümetlere seslenerek durdurulamaz. Uluslararası işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindekiyle kıyaslanabilir bir durumla yüz yüzedir. Ancak bu kıyas yetersizdir; zira bugünkü bir savaşın sonuçları, seksen yedi yıl öncesine kıyasla çok daha korkunç olacaktır. İnsanlık, tüm insan yaşamının yok olmasıyla sonuçlanabilecek nükleer bir felaketle karşı karşıyadır.
İşte bu durum, Lev Troçki’nin 1938’de yazdığı şu sözlere yakıcı bir güncellik kazandırmaktadır: “Sosyalist devrim olmazsa, önümüzdeki tarihsel dönemde insanlığın tüm kültürü bir felaketle karşı karşıya kalacaktır.”
Sosyalist devrim hakkında ciddi biçimde konuşabilmek için Lev Troçki’nin yaşamını ve çalışmalarını ciddi biçimde incelemek zorunludur.
Troçki’nin hayatının en kritik yıllarının bir bölümü Türkiye’de, özellikle de Büyükada’da geçmiştir. 1929 ile 1933 yılları arasında Troçki, otobiyografisi Hayatım’ı ve eşsiz Rus Devrimi’nin Tarihi’ni yazdı. Aynı dönemde Almanya’daki siyasi durumu çözümleyen ve Almanya Komünist Partisi’nin felakete yol açan politikalarının Hitler’in iktidara gelmesinin önünü nasıl açtığını uyarıyla ortaya koyan çok önemli siyasi belgeler de kaleme aldı. Son olarak, Temmuz 1933’te Büyükada’dan ayrılmadan hemen önce Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in inşası çağrısını yaptı.
Troçki’nin sürgüne gönderilmesine yol açan olaylar nelerdi?
Ocak 1929’da Lev Troçki, Stalin liderliğindeki bürokratik rejim tarafından Sovyetler Birliği’nden ihraç edildi. Önceki beş yıl boyunca, 1917 Ekim Devrimi’nin yarattığı işçi devletinin bürokratik yozlaşmasına karşı Ekim 1923’te kurulan Sol Muhalefet’in mücadelesine önderlik etmişti. Stalinist rejimin yalanlarına karşın, Troçki’nin Bolşevik Parti’nin iktidarı fethetmesindeki ve 1918-1921 arasında emperyalist müdahaleye karşı yürütülen savaşta Sovyet rejiminin ayakta kalmasındaki rolünün Lenin’inkiyle kıyaslanabilir olduğu tarihsel bir gerçektir.
Troçki’nin rolüne ilişkin bu değerlendirme şunlara dayanmaktadır:
Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesine yol açan perspektif, Troçki’nin 1905 Devrimi’nin ardından geliştirdiği sürekli devrim teorisine dayanıyordu. Troçki, Rusya’daki burjuva demokratik devrimin işçi sınıfının kapitalist sınıfı devirip iktidarı kendi eline alacağı bir sosyalist devrim biçimini alacağını öngörmüştü. Dahası, Rusya’daki işçi devrimi salt ulusal bir olay olmayacaktı; onun kaderi, dünya sosyalist devriminin gelişimine ayrılmaz biçimde bağlıydı.
Lenin’in Nisan 1917’de Rusya’ya döndüğünde benimsediği perspektif de buydu. 1914’te birinci emperyalist dünya savaşının patlak vermesinin bir sonucu olarak Lenin, Rusya’daki devrimin sınıf dinamiğine ilişkin değerlendirmesini değiştirdi; proletarya ile köylülüğün demokratik diktatörlüğüne ilişkin Bolşevik Parti’nin eski programını bir kenara bırakarak çarın devrilmesinin ortaya çıkardığı görevin işçi sınıfının iktidara gelmesi olduğunu öne sürdü.
Troçki ise İkinci Enternasyonal’in ve onun Rusya’daki Menşevik yandaşlarının gerici rolünü açığa çıkaran dünya savaşı sürecinde, Lenin’in 1903’ten bu yana oportünist ve merkezci eğilimlere karşı verdiği mücadelenin doğruluğunu kavramıştı.
Böylece Bolşevik Parti programındaki dönüşüm ve Troçki’nin Lenin’in ileri görüşlü parti örgütlenmesi ilkelerini benimsemesi, bu iki tarihi figür arasındaki 1917 öncesi hizip çatışmalarını sona erdirdi. Troçki ve görüş ortaklarının pek çoğu Bolşevik Parti’ye katıldı. Lenin’in Eylül 1917’de yazacağı gibi, Troçki’den daha iyi bir Bolşevik yoktu.
Eylül-Ekim 1917’de Troçki —Sovyet Askeri Devrimci Komitesi başkanı olarak— iktidarın ele geçirilmesinin baş taktikçisi ve örgütleyicisiydi.
1918 baharında Troçki, Savaş Komiseri ve yeni kurulan Kızıl Ordu’nun Yüksek Komutanı olarak atandı. Sonraki üç yıl boyunca, Kızıl Ordu’nun tüm büyük emperyalist güçlerce desteklenen karşıdevrimci kuvvetler karşısındaki zaferinde en kritik rolü oynadı.
Lenin ve Troçki, Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşunda belirleyiciydiler ve 1919-1922 arasında her yıl toplanan Komintern’in ilk dört kongresinin en etkili isimleri oldular. Troçki, tarihi İkinci Kongre Manifestosu’nu yazdı ve bu kritik kongrelerdeki en önemli konuşmaların birçoğunu kendi yaptı. Stalin ise, çarpıcı bir karşıtlıkla, ilk dört kongrenin hiçbirinde tek bir konuşma bile yapmadı.
Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşuna dayanak oluşturan ve ilk dört kongresine yön veren siyasi strateji şuydu: Ekim Devrimi’nin zaferi, dünya sosyalist devriminin başlangıcıydı. Nitekim, Lenin’in Nisan 1917’de Rusya’ya dönüşünün ardından Bolşeviklerin izlediği politikaları yönlendiren stratejik hesaplamalar, her şeyden önce ulusal değil uluslararası koşulların değerlendirilmesine dayanıyordu.
