Perspektif

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin kabulünün 250. yılı

Washington’daki Ulusal Arşivler’de, ziyaretçilerin üzerinde Bağımsızlık Bildirgesi’nin imzalanmasını tasvir eden büyük bir duvar resmi görülüyor, 29 Ocak 2026 Perşembe. [AP Photo/John McDonnell]

Bugün, “bütün insanların eşit yaratıldığını”, hükümetlerin yetkilerini akıldan ve “yönetilenlerin rızasından” aldığını ve halkın, “yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama” yönündeki “vazgeçilmez” haklarının önünde duran her hükümeti “değiştirmek ya da yıkmak” görevi bulunduğunu ilan eden Bağımsızlık Bildirgesi’nin kabul edilmesinin 250’nci yıl dönümü.

İnsanların evrensel eşitliğine dair bu radikal ilan, 1789 Fransız Devrimi’nde, 1791 Haiti Devrimi’nde, 1848 devrimlerinde ve Avrupa ile Amerika kıtasını kasıp kavuran ulusal birlik ve demokratik yönetim mücadelelerinde yankılandı. Marx’ın, Kapital’in önsözünde, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın 18. ve 19. yüzyıldaki Avrupa burjuva devrimleri için “uyanış çanını çaldığını” yazması işte bu anlama geliyordu.

Marksist hareket, Amerikan Devrimi’ni, tıpkı onu izleyen Fransız Devrimi gibi daima kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirdi. Bu devrimler, birer burjuva demokratik devrim olarak, ilan ettikleri ilkeleri son derece sınırlı bir anlamın ötesinde hayata geçiremezlerdi. Doğrudan ifade etmek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri haline gelecek topraklarda, Bildirge köleliğin devam etmesini bir sorun olarak gündeme getirdi ancak bu sorunu çözemedi. Yine de çözüm sürecini harekete geçirdi ve bu süreç, İkinci Amerikan Devrimi olarak da bilinen İç Savaş (1861-65) sırasında köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlandı.

Eğer iki Amerikan devrimi, 1776’da ilan edilen demokratik ilkelerin yükselişini simgeliyorsa, 250. yıl dönümü de bu ilkelerin sarsıcı krizi ve bozulması koşullarında kutlanıyor. Mevcut hükümet ve başında bulunduğu toplumsal düzen, her anlamda Amerikan Devrimi’nin ve en derin ifadesini Bağımsızlık Bildirgesi’nde bulan ilkelerin reddidir.

Bağımsızlık Bildirgesi’nin sözleri, tıpkı bütün büyük devrimci belgelerin sözleri gibi, toplumsal mücadele dönemlerinde birdenbire canlanmaktadır. Bildirge’nin, “Ancak bir tirandan beklenebilecek davranışlarla karakterini belli eden” ve “özgür bir halkı yönetme işine uygun olmayan” bir hükümdar olarak III. George’u kınayışı, bugün Trump yönetiminin mahkûm edilmesi gibi okunmaktadır. Tarihçi Adam Hochschild’in, 25 Haziran’da Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin düzenlediği web seminerinde belirttiği gibi, Bildirge’nin krala yönelttiği suçlamalar sanki “bu sabah yazılmış” gibi okunmaktadır.

Bildirge’nin diliyle söylersek, Amerikan kentlerine asker sevk edilerek ordu “Sivil iktidardan üstün” bir konuma getirilmiştir. Göçmenler, suçlama ya da yargılama olmaksızın El Salvador’daki bir toplama kampına, “Denizler ötesine sürülmektedir.” Federal ajanlar, tıpkı Renée Good’u vuran ICE ajanı ile Minneapolis’te Alex Pretti’yi vuran CBP ajanları örneklerinde olduğu gibi, “işleyebilecekleri her türlü cinayetin cezasından” korunmaktadır.

Bildirge’nin “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” ifadesi, henüz ilk trilyonerini —Elon Musk’ı— çıkarmış bir topluma yönelik bir itham olarak durmaktadır. ABD’de bine yakın milyarder 8,4 trilyon dolara hükmetmektedir ve en zengin yüzde 1, nüfusun en alttaki yüzde 90’ının toplamı kadar servete sahiptir. Amerikan toplumu yolsuzluğa ve suça batmış durumdadır; Başkan Donald Trump, görevdeki ilk yılında bir kripto para vurgunuyla 1,43 milyar dolar kazanmıştır.

Bir zamanlar “Yorgunlarını, yoksullarını, özgürce soluk almaya can atan kitlelerini ver bana” diye ilan eden ülke, doğuşunun 250. yıl dönümünü göçmenlere yönelik baskın dalgasıyla anıyor. The Independent’ta yayımlanan yeni bir habere göre, Trump yönetimi ABD Anayasası’nın doğuştan vatandaşlık güvencesine karşı açıkça kampanya yürütürken, yalnızca beş günlük bir süre içinde 10 binden fazla kişiyi gözaltına aldı. Amerikan Devrimi din ile devlet arasında bir “ayrım duvarı” ilan etmişken, Trump yönetimi geçtiğimiz günlerde, bu “duvar”ın yerini bir “köprü”nün alacağını duyuran 224 sayfalık bir rapor yayımladı.

