Macron hükümeti, 17 Ekim kitlesel protestolarına diktatörlük dayatarak yanıt vermeye hazırlanırken, uluslararası mali sermaye de emirlerini veriyor. Fransa’da akaryakıt ve yaşam maliyetlerindeki artışa ve eğitim sistemindeki krize karşı düzenlenen ulusal eylem gününde 550.000’den fazla kişi yürümüştü.
Fransız devletinin maliyesindeki kriz derinleşirken askerî harcamaların bedelini karşılamak için, gereken her türlü önleme başvurularak sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapılması düşünülüyor.
Egemen sınıfın acil gündeminde, sosyal harcamalarda büyük gedikler açacak 54 milyar avroluk bütçe kesintileri var. Ama bu yalnızca başlangıçtır. Amaç, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra işçi sınıfının çetin mücadeleleri sonucu kurulan sosyal güvenlik sisteminin tümüyle yıkılmasından başka bir şey değildir.
Mali sermayenin dayatmaları tahvil piyasası aracılığıyla iletiliyor: Yatırımcılar Fransız borç senetlerini elden çıkarıyor ve faiz oranlarını yukarı itiyor. Pazartesi günü 10 yıllık tahvillerin getirisi yüzde 4,80’den yüzde 4,90’a çıktı. Bu büyük bir artıştır.
Uluslararası finansın talepleri, bu ayın başlarında yapılan Uluslararası Para Fonu (IMF) yıllık toplantısında açıkça ortaya kondu. IMF, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın artık gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) büyüme hızını aştığını belirterek, kamu harcamalarında küresel ölçekte kesintiye gitmenin “aciliyet” taşıyan bir mesele hâline geldiğini ilan etti.
Fransa bu finansal fırtınanın merkezinde duruyor. Kamu borcu 3,5 trilyon avroya ulaştı; bu, GSYİH’nin yüzde 120’sine denk geliyor ve artmaya devam ediyor. Borç servisi maliyetlerinin, yani faiz ödemelerinin bu yıl yüzde 25 artarak 65 milyar avroya çıkması bekleniyor. Fransa Merkez Bankası Başkanı Emmanuel Moulin, kamu maliyesi konusunda adım atılmazsa Fransa’nın “faiz oranlarıyla boğulma” riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.
Yani işçi sınıfı, mali sermaye kurtlarının taleplerinin bedelini ödemeye zorlanmalıdır. İşçi sınıfının sosyal koşullarına yönelik saldırı, Fransa’da ve küresel ölçekte süren yeniden silahlanmanın finansmanıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Savaşın finansmanı daha fazla borçlanmayı gerektirir. Daha fazla borç faiz oranlarını yükseltir; bu da ulusal devletin maliyesini korumak için sosyal harcamaların kesilmesi yönündeki talepleri yoğunlaştırır.
Başbakan Sébastien Lecornu bu bağlantıyı açıkça ortaya koyarak, 17 Eylül’de Le Figaro’ya şunları söyledi: “Gelecek yıl, faiz oranlarını yukarı iten jeopolitik bağlam nedeniyle ülkenin 10 milyar avro daha bulması gerekecek.” Sözünü ettiği “jeopolitik bağlam”, tüm emperyalist güçlerin giriştiği muazzam yeniden silahlanmadır.
Burada bir kısır döngü işliyor. Orduyu finanse etmek için borç alınıyor, bu da faiz oranlarını yukarı itiyor; ardından ek faiz faturasını ödemek için sosyal harcamalarda kesintiye gidilerek daha fazla para bulunması gerekiyor.
Aynı mekanizma bütün büyük ekonomilerde işliyor. Faiz faturasının 1 trilyon doları aşarak hızla bütçenin en büyük kalemi hâline geldiği ABD’de Trump, savaş harcamaları nedeniyle sosyal hizmetlere ayrılacak para kalmadığını şimdiden açıkladı.
Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin açıkladığı gibi, egemen sınıf Fransa’daki krizde iki yönlü bir politika izliyor. Bir yandan diktatörlük yönetim biçimleri kurmak için hızla harekete geçiyor. Öte yandan işçi sınıfını kapitalist devlete tabi kılmak için sendika bürokrasisine ve Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisine yaslanıyor.
Mélenchon’un rolü, borç krizine ve tahvil piyasalarının dayatmalarına karşı tutumunda çarpıcı biçimde açığa çıkıyor. Mélenchon geçen yıl LFI’nin yaz okulunda yaptığı konuşmada, ortada bir kriz olmadığını, bunun yalnızca iki kişinin, Macron ve Başbakan François Bayrou’nun eseri olduğunu ileri sürmüştü. Ona göre amaç Macron’un “gitmesini” sağlamaktı ve Fransa krizden 1.000 kilometre uzaktaydı.
Ekonomik gerçekliğin bu çarpıtılmış tasviri, doğrudan Mélenchon’un siyasi perspektifinden kaynaklanıyordu: sosyalist devrimin gündemden düştüğü, devrimci bir önderliğe gerek olmadığı ve değişimin ancak sandık ve parlamenter sistem yoluyla gelebileceği iddiasına dayanan bir perspektif.