Başlangıçta Sol Muhalefet’in oluşumuna yol açan meseleler ekonomi politikaları, Rusya Komünist Partisi’nin (RKP) bürokratikleşmesi ve iç parti demokrasisinin bastırılması ile ilgiliydi. Ancak RKP içindeki çok daha köklü bölünme 1924’te su yüzüne çıktı. Lenin’in ölümünün ardından Troçki’ye yönelik hizipsel saldırılar yoğunlaştı. Troçki’ye karşı yürütülen kampanyanın Marksizm karşıtı özü, Aralık 1924’te Stalin tarafından kaleme alınan bir makalede açığa çıktı. Stalin bu makalede, Ekim Devrimi’nin enternasyonalist stratejisine karşı ilk kez “tek ülkede sosyalizm” biçimindeki ulusal şovenist programı öne sürdü.
Ekim Devrimi’nin tarihini ve Lenin’in yazılarını kabaca tahrif eden Stalin, sürekli devrim programını topa tuttu ve SSCB’nin varlığını sürdürmesi ile sosyalizmin inşasının, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde sosyalizmin zaferini gerektirmediğini, Rusya içinde sosyalist bir toplumun geliştirilmesi için yeterli ulusal kaynakların var olduğunu ilan etti.
Stalin'in kendi sözleriyle “tek ülkede sosyalizmin zaferi olanaksızdır; sosyalizmin zaferi, ancak Avrupa’nın birkaç başlıca ülkesinin (Britanya, Rusya, Almanya) zaferi olarak ve bunların bir Avrupa Birleşik Devletleri’nde birleşmesiyle mümkündür; aksi takdirde hiçbir biçimde mümkün değildir.” Stalin Troçki’nin bu ısrarcı görüşüne saldırıya geçti.
Özellikle de Troçki’nin şu ifadesine özellikle şiddetle saldırdı:
Avrupa’nın diğer ülkelerinde burjuvazi iktidarda olduğu sürece, ekonomik tecritten kurtulmak amacıyla kapitalist dünyayla anlaşma yapmak zorunda kalacağız; ne var ki şunu güvenle söyleyebiliriz: bu anlaşmalar en iyi ihtimalle bazı ekonomik sıkıntılarımızı hafifletmemize, şu ya da bu adımı atmamıza yardımcı olabilir; Rusya’da sosyalist ekonominin gerçek anlamda ilerlemesi ise ancak büyük kapitalist ülkelerdeki proletaryanın zaferinin ardından mümkün olacaktır.
Stalin, kendine has sahtekarlığı, sinizmi ve pragmatik dar görüşlülüğüyle söylediği bu sözlerle, sürekli devrim teorisinin “nihai batışını” ilan etmişti.
Stalinist bürokrasinin Troçki’ye ve sürekli devrim programına saldırıya geçmesinin üzerinden bir asırdan fazla bir zaman geçmiş durumda. Dünya sosyalist devrimi programının reddedilmesi, 35 yıl önce Sovyetler Birliği’nin “nihai batışı”yla sonuçlandı. Sovyetler Birliği’nin gerçek başarılarına ve Sovyet işçi sınıfının —özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasındaki— olağanüstü fedakârlıklarına karşın sosyalizm hiçbir zaman inşa edilemedi. “Tek ülkede sosyalizm” programı sayısız siyasi felakete yol açtı ve 1991’de SSCB’nin dağıtılmasıyla doruk noktasına ulaştı.
SSCB’nin Sovyet bürokrasisi tarafından gönüllü olarak dağıtılmasının ardından bile, eski Komünist Partilerin gerici kalıntıları ile sahte sol küçük burjuva radikaller ve milliyetçi gruplar Stalin’i kahraman ilan etmeyi sürdürüyorlar. Yalnızca Lenin’in Bolşevik Parti yönetimindeki en yakın yoldaşlarını öldürtmekle kalmayıp 1936-1940 yılları arasında yüz binlerce Marksist işçiyi, aydını ve sanatçıyı katleden kanlı terörü de bizzat organize eden adamla dayanışmalarını dile getiriyorlar. Stalin’in kurbanları arasında SSCB sınırları dışındaki sosyalist önderler de yer alıyordu: İspanya’daki POUM’un lideri Andreu Nin ve son olarak Troçki’nin kendisi.
Troçki’nin stratejik kavrayışları, tarihin tüm akışıyla doğrulanmıştır. Gerçekten de Troçki’nin kapitalist sistemin küresel krizine ilişkin çözümlemesi olağanüstü bir siyasi güncellik taşımaya devam etmektedir.
