Bu konuşma, WSWS ve DEUK tarafından düzenlenen 2026 1 Mayıs Çevrimiçi Toplantısı'nda, Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal Genel Başkanı Ulaş Sevinç tarafından yapıldı.
Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal adına, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin 1 Mayıs’ını kutluyor, devrimci selamlarımızı iletiyorum. Bu 1 Mayıs’ı, İran’a karşı emperyalist savaşın ortasında, Türkiye işçi sınıfının onlarca yıllık bastırılmışlığı kırarak sahneye çıktığı, egemen sınıfın ve onun devlet aygıtının ise buna şiddetli bir saldırıyla yanıt verdiği koşullarda kutluyoruz.
13 Nisan’da Eskişehir’den yaklaşık 190 kilometre yürüyerek Ankara’ya gelen, ödenmeyen ücretleri ve gasp edilen diğer hakları için mücadele eden Doruk Madencilik işçilerinin direnişi, sınıf mücadelesini ülkenin gündemine yerleştirdi. Ankara halkının yanı sıra sanatçılar, akademisyenler ve başka fabrikalardan işçiler, Bağımsız Maden-İş’in önderlik ettiği Doruk madencileriyle dayanışmalarını ilan etti. Hükümet ise buna biber gazı, polis ablukası ve gözaltılarla karşılık verdi.
Bu mücadele, gelişmekte olan bağımsız bir işçi hareketinin parçasını oluşturuyor. Yıllarca devlet baskısıyla, sendika bürokrasisinin ihanetleri ve kimlik siyasetiyle bastırılmaya çalışılan sınıf mücadelesi, yeniden yüzeye çıkıyor. Bu yıl daha önce İzmir’deki Polyak madencileri jandarma barikatını yıkarak madene el koydular ve “işçilerin ülke yönetimine el koyması” gerekliliğini gündeme getirdiler. Yaklaşık 5 bin Migros depo işçisi polis baskısına boyun eğmeyerek fiili grevlerini sürdürdüler.
Gelişen bu hareket, emperyalist savaşa karşı çıkmak ve halkın acil sosyal ve demokratik özlemlerini karşılamak için harekete geçirilmesi gereken toplumsal güce işaret ediyor: uluslararası işçi sınıfı.
Bu yüzden, bağımsız işçi hareketinin önderleri hedef alınarak tüm işçi sınıfına gözdağı veriliyor. Bağımsız Maden-İş önderlerinden Başaran Aksu, Doruk Madencilik işçilerinin yürüyüşüne katılmak için yola çıkarken tutuklanmıştı. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen grevci işçilere gerçekleri anlatan konuşması nedeniyle bir buçuk aydır hapiste. Akbelen Ormanı’nı ve köylülerin topraklarını savunan Esra Işık halen tutuklu. Bu baskı, muhalif gazetecileri, avukatları ve sendika temsilcilerini kapsayan daha geniş bir tutuklama dalgasının parçasıdır.
Bu baskının özellikle ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasından sonra yoğunlaşması bir tesadüf değildir. Kendisi de savaşa hazırlanan egemen sınıf, savaşın tüm bedelini ödemesi istenen işçi sınıfının kendi çıkarları uğruna bağımsız harekete geçmesini hoş göremez.
Demokratik hakların ortadan kaldırılmasının ve diktatörlük inşasının esas hedefi, işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliğini daha filizlenmeden bastırmaktır. İşçi sınıfı, ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, gösteri yapma hakkı ve grev hakkı gibi temel anayasal hakları bile ortadan kaldıran bu saldırıya kendi karşı hücumuyla yanıt vermelidir.
Bu, Doruk Madencilik işçilerinin direnişini görmezden gelen ve sınıf savaşı tutsaklarını savunmayı reddeden DİSK bürokrasisi dahil tüm sendikal aygıttan bağımsız örgütlenmeyi gerektirmektedir. Her fabrikada, her madende, her okulda bağımsız taban komiteleri inşa edilmeli ve bu komiteler Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı aracılığıyla sınırların ötesinde birleşmelidir. İşçiler, ancak küresel bir stratejiyle karşı konulabilecek küresel bir kapitalist saldırıyla karşı karşıyadır.
İşçiler, bayraklarına tüm sınıf savaşı tutsaklarına özgürlük talebini yazmalıdır. Bu, Nisan 2024’te savaşa karşı enternasyonalist tutumu nedeniyle hapsedilen Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk başta olmak üzere dünya genelinde tüm siyasi tutsaklara özgürlük çağrısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Kendisi de yargı aracılığıyla baskı altında olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) “işçi dostu” söylemleri kimseyi aldatmamalıdır. Kendi yönetimindeki belediyelerde işçilere sefalet ücreti dayatan, grevleri kıran bu parti, NATO'ya sunduğu Eylül 2025 raporunda İran’ı istikrarsızlığın kaynağı ilan ederek NATO’nun Ortadoğu’ya genişlemesini savunmuştur. CHP’nin Almanya, Britanya ve Fransa’daki sosyal demokrat müttefiklerinin sicili emperyalist savaş, sosyal kesinti ve demokratik hak gaspıyla doludur.
ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş, NATO destekli bir emperyalist saldırı savaşıdır. Bu saldırıda İran’da 376’sı çocuk 3.375 kişinin öldürüldüğü bildirilmiştir. İran’da 3 milyondan fazla insan ülke içinde yerinden olmuştur. Okullar, hastaneler ve diğer sivil altyapının tahrip edilmesine artan yoksulluk ve işsizlik eklenmiştir. Savaş, bölge genelinde gıda güvencesizliğini artırmış ve bir su krizini tetiklemiştir. ABD-İsrail’in saldırısına yardım ettikleri için İran’ın misillemeleriyle karşılaşan Arap rejimlerinin ekonomileri ciddi bir daralma beklemektedir. İşçiler, artan hayat pahalılığının yanı sıra savaşın bedelini de ödemeye zorlanmaktadır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, İran’da medeniyeti yok etmekle ve İran’ı Taş Devri’ne göndermekle tehdit eden Trump’a sessiz kalmakla yetinmemiştir. ABD’nin adını bile anmayan ve meşru müdafaa hakkını kullanan İran’ı kınayan Riyad bildirisini imzalayarak savaştaki tarafını açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’deki üsler savaşın altyapısına hizmet etmekte; Azerbaycan petrolü halen Türkiye üzerinden İsrail’e gitmektedir. İran’a karşı savaşın başlamasının ardından NATO, İncirlik ve Kürecik üslerine Patriot sistemleri konuşlandırdı. Dahası, bu yılki NATO zirvesi temmuz ayında Ankara’da düzenleniyor.
Egemen sınıfın emperyalizme askeri-stratejik ve mali bağımlılığının bir ürünü olan bu işbirlikçi tutum ile işçi sınıfının tutumu birbirine taban tabana zıttır. Anketlere göre Türkiye nüfusunun yüzde 90’dan fazlası İran’a yönelik haksız savaşa ve Türkiye’deki ABD üslerine karşıdır.
Erdoğan hükümeti bu uzlaşmazlığı saptırmak için savaşın sorumluluğunu yalnızca İsrail’in üzerine yıkmaya çalışıyor. Gerçekte ise İsrail Siyonizmi, Amerikan emperyalizminin bölgedeki saldırı köpeği işlevini görmektedir. Amerikan politikasını İsrail yönetmiyor; İran’a yönelik saldırıyı yalnızca bir İsrail savaşı olarak sunmak, ABD emperyalizmine ve Trump yönetimiyle işbirliğine kılıf sağlamaktan başka bir şey değildir.
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, iç kamuoyunu manipüle etme işleviyle sınırlı değildir. Bu, Ortadoğu’da tam hakimiyet kurma peşinde koşan ABD emperyalizminin iki müttefiki arasında artan rekabetin bir ürünüdür. Trump’ın Gazze’deki sözde Barış Kurulu’na dahil olan, İran rejimine savaşmadan teslim olmayı tavsiye eden Ankara’nın duruşu ile Filistin ve İran halkının yanında olan ve emperyalizmden, Siyonizmden nefret eden Türkiye’deki halkın duruşu, uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir.
Bu koşullarda Erdoğan hükümetine “barış ve demokratikleşme” adımları atma ve Kürt sorununu çözme çağrısı yapmanın işçilerden gerçekleri gizleyen bir aldatmaca olduğu hiç olmadığı kadar açığa çıkmıştır. Ankara ile PKK arasındaki müzakerelerin amacı, Kürt halkının meşru demokratik taleplerini karşılamak değildir. Amaç; Türk ve Kürt burjuvazisinin ABD ile uyum içinde bir anlaşmaya varmasını ve içeride işçi sınıfının kontrol altına alınmasını sağlamaktır.
Emperyalizm altında bir “demokratik barış” iddiası büyük bir aldatmacadır. Vladimir Lenin, 1915’te, Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle yazmıştı: “Pasifizm, yani soyut barış propagandası, işçi sınıfını uyutmanın bir yoludur. Kapitalizmde ve özellikle de emperyalizm aşamasında savaşlar kaçınılmazdır. … bir dizi devrim olmadan sözde demokratik bir barışın gerçekleştirilebileceği düşüncesi kökten yanlıştır.”
Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ta Kürt halkının demokratik haklarının tanınması uğruna mücadelenin öznesi şu ya da bu emperyalist güç ya da burjuva hükümet değil, işçi sınıfıdır. İşçiler, ezilen uluslardan kardeşlerinin demokratik haklarını savunmadan sosyalizm uğruna mücadeleyi ilerletemezler.
Bu mücadelede Kürt, Türk, Arap, Fars, Yahudi ve diğer milliyetlerden işçilerin müttefiki, ABD, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfıdır.
Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, tamamlanmamış tüm demokratik görevlerin yerine getirilmesi ve emperyalizme karşı mücadele ancak işçi sınıfı önderliğinde gerçekleştirilebilir. Bu, Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir. Dünya sosyalist devrimi uğruna mücadelenin bir parçası olan bu mücadelenin başarısı, işçi sınıfının devrimci önderliğinin inşasına bağlıdır.
Haziran 2025’te Sosyalist Eşitlik Partisi’nin, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olarak kurulması, bu mücadelede ileriye doğru atılan önemli bir adımı temsil etmektedir. Bu, Türkiye’de ilk kez Troçkizmin enternasyonalist programı ve ilkeleri temelinde bir partinin kurulmasını simgelemektedir. Aradan geçen bir yıl, DEUK’un Türkiye’nin küresel jeopolitik ve sınıf mücadelesi açısından kritik konumuna ve çok uluslu proletaryasının kapitalizm ve emperyalizme karşı küresel mücadeledeki potansiyeline yaptığı vurguyu doğrulamıştır.
Bu 1 Mayıs’ta, bölge genelinde işçileri, aydınları ve gençleri bu mücadelede bize katılmaya ve DEUK’un yeni şubelerini inşa etmek üzere harekete geçmeye çağırıyoruz.