Mélenchon’un gençlerin, “sarı yeleklilerin” ve işçi sınıfının gözüne toz serpme ve onları karşı karşıya oldukları devrimci görevleri göremez hâle getirme yönündeki son girişimi, Fransa Merkez Bankası’nın sosyal harcamalara kaynak yaratmak amacıyla elindeki Fransız borcunu —yaklaşık 600 milyar avro, yani toplam borcun yüzde 18’i— “yakması” önerisidir.
Başka bir deyişle Mélenchon’a göre Fransa’daki durum, Fransa ve dünya kapitalizminin giderek derinleşen krizinden kaynaklanmıyor (ki tüm büyük ekonomilerde büyüyen borç dağı bu krizin özelliklerinden biridir). Ona göre bu, muhasebe yoluyla çözülebilecek teknik bir sorundan ibarettir.
Mélenchon’un iflas etmiş önerisi, Fransa Merkez Bankası’nın “halkın” çıkarları doğrultusunda hareket etmesi emredilebilecek tarafsız bir kurum olmadığını görmezden gelmektedir. Fransa Merkez Bankası uluslararası mali sermayenin bir organıdır ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) aracılığıyla onun ağlarına bağlıdır.
Üstelik merkez bankasının elindeki borç, toplamın yalnızca küçük bir bölümüdür; borcun büyük kısmı özel bankaların, yatırım fonlarının ve zengin oligarkların elindedir.
Bunların böyle bir önleme tepkisi, dayatmalarını kabul ettirmek için Fransız tahvillerini derhal elden çıkarmaya girişmek, faiz oranlarında büyük bir tırmanışa ve mali krizin derinleşmesine yol açmak olacaktır.
Mélenchon bunu kendi deneyiminden biliyor. Mitterrand hükümeti 1981’de bir toplumsal reform programıyla ve bir halk coşkusu dalgasının sırtında iktidara geldiğinde Mélenchon Sosyalist Parti üyesiydi. Mali piyasaların sert ve düşmanca tepkisi, bu programın tümüyle tersine çevrilmesiyle sonuçlandı ve işçi sınıfına yönelik saldırıların derinleşmesine yol açtı.
Yunanistan’ın 2015’teki deneyimi bu dersleri pekiştiriyor. SYRIZA orada ECB’nin, IMF’nin ve uluslararası mali sermayenin dayatmalarına meydan okuma vaadiyle iktidara geldi ancak temmuz referandumunda yüzde 62 oranında “Hayır” oyu çıkmasına rağmen kapsamlı kemer sıkma taleplerine boyun eğdi.
Bunun nedeni, mali sermayenin pençesini kırmanın tek yolunun, Yunan işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde devrimci seferberliği ve derhal tüm Avrupa işçi sınıfından destek istenmesi olmasıydı.
SYRIZA ve müttefikleri böyle bir perspektife karşıydı, hatta ona düşmandı; çünkü onlar emekçi kitlelerin değil, kapitalist sistem içindeki konumlarını korumaya çalışan orta sınıfın üst katmanlarının ve kapitalist sınıf kesimlerinin çıkarlarını temsil ediyorlar.
Mélenchon ve LFI da aynı rolü oynuyor.
Bu güçlerin karşısında işçi sınıfı, mücadelesini mali sermayeden tam bir kopuşa dayanan bir stratejiye oturtmalıdır. Bunun gerisinde kalan her şey, kulağa ne kadar “radikal” gelirse gelsin, mali sermayenin dayatmalarına boyun eğmek anlamına gelir.
Mali kriz ayarlamalarla, yamalarla ve muhasebe önlemleriyle çözülemez. Her şeyden önce borç reddedilmelidir. Bu borç işçi sınıfının değil, kapitalist oligarşinin çıkarlarını karşılamak için yapılmıştır. Fransız emperyalizmi, dünyayı yeniden paylaşma mücadelesinde uluslararası muadillerine katılırken, askerî harcamaların artırılmasına yönelik talepler, bu borç birikiminin daha da artmasına neden olmaktadır.
Borcun reddi, toplumun ve devletin kaynaklarını yiyip bitiren bankaların, finans kurumları ağının ve kapitalist oligarkların mülksüzleştirilmesi demektir.
Tüm toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve toplumun daha da gelişmesi için kaynaklar fazlasıyla mevcuttur.
Bu program için verilecek mücadelenin uluslararası sermayede yaratacağı vahşi tepki, Fransız işçi sınıfının Avrupa ve uluslararası sosyalist devrimi geliştirmek için Avrupa işçi sınıfının geri kalanından —büyük mücadelelerin patlak verdiği İspanya, Belçika, Almanya, İtalya ve diğer yerlerdeki işçilerden— destek araması zorunluluğunu acilen gündeme getirmektedir.
Dünya Troçkist hareketi olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), gelişmekte olan devrimci durumda tek uygulanabilir ve gerçekçi perspektifi ifade eden bu program için verilecek mücadelenin devrimci bir önderliğin inşasını gerektirdiğini açıklamıştır. DEUK bu perspektif doğrultusunda, şu anda gelişen mücadeleleri ileriye taşıyacak, onları bürokratik aygıtların pençesinden kurtaracak, bir genel greve hazırlanacak ve bu yolla işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesi mücadelesini ilerletecek taban eylem komitelerinin kurulması için mücadele ediyor.