1928’de Kazakistan’ın Alma Ata kentine sürgün edilen Troçki, Komintern Program Taslağı’nın kapsamlı bir eleştirisini kaleme aldı. Bu, tek ülkede sosyalizm programının teorik ve stratejik iflasını gözler önüne seren bir çözümlemeydi. Metnin en kritik pasajlarından birinde Troçki, tarihsel çağ üzerine şu değerlendirmeyi yapmıştı:
Çağımız, mali sermayenin hegemonyası altındaki dünya ekonomisi ve dünya politikası çağı olan emperyalizm çağıdır. Bu çağda hiçbir komünist parti, yalnız ya da esas olarak kendi ülkesindeki gelişme koşullarından ve eğilimlerinden yola çıkarak programını oluşturamaz. Bu, SSCB sınırları içinde devlet iktidarını elinde bulunduran parti için de tümüyle geçerlidir. 4 Ağustos 1914’te, ulusal programlar için sonsuza dek ölüm çanları çaldı. Proletaryanın devrimci partisi, kendini ancak, kapitalizmin en yüksek derecede gelişme ve çökme çağı olan mevcut çağın karakterine uygun olan bir uluslararası programa dayandırabilir. Bir uluslararası komünist program, hiçbir durumda, ulusal programların bir toplamı ya da onların ortak özelliklerinin bir karışımı değildir. Uluslararası program, doğrudan doğruya, tüm bağlantıları ve çelişkileri içinde, yani ayrı ayrı parçalarının kendi aralarındaki karşılıklı uzlaşmaz bağımlılığı içinde, bir bütün olarak alınan dünya ekonomisinin ve dünya politik sisteminin koşullarının ve eğilimlerinin tahlilinden yola çıkmalıdır. Çağımızda, proletaryanın ulusal yönelimi geçmiştekinden çok daha büyük ölçüde, ancak bir dünya yöneliminden doğabilir ve doğmalıdır; tersi geçerli değildir. Komünist enternasyonalizm ile tüm ulusal sosyalizm çeşitlemeleri arasındaki temel ve başlıca farklılık burada yatmaktadır. [1]
Buharin tarafından hazırlanan ve Stalin tarafından onaylanan taslak program, ulusalcı yönelimi nedeniyle, emperyalist dünya sisteminin çelişkilerini —ve özellikle ABD emperyalizminin yükselişinin patlayıcı sonuçlarını— kavrayamadı. Troçki ise Amerika Birleşik Devletleri’nin rolünün kesin bir çözümlemesi yapılmadan dünya sosyalist devriminin olanaklarının doğru biçimde formüle edilemeyeceğini ısrarla vurguladı. Troçki ABD’nin baskın rolünü öne çıkardı. Ancak bu çözümlemeden Amerika Birleşik Devletleri’nin yenilmez olduğu sonucuna varmıyordu. Tam tersine, şaşırtıcı bir öngörüyle Troçki şunları yazdı:
[Taslakta] Birleşik Devletler’in uluslararası gücü ve bundan kaynaklanan karşı konulmaz yayılışının, onu, tüm dünyadaki barut depolarını, yani Doğu ile Batı arasındaki tüm çelişkileri, yaşlı Avrupa’daki sınıf mücadelesini, sömürgelerdeki kitlelerin ayaklanmalarını, tüm savaşlar ve devrimleri, yapısının temellerine dahil etmeye zorladığı olgusundan (ve bu tam da aynı dünya sorununun önemli bir evresidir) hiçbir şekilde söz edilmemiştir. Bir yandan bu, yerkürenin her köşesinde “düzen”in devamıyla sürekli olarak daha fazla ilgilenen Kuzey Amerikan kapitalizmini modern çağın esas karşı-devrimci gücüne dönüştürürken; diğer yandan zaten egemen olan ve halen genişleyen dünya emperyalist iktidarı için de muazzam bir devrimci patlamaya zemin hazırlamaktadır. Dünya ilişkilerinin mantığı, bu patlama anının Avrupa’daki proleter devrim patlamasının ardından çok fazla oyalanamayacağını göstermektedir. [2]
Troçki şöyle devam ediyordu:
Kriz döneminde, Birleşik Devletler’in hegemonyası, yükseliş dönemine göre daha tam, daha açıkça ve daha acımasızca işleyecektir. Birleşik Devletler, bunun Asya, Kanada, Güney Amerika, Avustralya ya da bizzat Avrupa’da olup olmamasına ya da bunun barış ya da savaş yoluyla gerçekleşip gerçekleşmemesine bakmaksızın, öncelikle Avrupa’nın zararına, sıkıntı ve hastalıklarının üstesinden gelmeye ve kendini bunlardan kurtarmaya çalışacaktır. [3]
98 yıl önce yazılan bu satırlar, Trump yönetiminin bugünkü politikasını şaşırtıcı bir kesinlikle betimlemektedir. Geçen hafta kaleme aldığım bir makaleden alıntı yapmama izin verin:
Troçki emperyalist çatışmaya doğru genel bir eğilimi öngörmekle kalmadı. Amerikan emperyalizminin yağmacı emellerinin coğrafi kapsamını ve bu emellerinin acımasızca peşinden gidileceğini olağanüstü bir isabetle tespit etti. Yaklaşık bir asır sonra Trump, Kanada’nın egemenliğini tehdit ediyor, Panama Kanalı’na el koyma tehdidinde bulunuyor, Venezuela’yı istila ediyor, Danimarka’dan Grönland’ı talep ediyor ve İran’ı askeri tehdit ediyor.
1934’te Alman faşizminin yükselişi ve ikinci dünya savaşının yaklaşmasıyla birlikte Troçki, ABD emperyalizmine ilişkin çözümlemesini daha da ileri götürdü: “Dünya paylaşılmış mı? O zaman yeniden paylaşılması gerekiyor. Almanya için sorun, ‘Avrupa’yı düzenleme’ sorunuydu. ABD’nin dünyayı ‘düzenlemesi’ gerekiyor. Tarih insanlığı Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla karşı karşıya getiriyor.”
Bu ifade —Amerikan emperyalizminin volkanik patlaması— eskimiş bir metafor değildir. Gerçekleşmekte olan bilimsel bir öngörüdür.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden seksen yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri, Hitler’in alkışlayacağı türden gerici bir program temelinde dünyayı yeniden kendi denetimi altında düzenlemeye talip olduğunu açıkça ilan etmektedir.
14 Şubat’ta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı’nda emperyalist militarizmi, ulusal ve ırksal şovenizmi ve uluslararası hukukun reddini açıkça faşist bir temelde meşrulaştıran bir konuşma yaptı.
Konuşmanın Münih’te yapılmış olması, hazırlayanların ya cehalet ya da sinizm nedeniyle fark edemedikleri bir ironiyle yüklüdür. Münih yalnızca savaş sonrası güvenlik konferansının 1963’ten bu yana toplandığı şehir değildir. Adolf Hitler’in siyasi kariyerini başlattığı, Kasım 1923’te Weimar Cumhuriyeti’ni devirmeye ilk kez teşebbüs ettiği, Nazi Partisi’nin en erken kitlesel mitinglerini düzenlediği ve Eylül 1938’de Britanya ile Fransa hükümetlerinin Çekoslovakya’yı parçalayarak Hitler’e teslim ettiği şehirdir. Britanya ve Fransa egemen sınıfları, Nazi savaş makinesinin doğuya, Sovyetler Birliği’ne yöneleceği ve kendi imparatorluklarına el sürmeyeceği umuduyla, görünüşte demokratik bir cumhuriyeti faşist bir diktatöre kurban etmeye razıydılar. Hitler ile bu suç ortaklığının sonuçları iyi bilinmektedir: insanlık tarihinin en yıkıcı savaşı, Holokost ve on milyonlarca insanın ölümü.
