İran’a karşı ABD-İsrail savaşı, hızla çok cepheli bölgesel —ve giderek küresel— bir çatışmaya dönüşüyor. Savaş Ortadoğu’nun tamamına yayılırken Avrupalı emperyalist güçleri de doğrudan askeri operasyonların içine çekiyor.
Ortadoğu’da İsrail, operasyonlarını İran’ın ötesine taşıyarak Lübnan’a genişletmiş durumda. İsrail, yoğun nüfuslu yerleşim yerlerini hedef alarak Beyrut dahil ülke genelinde amansız hava saldırıları düzenliyor. 800.000’den fazla kişi yerinden edilirken 600’den fazla kişi öldürüldü, 1.444 kişi yaralandı.
Çatışma, dünya piyasalarını şimdiden sarstı ve fiyat artışlarını körükledi. Dünya petrolünün büyük bir bölümünün geçiş güzergahı olan Hürmüz Boğazı ise doğrudan karşı karşıya gelişin fitilini ateşleyebilecek bir gerilim noktasına dönüştü.
Öte yandan Avrupalı emperyalist güçler, “deniz yollarını koruma” ve “üsleri savunma” gibi sahte gerekçelerin arkasına gizlenerek siyasi ve askerî açıdan savaşa dahil oluyorlar.
Salı günü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, nükleer silahlarla donanmış uçak gemisi Charles de Gaulle’e çıkarak Fransa’nın Ortadoğu’daki Avrupalı deniz kuvvetlerine liderlik edeceğini ilan etti. Macron ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşının “uluslararası hukuk çerçevesinin dışında yürütüldüğünü” itiraf etmesinin üzerinden daha bir hafta bile geçmeden Fransa’yı ve Avrupalı müttefiklerini bu yasa dışı savaşa dahil ediyor.
Macron savaşı hukuksuz ilan ettiğinde, pek çok farklı açıklama da yapmış olabileceği akıllara gelir. Peki, Fransa’nın bu savaşa karşı çıkacağını mı duyurdu? ABD ve İsrail kuvvetlerinin İran halkına yönelik işlediği suçları —Minab’da 160 kız öğrencinin bombalanarak katledilmesini, hastanelere yönelik saldırıları, İran’ın yakıt depolarının bombalanmasıyla gökyüzünün zehirlenmesini— kınadı mı? Fransız hava üslerinin ABD savaş uçaklarına kapatılacağını açıkladı mı? Hayır, hiçbirini yapmadı.
Bunların yerine şunları söyledi: İspanyol, Hollandalı, İtalyan ve Yunan savaş gemileriyle birlikte Fransız uçak gemisi ve refakat filoları, “tamamen barışçıl ve savunmaya yönelik olarak ve aynı zamanda son derece düzensiz bu ortamda seyrüsefer serbestisini korumak ve deniz güvenliğine katkıda bulunmak amacıyla daha kapsamlı bir operasyonu koordine edecekler.” Bunun ilk etapta Akdeniz ve Kızıldeniz’i kapsayacağını belirten Macron, sonunda “koşullar uygun hale geldiğinde Hürmüz Boğazı’ndan geçişin yeniden sağlanması ve boğazın kontrollü biçimde açılması”na uzanacağını da ekledi.
Bu, adı konmamış olsa da Fransa ve Avrupalı müttefiklerinin İran’a savaş ilanından başka bir şey değildir. Avrupa’nın savaş gemilerinin ilk konuşlanması, ABD-İsrail bombardımanlarına karşı İran’ın yapacağı misilleme saldırılarından İsrail’i ve NATO üslerini korumaya amaçlarken, bu adım, en başından itibaren Hürmüz Boğazı’ndaki İran sularına müdahaleye hazırlanmak üzere tasarlanmıştır.