Egemen sınıfın ve onun devletinin pislik ve suç içinde debelenmesi, yalnızca Trump’a bağlanamaz. O, uzun bir sürecin cisimleşmesi, ifadesi ve sonucudur. Ekonominin küresel olarak bütünleşmesi, kapitalist egemenliğin dayandığı ulus devlet sistemini temelinden sarstı. Sözde “serbest” piyasaların yerini çoktan tekeller aldı; üretim ise mali spekülasyona ve hayali sermaye birikimine tabi kılındı. Rakipleri karşısında uzun soluklu bir gerileme içinde olan Amerikan kapitalizmi, ekonomik gerileyişini askeri şiddet yoluyla telafi etme çabasıyla, 1991’den bu yana kesintisiz biçimde emperyalist savaşlar sürdürdü.

Bu çürümeden, her türlü yasallıkla bağını koparmış bir mali oligarşi doğdu; bunu hem Amerika Birleşik Devletleri içindeki işleyişinde —Anayasa’yı, mahkemeleri ve yasayı süpürülüp atılacak engeller olarak gördüğü yerde— hem de uluslararası hukuku ayaklar altına aldığı, saldırı savaşları başlattığı ve soykırımı finanse ettiği dünyanın her yerinde yaptı.

Amerikan Devrimi’nin demokratik mirasının reddi, bugün birbirini tamamlayan iki ideolojik biçim alıyor. Trump ve aşırı sağcı mit yaratıcıları, Amerikan devrimci önderlerinin adlarını ağızlarına dolayıp bir yandan da onların kurduğu her şeyi yok ederken, kendilerini bayrağa sarıyorlar. Trump yönetiminin bu yıl dönümü için düzenlediği resmî anma etkinlikleri; katılımın cılız kaldığı şenliklerden, Trump’ın doğum gününde Beyaz Saray’ın önünde yapılan gladyatör tarzı bir kafes dövüşünden ve “Özgürlük Kamyonları”ndan oluşan gezici bir karnavaldan ibaret kaldı.

Demokrat Parti ve onun uyduları ise, ırk ve kimlik temelli gerici siyasetin hizmetinde, devrimin kendisinin devrimci niteliğini yadsıyorlar. Demokrat Parti’nin egemen kesimlerinin sözcüsü olan New York Times, 2019’da “1619 Projesi”nde Amerikan Devrimi’nin köleliği savunmak için yapılan bir karşıdevrim olduğunu ilan etti. Bu öncül kabul edildiğinde, Bildirge’nin 250. yıl dönümünde kutlanacak hiçbir şey kalmaz.

İşçi hareketinin geçmişin burjuva demokratik devrimlerine karşı tutumunu, Lev Troçki Sonuçlar ve Olasılıklar’da (1906) şöyle özetlemişti: “Burjuvazi, tarihsel gençliğinin bütün geleneklerine utanç verici biçimde ihanet etmiştir; bugünkü ücretli uşakları ise atalarının mezarlarını kirletmekte ve ideallerinin küllerine hakaret etmektedir. Proletarya, burjuvazinin devrimci geçmişinin onurunu kendi koruması altına almıştır.”

1850 tarihli Kaçak Köle Yasası’nın ve 1857 tarihli Dred Scott kararının ardından, Bildirge’nin ilkelerinin korunabilmesinin tek yolu, köleliğe karşı devrimci bir mücadeleydi. Bugün de kapitalizmin krizi öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki, demokratik hakların savunulması ancak kapitalist sistemin kendisine karşı devrimci bir mücadeleyle sürdürülebilir.

“Yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama” hakkı, toplumsal eşitlik mücadelesiyle tümüyle iç içe geçmiştir. Bu haklar; güvenceli ve insanca ücret ödeyen bir iş, sağlık hizmeti, eğitim, konut ve kültür, savaştan ve baskıdan uzak bir yaşam hakkı olmaksızın hiçbir anlam taşımaz. Ve bu haklar, toplumun bir mali oligarşi tarafından tahakküm altına alınmasıyla bağdaşmaz.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyanın dört bir yanında, işçilerin ve gençlerin geniş kesimlerinin toplumsal ve siyasal radikalleşmesinin açık işaretleri var. Milyonlarca insan, “Krallara Hayır” gösterilerinde ve ICE cinayetlerine karşı kitlesel protestolarda sokaklara döküldü. Sınıf mücadelesi uluslararası ölçekte yoğunlaşıyor. Kritik görev, büyüyen bu hareketi tarihsel bir perspektifle ve sosyalist bir programla donatmaktır.

1776’nın devrimcileri, var olan düzene dilekçe vermediler; onu devirdiler. Üçüncü Amerikan devrimi, kapitalizme karşı dünya devriminin bir parçası olarak işçi sınıfının yapacağı bir sosyalist devrim olacaktır. Yıl dönümünün anlamı ve tam 250 yıl önce bugün dünyaya ilan edilen Bildirge’nin yaşayan mirası işte budur.

Loading