Rubio, faşizmin suçlarından söz etmiyor. Tam aksine, Üçüncü Reich’ın çöküşü, Amerikan dışişleri bakanı için trajik bir tarihsel dönüm noktasıdır. O şunları söylüyor:
İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar beş yüzyıl boyunca Batı genişliyordu —misyonerleri, hacıları, askerleri, kâşifleri kıyılarından akarak okyanusları aşıyor, yeni kıtalar kuruyor, küre üzerinde uzanan büyük imparatorluklar inşa ediyordu.
Ama 1945’te, Kolomb çağından bu yana ilk kez daralıyordu. Avrupa harabeye dönmüştü. Yarısı Demir Perde’nin arkasında yaşıyor, geri kalanı yakında aynı kaderi paylaşacakmış gibi görünüyordu. Büyük Batı imparatorlukları, dünyayı dönüştürüp yıllar içinde haritanın geniş kesimlerini kırmızı orak ile çekiçle kaplayacak Allahsız komünist devrimler ve sömürgecilik karşıtı ayaklanmalar tarafından hızlandırılan ölümcül gerileme dönemlerine girmişlerdi.
Rubio’nun konuşmasının iskeletini, binlerce yıla yayılan tekil, organik bir varlık olarak “Batı medeniyeti” kavramı oluşturmaktadır. Rubio, Soğuk Savaş için “Binlerce yıllık Batı medeniyeti tehlikedeydi,” diye haykırıyor. “5 bin yılı aşkın kayıtlı insanlık tarihinin dersleri”nden ve “İnsanlık tarihinin en büyük medeniyetinden” söz ediyor.
Bu tarih değildir. Bu mitolojidir. 5 bin yıl, Sümerlere ve Mısır’ın Eski Hanedan Dönemi’ne kadar uzanır. Coğrafi olarak Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı olan, tüm insanlığın mirasına ait medeniyetlerdir bunlar. Eski Yunanlılar kendilerini “Batılı” saymazdı. “Batı Medeniyeti” kavramı şüpheli ve görece modern, büyük ölçüde Avrupa’nın sömürgeci yayılmacılığının hizmetinde yaratılmış bir entelektüel kurgudur.
Roma’nın çöküşünden sonra Yunan felsefesinin büyük kısmı yüzyıllar boyunca Latin Hristiyanlığı için gözden kaybolmuştu. Yeniden keşfedilmesini, Yunan düşüncesini Avrupa bir entelektüel çoraklık yaşarken koruyan, tercüme eden ve genişleten Arap ve Fars bilginlere borçludur. Modern bilimin matematiksel temelleri de Doğu’ya daha az borçlu değildir: cebir dokuzuncu yüzyıl Bağdat’ında doğdu; ondalık rakam sistemi Hindistan’dan geldi; kâğıt, matbaa, pusula ve barut ise Çin’den. Rubio’nun konuşmasında bunların hiçbirinden söz edilmiyor. “Batı” kimseye hiçbir şey borçlu olmayan bir medeniyet mucizesi olarak sunuluyor.
Cahilliği kadar gericiliğiyle de öne çıkan Rubio, Amerikan Devrimi’nin önderlerinin bu devrimi ezeli ve ebedi bir medeniyetin, geri kalmış geleneklerin ve köhne yönetim biçimlerinin devamı olarak değil de insanlığın evriminde yeni bir gelişme olarak ilan ettiğinin farkında bile değildir. Devrimci düşünür Tom Paine’in ünlü risalesi Sağduyu’da yazdığı gibi: “Dünyayı baştan başlatma gücü” bizdedir. [4]
Rubio’nun konuşmasında yer almayan şeyler, yer alanlar kadar açıklayıcıdır. “Demokrasi,” “eşitlik” ve “insan hakları” sözcükleri metnin hiçbir yerinde geçmez. Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, Haklar Bildirgesi ya da Özgürlük Bildirgesi de yoktur.
Bunların atlanması kasıtlıdır. Demokratik devrimler, Rubio’nun dile getirdiği politikayla bağdaşmayan evrenselci ilkeler üzerine kurulmuştu. Bağımsızlık Bildirgesi “tüm insanlar eşit yaratılmıştır,” diye ilan eder. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi “insanların özgür ve haklarda eşit doğduğunu ve yaşadığını” beyan eder. Haklar Bildirgesi bireyi devlet iktidarına karşı korur. Rubio’nun konuşması bu belgelere değinemez çünkü zira onların mantığının ulaştığı sonuçlar —tüm insanların eşitliği, hakların evrenselliği, iktidarın yasaya tabi kılınması— konuşmanın büsbütün reddettiği şeylerdir.
Rubio’nun Aydınlanma düşmanlığı Nazilerin tavrını yinelemektedir. 1 Nisan 1933’te Goebbels, “1789 yılı —Fransız Devrimi’nin başlangıcı— tarihten silinmiştir,” diye buyurmuştu.
Rubio’nun konuşması, burjuva düşüncesine derinden kök salmış Aydınlanma karşıtı ve faşist bir ideolojiye yaslanmaktadır. 1945’te Hitler ve Mussolini rejimlerinin yenilgisiyle geri plana itilmiş ve zayıflatılmış olsa da faşist ideoloji 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından yeniden güç kazanmıştır.
Rubio’nun Münih konuşması, faşist ideolojinin meşrulaştırılmasını temsil etmektedir. Ona göre, liberal modernite kurumları —uluslararası hukuk, çok taraflı işbirliği, devlet iktidarının hukuki normlarla kısıtlanması— tasfiye edilmesi gereken engellerdir. Onların yerini etnik ve ırksal kimliğe dayanan ve otoriter diktatörlük ile savaş aracılığıyla ayakta tutulan hiyerarşik bir düzenin alması gerekir. Bu konuşmada Goebbels’in coşkuyla onaylamayacağı tek bir şey yoktur.
Dışişleri bakanının “Hristiyan medeniyeti”ni yüceltmesi yalan ve ikiyüzlülükle doludur. Engizisyon’u ve onun yüzyıllarca süren sistematik işkencelerini, din değiştirmeye zorlamasını, dinsizleri, Yahudileri ve cadılıkla suçlananları diri diri yakmasını ağzına bile almaz.
