Tarihte ilk kez Troçkist hareket, Yeni Zelanda genel seçimlerinde bir aday çıkarıyor. Sosyalist Eşitlik Grubu (SEG), Tom Petterson’ı aday gösteriyor; çünkü işçi sınıfı tarihsel boyutlarda bir krizle karşı karşıya ve bu seçimde yarışan hiçbir parti ona ileriye dönük bir yol sunmuyor.
Kampanyamız, mevcut düzen içinde bir makam elde etme girişimi değildir. Kapitalist düzenin tüm partilerinin iflasını teşhir etmeye ve işçi sınıfının sosyalist ve enternasyonalist bir önderliğinin gerekliliğini ortaya koymaya yönelik bir müdahaledir.
İşçileri ve gençleri bu kampanyayı desteklemeye ve 1 Kasım’da saat 13.30’da Dowse Sanat Müzesi’nde (James Coe Merkezi), 45 Laings Road, Lower Hutt adresinde düzenlenecek halk toplantımıza katılmak üzere kayıt yaptırmaya çağırıyoruz.
Bu seçim, dünya kapitalizminin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en tehlikeli dönemine girdiği bir sırada yapılıyor. 2008’de patlak veren ekonomik kriz hiçbir zaman çözülmedi ve COVID-19 pandemisinin ardından daha da derinleşti. Her ülkenin egemen sınıfı buna, emekçilerin yaşam standartlarına yönelik amansız bir saldırıyla, aşırı sağ ve faşist güçlerin teşvik edilmesiyle ve dünyanın şiddet yoluyla yeniden paylaşılmasına yönelik hamlelerle karşılık verdi.
Üçüncü bir dünya savaşının cepheleri gözlerimizin önünde açılıyor: Ukrayna’da ABD-NATO’nun Rusya’ya karşı savaşı, Gazze’deki soykırım, İran’a karşı yürütülen suç niteliğindeki ve giderek genişleyen savaş, Venezuela petrolüne el konulması ve Çin’e karşı savaş hazırlığı kapsamında tüm Hint-Pasifik bölgesinin militarize edilmesi. Nükleer savaş tehlikesi gerçek ve güncel bir tehlikedir.
Aynı zamanda işçi sınıfı karşılık veriyor. Fransa’da gençlerin ve öğrencilerin kitlesel grevleri ve gösterileri patlak verdi, İspanya’da milyonlarca insan konut krizini protesto ediyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyanın dört bir yanında grevler sürüyor.
Yeni Zelanda da bir istisna değil: Geçen ekim ayında 100.000’den fazla öğretmen ve sağlık çalışanı, hükümetin ücretlere ve çalışma koşullarına yönelik saldırılarına karşı ülkenin yaklaşık 50 yıldır gördüğü en büyük greve katıldı; ancak bu mücadele sendika aygıtı tarafından boğuldu.
Eksik olan, işçi sınıfının mücadele kapasitesi değil; işçileri kemer sıkmanın ve savaşın kaynağına karşı uluslararası düzeyde birleştirecek programa sahip bir önderliktir. Sendika bürokrasileri, sosyal-demokrat partiler ve sahte sol “sosyalist” gruplar, hepsi sınıf mücadelesini burjuvazinin çıkarlarına tabi kılmak için işlev görür. Yeni, devrimci bir önderliğin inşası, çağın merkezî sorunudur.
Yeni Zelanda: Küçük bir emperyalist güç
Yeni Zelanda kendini dünyaya daha nazik, daha yumuşak bir kapitalizm, eşitlikçiliğin ve dürüstlüğün bir modeli olarak sunar. Bu bir sahtekârlıktır. Yeni Zelanda, Avustralya ile birlikte Pasifik ada uluslarını ABD emperyalizminin Çin’e karşı savaş hamlesinin arkasına dizmeye çalışan küçük bir emperyalist güçtür. Birbirini izleyen İşçi Partisi ve Ulusal Parti liderliğindeki hükümetler, Yeni Zelanda ordusunun, topraklarının çok ötesinde ABD öncülüğündeki bir savaşa katılmak üzere “muharebeye hazır” hâle getirilmesi çağrısında bulundu. Wellington ve Canberra, her iki ülkeyi de Çin’e karşı bir ABD savaşına otomatik olarak sürükleyecek olan ANZUS Antlaşması’nı sürdürme konusunda anlaştı. İkinci Dünya Savaşı’nın en yıkıcı muharebelerinden bazılarına sahne olan Pasifik, yeniden emperyalist savaşın bir hazırlık alanına dönüştürülüyor.
Yeni Zelanda’da egemen sınıf, gelişmiş dünyanın en keskin eşitsizlik düzeylerinden bazılarına hükmediyor. Her beş çocuktan biri yoksulluk içinde yaşıyor, insanların yüzde 10’u hayatta kalmak için gıda bankalarına muhtaç ve 112.000’den fazla insan evsiz. İşçilerin reel ücretleri 2021’den bu yana yüzde 6,4 düşerken, milyarder sayısı son sekiz yılda ikiye katlandı ve servetlerinin büyüklüğü muazzam ölçüde arttı. National Business Review Zenginler Listesi, yalnızca 150 kişi ve ailenin elinde 129 milyar dolardan fazla servet bulunduğunu kaydediyor; bu, ülkenin yıllık GSYİH’nin dörtte birinden fazlası. Bu bir politika kazası değildir. Yalnızca çoğunluğu yoksullaştırarak azınlığı zenginleştirebilen kapitalist sistemin kendisinin ürünüdür.