İran, ABD-İsrail saldırganlığına ve Washington’ın İran’ın petrol ihracatını abluka altına almak amacıyla Hint Okyanusu’na savaş gemileri konuşlandırmasına karşılık olarak Hürmüz Boğazı’nı kapattı. İran, Körfez bölgesindeki ABD üslerini füzelerle vururken bu hayati deniz yolunu —dünya petrol ve doğal gazının yüzde 20’sinin, gübre kaynaklarının ise üçte birinin geçiş güzergahını— dünya piyasalarına kapatıyor. İran kuvvetleri, bu ablukayı yarmaya çalışan en az bir düzine gemiyi, sahil şeridi boyunca korunaklı üslerinden fırlattıkları gemisavar füzeleriyle hedef aldı.
Macron, Charles de Gaulle’deki denizcilere yaptığı yedi dakikalık baştan savma konuşmada, açıklamalarının gündeme getirdiği soruların hiçbirini yanıtlamadı. Trump yönetiminin yalnızca birkaç ay önce Avrupa’ya ticaret savaşı tarifeleri uyguladığı ve Danimarka toprağı Grönland’ı istila ve ilhak etmekle tehdit ettiği bu ortamda, Avrupalı güçlerin neden Trump’ın yasa dışı savaşının yanında saf tuttuğunu açıklama zahmetine bile girmedi.
Macron ayrıca hangi şartlarda Charles de Gaulle’ü Hürmüz ablukasını yarmaya göndereceğini de belirtmedi. Bunun nedeni kısmen şudur: Yaptığı konuşma, boğazın yakında yeniden açılacağı izlenimi yaratarak Hürmüz’ün kapanmasının finans piyasalarında yarattığı paniği —petrol fiyatlarının kısa süreliğine varil başına 100 doları aşkın seviyelere fırlamasını— yatıştırmayı amaçlıyordu.
Ancak daha temelde, Macron’un Hürmüz ablukasını kırmaya dair hesaplarını açıkça ortaya koymak, politikasının suç oluşturan niteliğini gözler önüne sererdi. Halihazırda ABD savaş gemileri, Avrupalı savaş gemileri gibi, İran füzelerinin menzilinin dışında kalmak için boğazdan yüzlerce kilometre uzakta seyrediyorlar. Bu gemiler, İran’ın birkaç kilometre açığındaki boğaza ancak ABD-İsrail’in sistematik bombardımanı İran’ın direncini kökten ezerse girebilirler; yalnızca o zaman füze ya da top saldırısı endişesi taşımadan ilerleyebilirler.
Macron’un bu politikayı “barışçıl ve savunmaya yönelik” olarak nitelendirmesi, Fransa ve dünya halklarının zekasına açık bir hakarettir. İran, bölgedeki ABD ve İsrail hedeflerine arka arkaya balistik füze saldırıları düzenlemeyi sürdürürken, İran’ı ezmek için gereken barbarlığın boyutları gün gibi ortadadır.
NATO’nun emperyalist güçleri, İran’a karşı açılan bu savaşta Gazze soykırımının yöntemlerini bölgesel ve nihayetinde küresel bir savaşa uyguluyorlar. İsrail’in Lübnan’ı amansızca bombalaması, ABD ve Avrupalı savaş gemilerinin sağladığı hava savunma şemsiyesi altında gerçekleştiriliyor. Macron’un Charles de Gaulle’ü Kızıldeniz’e gönderme vaadi ise Husilerin İran’a açılan savaşa yanıt olarak İsrail’e düzenlediği saldırılar nedeniyle askıya alınan Yemen’deki bombardımanı yeniden başlatma planlarıyla doğrudan bağlantılıdır.
ABD emperyalizmi, başta Çin ile Rusya’yı hedef alarak küresel hegemonyasını korumak için emperyalist bir dünya savaşının fitilini ateşliyor. Washington, yalnızca birkaç ay önce Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırıp Venezuela’yı petrolünü teslim etmeye zorlamasının ardından, şimdi Rusya ve Çin’le dost olan ve Çin için kritik bir enerji tedarikçisi konumunda bulunan İran’la savaştadır.