Konuşmanın romantize ettiği “büyük imparatorluklar” sayısız vahşet üzerine inşa edilmiştir: Atlantik köle ticareti ve Hindistan’ın İngiliz Doğu Hindistan Şirketi tarafından sistematik olarak yağmalanması bunlar arasındadır. İkincisi, dünyanın en zengin bölgelerinden birini sömürgeleştirilmiş bir arka bahçeye dönüştürmüş ve on milyonlarca insanı öldüren kıtlıklara yol açmıştır. Kral Leopold’un Belçika Kongo’sundaki imparatorluğu, nüfusu tahminen on milyon azaltan zorla çalıştırma, uzuv kesme ve toplu katliam yoluyla kauçuk üretmeye dayanıyordu. Sayısız başka örnek daha verilebilir.
Burada önemli bir konuyu netleştirmek zorunludur — bu tarihsel suçlara ilişkin Marksist çözümlemeyi hem Rubio’nun çizdiği çerçeveden hem de onun medeniyet mitolojisini tersyüz eden liberal eleştirilerden ayıran bir açıklama.
Köle ticareti, Yerli halkların yok edilmesi, Hindistan’ın yağmalanması, Kongo’daki vahşet… Bunlar “Batı medeniyeti” adı verilen bir soyutlamanın ürünleri değildi. Bunlar kültürel bir özün ya da ırksal bir mirasın dışavurumu da değildi. Bunlar, Marx’ın “tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış” olduğunu yazdığı, tarihsel olarak belirli bir üretim biçiminin, kapitalizmin ürünleriydi. [5]
Sermayenin “ilk birikimi” —köylülüğün zorla mülksüzleştirilmesi, köle ticareti, sömürgeci yağma— kapitalist gelişmenin rastlantısal bir özelliği değildi. Bu, onun ön koşuluydu. Marx, Kapital’de şöyle yazmıştır:
Amerika’da altın ve gümüş madenlerinin keşfi, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlerin bunların mezarı haline getirilmesi, Doğu Hint Adalarının fethine ve yağmalanmasına başlanması, Afrika’nın, siyah derililerin ticari amaçlarla avlandığı alana çevrilmesi, kapitalist üretim döneminin şafağının işaretleriydi. Bu masalımsı süreçler ilk birikimin ana uğraklarını oluşturur. [6]
Rubio’nun konuşması, kapitalist çağın gücünü eskimeyen bir “Batı medeniyeti”ne atfederek bu kirli tarihi gizliyor. Bu, birçok amaca hizmet eden bir mistifikasyondur.
Öncelikle, bu yolla, kapitalist egemenliği, ebedi bir ırksal, etnik ve dinsel özün gelişimi olarak sunarak doğallaştırmaktadır. İkincisi, baskıya ve en iğrenç suçlara gerekçe sağlamaktadır. Üçüncüsü, toplumun sosyoekonomik temellerinin ve her şeyden önemlisi sınıf mücadelesinin bilimsel çözümlemesinin yerine bunu ikame etmektedir. Troçki’nin Nazi ideologlarının gerici ve akıldışı fantezilerine ilişkin tarifi, Rubio’nun ırksal-etnik-dinsel tarih teorisine hiçbir değişiklik yapmadan uygulanabilir. Troçki, 1934 tarihli “Nasyonal Sosyalizm Nedir?” başlıklı makalesinde şöyle yazmıştı:
Ulusu tarihin üzerine çıkarmak için ırkın desteği kullanılmaktadır. Tarih ırkın kendini gösterişi olarak yorumlanmaktadır. Irkın nitelikleri, değişen toplumsal şartlardan bağımsız olarak tasarlanmaktadır. “İktisadi düşünce”yi aşağılık bir şey olarak reddederken Nasyonal Sosyalizm bir basamak daha aşağı inmektedir: İktisadi maddecilikten zoolojik maddeciliğe geçmektedir. [7]
Rubio sınıf mücadelesini kabul etmese de sınıf mücadelesi onun yakasını bırakmaz. Rubio’nun yirminci yüzyıl anlatısı, Marksizm ve sosyalist devrime karşı mücadeleyle meşguldür. Bu, yönetimi Amerikan dış politikasının en gerici geleneğiyle aynı hizaya getirmektedir. İran’da Musaddık’ın ve Guatemala’da Arbenz’in devrilmesinden Vietnam Savaşı’na ve Latin Amerika, Afrika ve Asya genelindeki askeri diktatörlüklerin desteklenmesine kadar her Soğuk Savaş vahşetini “Allahsız komünizm”e karşı “Batı medeniyetinin savunması” olarak meşrulaştıran gelenektir bu. Konuşma, bu geleneği hiçbir çekince koymaksızın sahiplenerek, yönetimin girişeceği her türlü askeri ve örtülü harekâtı meşrulaştırmak için aynı gerekçenin kullanılacağının sinyalini vermektedir.
Konuşmanın en uğursuz pasajları, yönetimin tek taraflı askeri güç kullanımını övmekte ve uluslararası hukuku açıkça reddetmektedir. Rubio, İran’ın bombalanmasını ve Venezuela’da devlet başkanının rehin alınmasını gururla anlatıyor. “Vatandaşlarımızı açıkça tehdit edenlerin uluslararası hukukun soyutlamalarının arkasına sığınmasına” izin verilemez, diye ilan ediyor. “Gücünün kontrolü dışındaki sistemlere devredilmesine, kısıtlanmasına veya tabi kılınmasına izin vermeyen” ve “harekete geçmeden önce izin istemeyen” bir ittifak çağrısında bulunuyor.
Başka bir pasajda Rubio şöyle diyor: “Ordular soyutlamalar için savaşmaz. Ordular bir halk için savaşır; ordular bir ulus için savaşır. Ordular bir yaşam tarzı için savaşır.” Rubio’nun bu sözleri, Amerika Birleşik Devletleri dahil ülkeleri etnik ve ırksal kabilelere indirgemiş oluyor. “Ordular soyutlamalar için savaşmaz” iddiasına gelince, Rubio, Amerikalıların 1775-1783 arasındaki devrimci bağımsızlık savaşını nasıl açıklıyor? Nüfus, Thomas Jefferson’ın Bağımsızlık Bildirgesi’nde tanımladığı “gayet açık” ve soyut “gerçekler” temelinde seferber olmuştu. 1863’te Gettysburg muharebe alanında Lincoln, Birlik askerlerinin “tüm insanların eşit yaratıldığı önermesini” savunmak için savaşıp öldüklerini ilan etmişti.
