Perspektif

28 Mart “Krallara Hayır” protestoları: İran’la savaşa karşı mücadele, Trump diktatörlüğüyle mücadelenin merkezindedir

Detroit'teki “Krallara Hayır” protestosunda göstericiler el yapımı dövizler taşıyor.

İşçiler ve gençler, cumartesi günü üçüncü kez “Krallara Hayır” gösterilerinde Amerika Birleşik Devletleri genelinde yürüyüşe geçiyor. 50 eyaletin tümünde 7 binden fazla eylem planlanmış durumda. Ocak 2026’da Minneapolis’i ve ülke genelindeki şehirleri sarsan kitlesel ICE karşıtı protestolarla birlikte bu seferberlikler, Trump yönetimine karşı devasa bir toplumsal ve siyasal muhalefeti ifade ediyor.

Şimdi yanıtlanması gereken soru şudur: Bu muhalefet hangi amaç doğrultusunda ve hangi siyasi temeller üzerinde geliştirilmelidir?

İran’a karşı tırmanan savaşa yönelik muhalefet, Trump rejimine karşı mücadelenin merkezine yerleştirilmelidir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Nürnberg Davası’nda belirlenen standartlara göre, saldırı savaşı başlatmak “en büyük uluslararası suç”tur. Bunu başlatanlar savaş suçlusudur. Kongre’de, medyada ve siyaset kurumunda bu suça siyasi kılıf hazırlayanlar ise bunun suç ortaklarıdır.

Savaş dördüncü haftasında ve gidişat, açıkça büyük bir tırmanmaya işaret ediyor. Bölgeye en az 2.200 ABD Deniz Piyadesi konuşlandırıldı. 82. Hava İndirme Tümeni hazır bekletiliyor. Trump’ın sözde “15 maddelik barış planı”, İran tarafından reddedilmesi ve bir kara harekâtına bahane oluşturması amacıyla tasarlandı.

90 milyonu aşkın nüfusuyla İran’a karşı başlatılacak bir kara savaşının sonuçları, Amerikan halkına söylenenlerin çok ötesine geçecektir. Dahası bir nükleer savaş tehlikesi söz konusudur. Trump yönetimi, İran’a karşı nükleer silah kullanımını dışlamayı kesinlikle reddetti.

İnsani bedel çoktan dehşet verici boyutlara ulaşmış durumda. Bombardımanda binlerce İranlı sivil öldürüldü. Savaşın tırmanması; on binlerce, hatta yüz binlerce İranlının daha ölmesi anlamına gelecek; buna binlerce ABD askerinin de ekleneceği açıktır. Ekonomik sonuçlar dünya ekonomisi genelinde çoktan hissedilmeye başladı: Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından petrol fiyatları yüzde 35 arttı; bu artış, yakıt, gıda ve üretimi ile nakliyesi enerjiye bağımlı olan tüm emtianın maliyetini yukarı çekiyor.

Trump, mevcut harcamaların yüzde 50 fazlasına karşılık gelen 1,5 trilyon dolarlık bir askeri bütçe önerdi; savaşın finansmanı için de ek 200 milyar dolarlık bir acil ödenek talep etti. Bu kaynaklar, doğrudan Amerikan işçi sınıfının yaşam standartlarından; onlarca yıllık kemer sıkma politikalarıyla zaten kaynaksız bırakılan okullardan, hastanelerden, konutlardan ve sosyal hizmetlerden çıkarılacaktır.

İran’a karşı savaş 28 Şubat 2026’da başlamadı. Bu savaş hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler döneminde sürdürülen 47 yıllık amansız bir harekâtın doruk noktasıdır; bu harekâtın temel hedefi hiç değişmemiştir: 1979 İran Devrimi’nin sonuçlarını tersine çevirmek ve ABD’nin İran ile büyük Ortadoğu üzerindeki emperyalist egemenliğini yeniden tesis etmek. Bu savaş, yılın başında yapılan Venezuela harekâtıyla ve özellikle Çin’le çatışmaya yönelik hazırlıklarla birlikte, daha geniş bir savaşla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır.