Bu savaş, emperyalizmin uluslararası işçi sınıfına karşı yürüttüğü sınıf savaşından ayrı düşünülemez. Emperyalist güçler, Ortadoğu deniz yollarını abluka altına alıp petrokimya ve gübre tedarikini kesintiye uğratarak, enerji yoğun sanayi faaliyetinin çöküşünü, gıda üretiminin çöküşünü ve ekonomik bir bunalımı tetikleme tehlikesi yaratıyorlar. Böyle bir çöküşün asıl kurbanları, dünyanın emekçi ve ezilen halkları olacaktır.
Fransa örneği, temel bir gerçeği çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir: Kapitalizmin felakete doğru sürüklenmesini ulusal düzlemde yürütülen politikalarla durdurmak mümkün değildir. Avrupalı hükümetler ve egemen sınıflar, Washington ile derin ekonomik ve stratejik çatışmalarının elbette farkındalar. Yine de Gazze’den Venezuela’ya, oradan İran’a uzanan süreçte defalarca, zayıflayan küresel hegemonyasını şiddet yoluyla dayatmaya çalışan Washington’ın yanında yer aldılar.
Bu politikayı yönlendiren maddi çıkarlar, geçtiğimiz hafta sonu Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) düzenlediği acil durum web seminerinde açıkça ortaya kondu. WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North’un seminerde açıkladığı üzere, savaşın asıl hedefi “20. yüzyılı silmek —20. yüzyılın ulusal demokratik ve sosyalist mücadelelerinin tüm sonuçlarını yok etmek, sanki bunların hepsi büyük bir hataymış gibi davranmak, sömürgeci egemenliğin yeniden tesis edilebileceğini ve emperyalizmin hükmedebileceğini öne sürmektir.” Emperyalizm, bu savaş aracılığıyla dünya işçilerine şu mesajı veriyor: “Köleydiniz ve köle kalacaksınız.”
On yılı aşkın süredir, özellikle de 2022’de Ukrayna’da NATO-Rusya savaşının çıkmasından bu yana Avrupalı güçler, yeniden silahlanmayı finanse etmek için işçi sınıfına yönelik saldırıları durmaksızın yoğunlaştırdılar. Macron, Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtuluşunun ardından Fransız işçilerin kazandığı sosyal hakları budayarak yüz milyarlarca avroyu sosyal harcamalardan savaş makinesine aktarıyor. 2023’te, sendika bürokrasilerinin ve Yeni Halk Cephesi’nin mücadeleyi bastırıp satmasına yaslanarak, ezici bir toplumsal muhalefete ve kitle grevlerine rağmen emeklilik haklarını kesti.
Avrupalı güçler, henüz Washington’la askerî olarak boy ölçüşecek kadar güçlü olmadıkları için, ABD’nin savaşlarına korkakça bir suç ortaklığıyla yanıt veriyorlar; kendi emperyalist çıkarlarını ABD şemsiyesi altında güvenceye almaya ve işçilere karşı sınıf savaşını sürdürmeye çalışıyorlar. Kendi halkları arasındaki patlayıcı hoşnutsuzluktan korkan bu güçler, Amerikan ve uluslararası işçi sınıfı içinde İran savaşına duyulan yaygın muhalefet karşısında derin bir tedirginlik içindedir.
WSWS’nin web seminerinin de ortaya koyduğu gibi, çıkış yolu işçi sınıfı içinde uluslararası ve sosyalist bir savaş karşıtı hareketin inşasından geçmektedir:
İşçi sınıfı güçsüz değildir ve savaşa, ekonomik krize, yaşam koşullarına yönelik saldırılara karşı olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa’da ve başka yerlerde faşizmin ve otoriter rejimin gelişmesine karşı da harekete geçecektir. Ancak küresel ölçekte gelişmekte olan ve gelişecek olan bu hareket siyasi önderlik gerektirmektedir; bu önderlik uluslararası olmalı ve tarih boyunca sürdürülen devrimci mücadelelerin derslerine dayandırılmalıdır.