Ünlü bir tarihçi ve Lincoln biyografisi yazarı, Rubio’nun konuşmasına yanıt olarak bu hafta başında bana şöyle yazdı: “Yarım milyon Birlik askeri, tamamen bir fikir uğruna yürütülen bir iç savaşta hayatını kaybetti.”
Jefferson’ın başvurduğu “gerçekler” ve Lincoln’ın savunduğu “önerme”, Aydınlanmanın materyalist felsefesi üzerine kurulu, derin bir tarihsel, toplumsal ve demokratik içeriğe sahip “soyutlamalardı.” 18. ile 19. yüzyıl devrimci hareketlerinin temellerini döşeyen bunlardı.
Demokratik düşüncenin “soyutlamalarını” kınayan Rubio, faşizmin akıldışı soyutlamalarını ise yüceltiyor: “Halk,” “ulus” ve “yaşam tarzı” —bunlar mistik bir nitelik taşır ve toplumun tarihine ve sosyoekonomik yapısına ilişkin bilimsel bir anlayışa hiçbir katkıda bulunmaz. Rubio’nun faşist saçmalıklarının konuşmanın sonunda Münih’teki dinleyiciler tarafından ayakta alkışlanması, Trump yönetiminin demokratik ilkeleri reddetmesinin Avrupa burjuvazisi tarafından paylaşıldığını gözler önüne sermektedir.
Bu konuşma gökten zembille inmedi. Trump yönetimi, birbiriyle bağlantılı ekonomik ve toplumsal süreçlerin ürünüdür: 1) Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel endüstriyel üstünlüğündeki uzun soluklu gerileme; 2) mali piyasaların, araçların ve kurumların reel ekonomi, üretim ve emek üzerinde ezici bir hakimiyet kurmasıyla damgalanan finansallaşmanın kötü huylu büyümesi; 3) Servetleri üretimden değil, finansal varlıkların yönetiminden ve manipülasyonundan kaynaklanan yeni bir aristokrasinin —mega-milyoner ve milyarderlerden oluşan bir oligarşi olarak da tanımlanabilir— ortaya çıkması. Servetlerinin temeli, muazzam bir hayali sermaye büyümesidir. 4) Baş döndürücü düzeyde bir toplumsal eşitsizliğin büyümesi. Amerika Birleşik Devletleri’nde en zengin yüzde 0,1’in serveti, nüfusun en yoksul yüzde 50’sinin toplam servetinin beş katıdır.
Bu nesnel ekonomik ve toplumsal koşullar, burjuva demokrasisinin çöküşünün, faşizme yönelişin ve militarizmin patlamasını temelini oluşturmaktadır. Trump yönetiminin iç ve dış politikaları bir krizin tezahürüdür. Küresel ekonomik konumundaki köklü bozulmayı savaş yoluyla tersine çevirmeye çalışmaktadır. Şu anda 38 trilyonu aşan devasa ulusal borç yükünü yoğunlaştırılmış sömürü ve yoksullaştırma yoluyla işçi sınıfına dayatmaya çalışmaktadır.
Amerikan siyasi düzeninin kat ettiği mesafeyi ölçmek aydınlatıcı olur. Franklin Roosevelt, 1941 tarihli “Birliğin Durumu” konuşmasında, Amerikan savaş amaçlarını dört evrensel özgürlük (“soyutlama”) cinsinden tanımlamıştı: ifade özgürlüğü, ibadet özgürlüğü, yoksulluktan kurtulma özgürlüğü ve korkudan kurtulma özgürlüğü — “dünyanın her yerinde.” Bunlar ne Batı medeniyetinin ne de Hristiyan halkların ayrıcalıklarıydı. “Dünyadaki her insanın” doğuştan hakkı olarak ilan edilmişlerdi. Roosevelt, savaşın ancak faşizme karşı bir mücadele olarak meşrulaştırılabileceğini anlamıştı.
Roosevelt, Rubio’nun konuşmasın yapamazdı. O, Amerikan gücünü demokratik ve evrenselci terimlerle meşrulaştırma zorunluluğu duyduğuna inanıyordu. Bu zorunluluk, hiç de azımsanmayacak ölçüde, Sovyetler Birliği’nin varlığının yarattığı baskı ve sosyalist devrim tehdidi ile muhafaza edilmişti. Rubio’nun konuşması, egemen sınıfın bu yükümlülüğü büsbütün bir kenara attığı noktayı simgelemektedir. Devrimci demokratik gelenek reddedilmekte ve onun yerini kan, inanç ve medeniyetsel kaderden oluşan karşıdevrimci ideoloji almaktadır. Demokratik devrimler buna karşı savaşmıştı.
Konuşmanın şiddetli antikomünizmi, bugün Soğuk Savaş dönemindekinden daha çok yoğunlaşmış bir sınıf nefretini dile getirmektedir; tam da yirminci yüzyılın devrimci sarsıntılarını doğuran kapitalist sistemin krizi geri döndüğü için.
Rubio’nun, Trump’ın ve Münih’teki Avrupalı egemen seçkinlerin diriltmeye çalıştıkları dünya, 25 Ekim 1917’de Lenin ve Troçki önderliğindeki Bolşevik Parti liderliğinde Rus işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirip tarihteki ilk işçi devletini kurduğunda yerle bir olan dünyadır. Ekim Devrimi salt Rusya’ya özgür bir olay değildi. Dünya-tarihsel bir depremdi o. Kapitalist sistemin ebedi olmadığını, egemen sınıfın yenilmez olmadığını, işçi sınıfının iktidara geçip yeni bir toplumsal düzenin inşasına başlayabileceğini pratikte kanıtladı. Britanya’da, Almanya’da, Macaristan’da, İtalya’da, Çin’de ve sömürge dünyasının tamamında bir dizi devrimci mücadeleyi tetikledi. Yüzyıllarca tebaa olmalarının doğal düzenin gereği olduğu söylenen yüz milyonlarca insanın siyasi bilincini yükseltti.