Diyoruz ki: Savaşa tek kuruş yok!
- Tüm askerî harcamalara son verin ve milyarlarca doları okullara, hastanelere ve yoksulluğun sona erdirilmesine yönlendirin.
- Beş Göz istihbarat paylaşım ağından çekilin ve Waihopai casusluk üssünü kapatın. İstihbarat teşkilatlarını lağvedin.
- ANZUS Antlaşması’nı feshedin ve ABD, Avustralya, NATO ve başka yerlerle tüm askerî ittifaklara ve anlaşmalara son verin.
- Tüm Yeni Zelanda askerlerini Ortadoğu’dan, Avrupa’dan ve her türlü denizaşırı konuşlanmadan geri çekin.
İşçi Partisi ve Ulusal Parti: Savaşın ve kemer sıkmanın iki partisi
Ulusal Parti ve İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler, her fırsatta ABD emperyalizmini destekledi. Mevcut Ulusal Parti liderliğindeki koalisyon, ABD’nin Yemen’deki saldırılarına yardım etmek ve İsrail’in savaş makinesi için ikmal hatlarını açık tutmak üzere Ortadoğu’ya askerî personel konuşlandırdı. Önceki İşçi Partisi liderliğindeki hükümet, Rusya’da savaşmak üzere Britanya’da Ukraynalı askerleri eğitmek için Yeni Zelanda askerleri gönderdi; savaş tırmanıp nükleer silah kullanımını tehdit ederken bu konuşlanma o zamandan beri Polonya’ya genişletildi.
İşçi Partisi, askerî harcamaların GSYİH’nin yüzde 1’inden en az yüzde 2’sine çıkarılması ve asker alımının genişletilmesi gerektiği konusunda Ulusal Parti ile hemfikir. Bunun finansmanı, sağlık, eğitim ve diğer hayati kamu hizmetlerinin kaynaklarının kurutulmasıyla sağlanacak.
Bu seçim hiçbir şeyi çözmeyecek. Seçimde yarışan tüm siyasi partiler —İşçi Partisi, Ulusal Parti ve onların tüm destekçileri— işçi sınıfına yönelik derinleşen bir saldırıyı ve ülkenin ABD emperyalizminin savaş planlarına entegre edilmesini gerektiren kapitalizmi savunmaya bağlıdır. Partiler arasındaki farklar küçük ve taktikseldir. Bunlardan herhangi birine verilecek oy, kemer sıkmaya ve savaşa verilmiş bir oydur.
Başbakanlar Jacinda Ardern ve Chris Hipkins yönetimindeki önceki İşçi Partisi hükümeti, 2023’te Ulusal Parti, ACT ve NZ First’ten oluşan sağ koalisyonun iktidara gelmesinden doğrudan sorumludur. 2017’de Ardern, Yeşiller ve sağcı milliyetçi NZ First ile bir koalisyon kurdu ve lideri Winston Peters’ı başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak atadı. Mevcut sağcı hükümetin zeminini hazırlayan şey, Ardern hükümetinin yaşam standartlarına yönelik saldırıları, göçmen karşıtı önlemleri ve Washington ile askerî bağların güçlendirilmesiydi.
Ardern’in 2017’de yoksulluğu ve eşitsizliği ele alma vaatleri bir sahtekârlıktı: Onun hükümeti döneminde evsizlik ve maddi yoksunluk içinde yaşayan çocuk sayısı arttı. Reel ücretler düşerken ve hükümet COVID-19’a karşı halk sağlığı korumalarını kaldırırken —bu da hastaneye yatışlarda ve ölümlerde bir artışa yol açtı— işçi sınıfı İşçi Partisi’ne sırtını döndü ve parti 2023 seçimlerini ezici bir yenilgiyle kaybetti.
İşçi Partisi, Başbakan David Lange ve Maliye Bakanı Roger Douglas’ın 1980’lerdeki hükümeti döneminde reformist politikalara olan her türlü bağlılığını terk etti; bu hükümet, ABD’de Reagan’ın ve Britanya’da Thatcher’ınkine benzer şekilde işçi sınıfına karşı acımasız bir saldırı yürüttü. Üretimin küreselleşmesine, sanayileri özelleştirerek, devlet sübvansiyonlarını kaldırarak, on binlerce işçiyi işten çıkararak ve zenginlerden alınan vergileri düşürerek karşılık verdi. Tüm bu saldırılar, Stalinistlerin liderliğindeki sendika bürokrasisi tarafından dayatıldı. Sonuç, fırlayan toplumsal eşitsizlik ve işsizlik oldu: bugüne dek süren bir toplumsal felaket.