Demokratik haklara yapılan saldırı, emperyalist şiddet patlamasından koparılamaz. Trump yönetimi, göreve geldiği ilk günden itibaren Anayasa’ya karşı bir komplo faaliyeti içinde. ICE ajanlarının görevlendirilmesinin ülke genelinde yaygınlaştırılması, Minneapolis’te önce Renée Nicole Good’un, ardından Alex Pretti’nin öldürülmesiyle birlikte ilerledi; bu olaylar, rejimin neler yapmaya hazır olduğuna dair kanlı birer uyarı niteliğindedir.

Yönetim bu terör rejimini şimdi kamusal altyapının içine de taşıdı: ICE’ı havalimanlarına konuşlandırdı ve yakın zamanda oralara Ulusal Muhafız’ı da gönderme tehdidinde bulundu; böylece ulaşım merkezlerini askeri bölgelere dönüştürüyor ve halkı gündelik yaşamda silahlı federal güçlerin varlığına alıştırıyor. Trump’ın danışmanı Steve Bannon’ın açıkça ifade ettiği gibi, havalimanlarındaki ICE varlığı 2026 ara seçimleri için bir “prova”dır: yıldırma, seçimleri baltalama, yarı sıkıyönetim koşullarını olağanlaştırmaya yönelik daha kapsamlı bir planın genel provası.

Yurt dışındaki savaş ile işçi sınıfının toplumsal ve demokratik haklarına yönelik savaş, aynı savaşın iki yüzünü oluşturmaktadır. Trump, aslında istikrarlı olan bir “demokrasi”de meydana gelen siyasi bir sapma değildir. O bir sınıfı, yasallıkla bağını koparmış kapitalist oligarşiyi temsil etmektedir. Oligarşi yasallıkla bağını kopardı çünkü artık toplumu demokratik yollarla yönetemiyor. Trump’ın başında olduğu siyasi sistem, eşi görülmemiş toplumsal eşitsizliği, bitmeyen savaşı ve toplumun zararına küçük bir seçkin kesimi zenginleştiren bir düzeni yönetmektedir.

Demokrat Parti, Trump rejimine muhalif değil, onun suç ortağıdır. İki parti arasındaki farklılıklar; savaş konusunda ve egemen sınıfın çıkarları açısından belirleyici olan tüm meselelerde, yalnızca taktik niteliktedir.

Trump, İran’a saldırı için güç toplarken, ocak ayında Temsilciler Meclisi ve Senato’daki tüm Demokrat yöneticiler, 839 milyar dolarlık askeri harcama yasasına oy verdi. İran’ın Yüce Lideri Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından kamuoyuna yaptıkları ilk açıklamalarda bu suikastı onayladılar. Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer, 2 Mart’ta Senato kürsüsünden şunu ilan etti: “Hamaney için tek bir gözyaşı bile dökmeyeceğim.” Demokrat Parti Ulusal Komite eski başkanı Donna Brazile ise bu hafta şunu söyledi: “Demokratlar, İran’ın bölgeye, Körfez’e ve dünyanın tamamına bir tehdit oluşturduğunu anlıyor.”

Demokratların sözcüsü konumundaki New York Times, “bu savaşın isabeti üzerine makul bir tartışmanın yapılabileceğini” ve Trump’ın “rejimle şimdi yüzleşme konusunda olgulara dayalı bir argüman öne sürebileceğini” ilan eden bir başyazı yayımladı. Amerika’daki düzen basınında muhalefet diye geçen şey işte budur.

Demokrat Parti’nin başlıca korkusu, kontrolünün dışına çıkan ve yalnızca yönetime değil, her iki partinin de savunduğu kapitalist sisteme ve emperyalist devlete meydan okuyan aşağıdan bir kitle hareketinin gelişmesidir. Demokrat Parti, Wall Street’in ve istihbarat teşkilatlarının partisidir.

Demokrat Parti’nin çevresinde ya da içinde yer alan gruplardan oluşan “Krallara Hayır” koalisyonu, tanıtım materyallerinde İran’a karşı savaşı geri planda tuttu. Koalisyonun merkezi gücü olan Indivisible, eski Demokrat kongre çalışanları tarafından kuruldu ve açıkça Demokrat Parti seçim operasyonlarının bir aracı olarak işlev görüyor. AFL-CIO ve büyük sendikalar, gösterilerin “ortak organizatörleri” olarak öne çıkarılıyor; oysa bunlar savaş konusunda ya sessizliğini koruyor ya da boş prosedürel itirazlar yükseltmekle yetiniyor ve işçilerin gücünü savaşa karşı seferber etmek için hiçbir şey yapmıyorlar.