Ekim Devrimi, Türkiye’deki ilerici ulusal hareketin emperyalist destekli kuvvetler karşısındaki zaferine de önemli ölçüde katkıda bulundu.
1920-1921’den itibaren Sovyet Rusya, Ankara hükümetine altın, silah ve cephane dahil ciddi bir yardım sağladı. Bu son derece kritikti; zira Türk milliyetçileri birden fazla cephede savaşıyordu. Sovyet hükümetinin bu hayati desteği olmasaydı Türk devletinin bağımsızlığı güvence altına alınamazdı.
Elbette bu durum, Atatürk’ün burjuva milliyetçi rejiminin Türkiye’deki komünist hareketi şiddetle bastırmasını engellemedi.
Ekim Devrimi’nin bir sonucu olarak, emperyalist güçlerin egemenliklerini meşrulaştırmak için başvurduğu ideolojik çerçeve —medeniyetsel üstünlük mitolojisi, “ileri” ulusların “geri kalmış” halkları yönetme tanrısal hakkı— hiçbir zaman tam olarak atlatamayacağı bir darbe yedi.
Rubio’nun konuşması işte bunu geçersiz kılmaya çalışmaktadır. 1945 sonrasında Batı medeniyetinin “daralması”nın yasını tutarken, Ekim’in sonuçlarına yas tutmaktadır. Rubio, Batı’nın “geçmiş nesillerin sözde günahlarını ödemekten” vazgeçmesini, yani Auschwitz ve Treblinka’nın gaz odaları için özür dilemeyi bırakmasını talep etmektedir.
Rubio, egemen sınıfın, sosyalist devrim tehdidinin kendisine dayattığı ahlaki ve siyasi kısıtlamalardan kurtulmasını talep ediyor. Refah devleti, demokratik hak tavizleri, uluslararası hukuka biçimsel bağlılık — bunların tümü, büyük ölçüde burjuvazinin devrim korkusunun ürünleriydi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıyla egemen sınıf bu tehdidin geçtiğine ve tavizlerin ilga edilebileceğine hükmetti. Münih konuşması, bu ilganın ideolojik ifadesini temsil etmektedir. Bu, emperyalist militarizmin açıkça sahiplenilmesi ve demokratik normların reddedilmesiyle mantıksal sonucuna taşınmaktadır.
SSCB’nin dağıtılmasından otuz yılı aşkın bir süre sonra, 2026 yılında, kullanılan antikomünist retoriğin sertliği, kapitalizmin istikrarına ilişkin derin bir kaygıyı ele veriyor. Lev Troçki bir keresinde Amerikan burjuvazisinin tüm egemen sınıflar arasında en korkmuş olanı olduğunu yazmıştı. Egemen sınıfı dehşete düşüren şey, işçi sınıfının bir kez daha gerçekten Marksist devrimci bir programa kavuşması ihtimalidir. 1930’lardan bu yana görülmemiş düzeyde eşitsizlik, istikrarsızlık ve jeopolitik çatışma üreten kapitalist sistemin nesnel krizinin, Ekim’i doğuran devrimci dürtülerin aynısını yeniden oluşturma ihtimalidir bu.
Ve hiçbir tarihi kişilik emperyalistleri Lev Troçki kadar korkutmamaktadır. Troçki’nin önemi, 1917’deki önemi ne denli büyük olursa olsun, o yılın çok ötesine uzanmaktadır. Sürekli devrim teorisiyle Ekim’e yol gösteren ve bugün de geçerliliğini koruyan stratejik kavrayışı sağlayan Troçki’dir. Bu anlayış, emperyalizm çağında hem ezilen ülkelerdeki hem de en gelişmiş emperyalist ülkelerdeki demokratik görevlerin yalnızca işçi sınıfının dünya sosyalist devrimi kapsamında iktidara ele geçirmesiyle tamamlanabileceğini açıklar. Uluslararası sosyalizm programını Stalinist “tek ülkede sosyalizm” çarpıtmasına karşı savunan Troçki’dir. Ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i kurarak yirminci yüzyılın en karanlık döneminde gerçek Marksizmin programatik sürekliliğini sağlayan da Troçki’dir.
Hitler’in yanı sıra Churchill gibi emperyalist düşmanlarının Troçki’nin adını duyduklarında öfkeye kapıldıkları bilinmektedir. Bu olguyu not eden Troçki, 1939’da şöyle yazmıştı: “Bu beyefendiler devrim hayaletini bir kişinin ismiyle adlandırmaktan hoşlanıyorlar.” Troçki kendisine yöneltilen nefreti, “barbarlıklarının sosyalist devrim eliyle yenilgiye uğratılacak” olmasından duydukları korkuyu yansıttığını belirtmişti.
Egemen sınıf Troçki’nin mirasını yok etmeye devasa kaynaklar ayırmıştır. Stalin’in 1940’ta Troçki’yi öldürtmesi, bir siyasi soykırım harekâtının —Moskova Duruşmalarının, bütün bir Bolşevik önderler kuşağından toptan yok edilmesinin— doruk noktasıydı. Bu siyasi soykırım yalnızca Sovyet bürokrasisinin değil, dünya burjuvazisinin de çıkarlarına hizmet etti. Rus Devrimi tarihinin tahrif edilmesi ve Troçki’nin mirasının yok edilmeye çalışılması, egemen sınıfın ideolojik cephaneliğinin merkezinde yer aldı. Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasını takip eden “komünizmin ölümü” anlatısı, sosyalizmin Stalinizmle özdeşleştirilmesine —Ekim’in devrimci programının, ona ihanet eden bürokratik karşıdevrimle kasıtlı olarak bir tutulmasına— bağlıydı.
Rubio’nun konuşması Stalinizmi sosyalizmle bir tutuyor ve savaş sonrası dönemin bürokratik rejimlerini Ekim Devrimi programının yadsınması olarak değil, gerçekleşmesiymiş gibi sunuyor.
Emperyalist propagandacıların Stalinizmi sosyalizmle özdeşleştirmesi siyasi bir zorunluluktur. Lenin ve Troçki’nin devrimci programı ile Stalin’in bürokratik tiranlığı arasındaki ayrım kabul edilirse, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sosyalizmin geçerliliği hakkında hiçbir şeyi kanıtlamaz. Ancak Troçki’nin şu öngörüsünü kanıtlar: Stalinist bürokrasinin, işçi demokrasisini boğarak ve dünya devrimini kendi ulusal çıkarlarına tabi kılarak sonunda işçi devletini yok edip kapitalizmi restore edeceği öngörüsü—ki tam olarak olan da budur. Rubio’nun kutladığı “Batı medeniyetinin zaferi,” Stalinist karşıdevrimin zaferi idi —bürokrasinin Ekim’e uzun soluklu ihanetinin, emperyalist güçlerin hevesli işbirliğiyle gerçekleştirilen son perdesi.
Bunun sonuçları çok önemlidir. Yirminci yüzyılda sosyalizmin krizi, devrimci programın başarısızlığı olarak değil de onun ihanete uğramasının sonucu olarak anlaşılırsa, o zaman programın kendisi —uluslararası sosyalist devrim, işçi iktidarı, dünya ekonomisinin özel kâr yerine toplumsal ihtiyaç temelinde planlı bir biçimde yeniden örgütlenmesi programı— tüm tarihsel geçerliliğini korur.
İşçi sınıfı, Rubio’nun konuşmasının ne olduğunu anlamak zorundadır: tek taraflı askeri şiddetin yüceltilmesi, uluslararası hukukun rafa kaldırılması, göçün medeniyete tehdit olarak damgalanması, çöken imparatorluklar için tutulan yas, tarihsel masumiyet talebi, demokratik devrimlerin ve faşist felaketin tarihsel kayıtlardan silinmesi.
Ancak egemen sınıf, hiçbir medeniyet mitolojisinin çözemeyeceği bir sorunla yüz yüzedir. Kapitalist sistemin nesnel krizi —sarsıcı eşitsizlik, emperyalist savaşın patlaması, demokratik kurumların çöküşü, çevrenin tahrip edilmesi— işçi sınıfını mücadeleye itiyor. Her büyük kapitalist ülkeyi kasıp kavuran grev dalgaları, kitlesel protestolar, gençliğin artan radikalleşmesi, köklü partilere duyulan güvenin çöküşü —bunlar, kapitalizmin çözümsüz çelişkilerinden doğan devrimci bir sürecin ilk ifadeleridir.
Ekim’in ve Lev Troçki’nin teorik birikiminin mirasının, en doğrudan güncel önem kazandığı bağlam işte budur. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından yayımlanan Dünya Sosyalist Web Sitesi, çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir dünya kapitalizminin krizine tutarlı bir Marksist çözümleme ve işçi sınıfı mücadelelerine siyasi yönelimi sağlamıştır. Her türden moral bozukluğu ve revizyonizme karşı yirminci yüzyılın temel dersini ısrarla vurgulamıştır: işçi sınıfının krizi, devrimci önderlik krizidir ve bu krizin çözümü, sürekli devrim programının rehberlik ettiği ve siyasi iktidarın fethi için örgütlenmiş, uluslararası işçi sınıfının kitlesel bir devrimci partisinin inşasını gerektirmektedir.
Rubio’nun Münih konuşması, ölüme mahkûm bir toplumsal düzenin sesidir. Onun övgüyle söz ettiği “Batı medeniyeti,” eskimeyen bir öz değil, ilerici potansiyelini tüketmiş ve artık insanlığı barbarlıkla tehdit eden kapitalist emperyalizmdir. Alternatif, reformdan geçirilmiş bir kapitalizm ya da daha aydınlanmış bir emperyalizm değildir. Alternatif sosyalizmdir; ekonomik yaşamın toplumsal mülkiyet, demokratik planlama ve uluslararası işbirliği temelinde yeniden örgütlenmesidir. Bu sistem, onu gerçekleştirmek için hem çıkarı hem de gücü olan tek sınıf hayata geçirilecektir.
Emperyalistler korkmakta haklıdır. Ekim’in hayaleti yok edilemedi; zira onu doğuran çelişkiler daha da yoğunlaştılar. Uluslararası işçi sınıfı, tarihinin herhangi bir dönemine kıyasla bugün daha büyük, birbiriyle daha bağlantılı ve daha güçlüdür. Eksik olan, emekçilerin büyüyen direnişini sosyalist dönüşüm için birleşik bir harekete dönüştürebilecek bilinçli siyasi önderliktir. Bu önderliğin inşası —Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin her ülkede şubelerinin kurulması— çağımızın belirleyici siyasi görevidir.
Bu konferansı, Troçki’nin 1930’da Büyükada’da yazdığı şu sözlerle noktalamama izin verin:
Sosyalist devrimin ulusal sınırlar içinde tamamlanması düşünülemez. Burjuva toplumunun krizinin temel nedenlerinden biri, onun tarafından oluşturulmuş olan üretici güçlerin artık ulus devlet çerçevesiyle bağdaşmamasıdır. Buradan, bir yandan emperyalist savaşlar; öte yandan ise burjuva Avrupa Birleşik Devletleri ütopyası çıkar. Sosyalist devrim ulusal alanda başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya sahnesinde tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, sözcüğün yeni ve daha geniş anlamında bir sürekli devrim haline gelir; o ancak, yeni toplumun gezegenimizin tamamında nihai zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır.
Lev Troçki’nin tasavvur ettiği sosyalizmin “nihai zaferi” için mücadele edip onu elde etmek sizin kuşağınızın sorumluluğu ve ayrıcalığıdır.
Dipnotlar
[1] Türkçe çevirisi: https://marksist.net/kitaplik/onlineKitap/LSUE/bolum1-1.htm
[2] Age.
[3] Age.
[4] Thomas Paine, Sağduyu (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022), s. 65. İngilizceden çeviren: Çiçek Öztek
[5] Karl Marx, Kapital I. Cilt (İstanbul: Yordam Kitap, Eylül 2017), s. 727. Almancadan çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan.
[6] Age., s. 718.
[7] Lev Troçki, Almanya’da Faşizme Karşı Mücadele (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1998), s. 447. Çeviren: Orhan Koçak ve Orhan Dilber.