Cumartesi Minneapolis’teki ana mitingin baş konuşmacısı olan Bernie Sanders, İran’ı “tehlikeli zamanlar”daki bir parçadan ibaret olarak sunuyor: kimse için herhangi bir yükümlülük doğurmayan, Demokrat Parti’yi hiçbir şeye bağlamayan retorik bir ifade. Sanders’ın, Alexandria Ocasio-Cortez ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) üyeleriyle birlikte üstlendiği rol, muhalefeti kapitalist oligarşinin savaş yanlısı partisinin arkasına yönlendirmektir.

Seferber edilmesi gereken toplumsal güç, ABD’de ve uluslararası arenada, işçi sınıfıdır. Cumartesi günkü gösteriler, sınıf mücadelesinin giderek büyümesiyle eş zamanlı gerçekleşiyor. Savaşın başladığı günden bu yana geçen bir ayda, kilit sektörler ve hizmet alanları genelinde genişleyen bir grev dalgası var ve grev tehdidi yayılıyor: Greeley’deki JBS et işleme grevi, eğitim emekçileri, hemşireler, imalat işçileri ve kamu çalışanları arasındaki iş bırakmalar ve grev oylamaları.

İşçi sınıfı, bu toplumun belirleyici sosyal gücüdür. Tüm zenginliği işçi sınıfı üretiyor. Fabrikaları, hastaneleri, okulları, ulaşım sistemlerini, limanları, depoları ve iletişim ağlarını işçi sınıfı çalıştırıyor. Ancak bu güç, yalnızca egemen sınıfın her iki partisinden ve sendika bürokrasisinden bağımsız ve onlara karşı bilinçli bir siyasi örgütlenme aracılığıyla kendini gösterebilir.

Sosyalist Eşitlik Partisi, İran’a karşı savaşa ve ABD-İsrail’in Ortadoğu’ya yönelik daha kapsamlı saldırısına kayıtsız şartsız karşı çıkılması ve savaşın derhal sona erdirilmesi gerektiğini ısrarla savunuyor. Ancak savaşa son vermek ve Trump rejimini defetmek; Kongre’ye, mahkemelere ya da Wall Street’in ve Pentagon’un partisi olan, bu suçların ortağı konumundaki Demokrat Parti’ye çağrı yaparak başarılamaz. Bu, işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliğini gerektirir; işçilerin ve gençlerin savaşa, diktatörlüğe ve kapitalist oligarşiye karşı bilinçli bir güç olarak hareket etmesi şarttır.

Bu, yeni mücadele örgütleri her işyerinde, her okulda ve her mahallede taban komiteleri inşa etmek demektir. Bunlar, işçilerin mücadelelerini tecrit edip kontrol altına almak ve sonlandırmak için var olan sendika aygıtından bağımsız örgütlerdir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) aracılığıyla ulusal ve uluslararası düzeyde birbirine bağlanacak olan bu komiteler, sektörler ve sınırlar ötesinde işçileri birleştirmeli ve savaş makinesine karşı —aşağıdan örgütlenen siyasi bir genel grev perspektifini de kapsayan— koordineli bir eyleme hazırlanmalıdır.

İşçi sınıfının önünde duran, Trump ile Demokratlardan birini seçmek değildir. İşçi sınıfının önünde duran, 20. yüzyılın büyük Marksistlerinin giderek artan bir aciliyetle dile getirdiği ve 21. yüzyılın gelişmelerinin tartışmasız kıldığı seçenektir: Ya sosyalizm ya barbarlık. Ya işçi sınıfı kendi siyasi programını, kendi örgütlerini, kendi önderliğini geliştirir ve savaş, diktatörlük ve toplumsal yıkım üreten kapitalist sistemi devirip atmak için bilinçli bir eylemde bulunur ya da bu sistem, giderek daha şiddetli biçimlerde, insan uygarlığını mahvetmeye devam eder.

Loading