On yıllarca süren sağcı saldırıların ardından hem İşçi Partisi hem de Ulusal Parti geniş kesimlerce nefret ediliyor: İkisinin toplam desteği yüzde 60’ın altına düştü; bu, 1930’lardan bu yana en düşük düzey. Bu, Fransa, Britanya ve İspanya dâhil olmak üzere uluslararası düzeyde sosyal-demokrat partilere verilen desteğin çöküşünü yansıtıyor ve sınıf mücadelesini kontrol altında tutmak ve bastırmak için bu partilere bel bağlamış olan burjuvazi için ciddi bir yönetim krizini temsil ediyor.
İktidara dönmek için İşçi Partisi, iki ya da üç küçük partiyle koalisyon kurmak zorunda kalacak ve büyük ölçüde orta sınıf, sahte sol grupların desteğine dayanacak.
Yaşam standartlarını savunmak için şunları talep ediyoruz:
- Yıllardır süren reel ücret kesintilerini tersine çevirmek için tüm işçilere derhal yüzde 20 ücret artışı ve tüm yardımlarda artış. Tüm ücretleri ve yardımları, otomatik aylık düzeltmelerle yaşam maliyetine endeksleyin.
- İsteyen herkes için düzgün ücretli, tam zamanlı, kalıcı bir iş; çalışamayanlar için geçinebilmesi için bir gelir.
- Öğrenci borçlarını silin ve ücretsiz yükseköğrenimi geri getirin.
- Ücretsiz, evrensel sağlık hizmeti; sağlık ve eğitim çalışanlarının ücretlerindeki kesintileri ve binlerce kamu görevlisinin işten çıkarılmasını tersine çevirin.
- Ücret kesintilerine, iş kayıplarına ve toplumun militarize edilmesine karşı gerçek bir mücadele yürütmek için işçiler sendika bürokrasisine karşı ayaklanmalıdır. Sendikalar on yıllar önce işçi örgütü olmaktan çıktı ve bugün devlet ile büyük sermaye için bir endüstriyel polis gücü olarak işlev görüyor.
- İşçiler, demokratik olarak kontrol edilen ve sendika aygıtından ve kapitalist partilerden bağımsız taban komiteleri kurmalıdır. Bu komiteler, Yeni Zelanda’daki işçileri tüm endüstrilerde ve Avustralya, Asya, Pasifik ve dünyanın dört bir yanındaki işçilerle, Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı aracılığıyla birleştirmelidir.
Yeşiller, Te Pāti Māori ve Fırsat Partisi
Yeşil Parti ve Māori milliyetçisi Te Pāti Māori (TPM), İşçi Partisi liderliğindeki bir sağcı hükümete “ilerici” bir cila sağlamak için kendilerini konumlandırıyor. Her iki parti de —zenginlerin daha fazla vergi ödemesi ve “satın alım gücünün” iyileştirilmesi gibi— cılız reform önerilerini, İşçi Partisi ile koalisyona girdikleri anda bir kenara atacaktır.
Ardern hükümetinde Yeşiller, askerî harcamaları artırırken eğitimi, sağlığı ve diğer hizmetleri budayan İşçi Partisi bütçelerini sadakatle destekledi. TPM, mal ve hizmet vergisini (GST) artıran, sosyal yardım haklarını kesen ve elektrik şirketlerini kısmen özelleştiren 2008-2017 Ulusal Parti liderliğindeki hükümetin parçasıydı.
Yeşiller ve TPM, sahte sol partilerle birlikte, işçi sınıfını bölen ve toplumdaki en önemli bölünmeyi —işçiler ile kapitalistler arasındaki uçurumu— gizleyen, milliyet, ırk ve cinsiyete dayalı gerici kimlik siyaseti biçimlerini teşvik ediyor. TPM, işçi sınıfından sızdırılan servetten daha büyük bir pay elde etmeye çalışan Māori kabile temelli kapitalistler adına konuşuyor. Onların çıkarları, ülkedeki en çok sömürülen kesimler arasında yer alan Māori işçilerinin çıkarlarına karşıttır.
İşçi Partisi ya da Ulusal Parti ile çalışabileceğini söyleyen Fırsat Partisi (TOP), güç dengesini elinde tutabilir ve bir sonraki hükümeti hangi ana partinin kuracağını seçebilir. Daha önce parlamentoda yer almamış olan TOP, “pragmatik” ve “merkezci” olduğunu iddia ediyor. Aslında, Yeşiller gibi, iklim değişikliğinin, konut krizinin ve fırlayan yaşam maliyetlerinin hepsinin kapitalist piyasa sistemi içinde çözülebileceği sahtekârlığını pazarlayan sağcı, iş dünyası yanlısı bir partidir.
İşçi sınıfını birleştirin
- Kimlik siyasetini ve onu pazarlayan partileri reddedin. Irkçılığa ve her türlü baskıya karşı mücadele, işçilerin etnik, cinsiyet ve ulusal bölünmeleri aşan birliğini gerektirir; kapitalist seçkinlerin rakip kesimlerine tabi kılınmalarını değil.
- Göçmenleri savunun: Herkes için tam yurttaşlık hakları; sınır dışı etmelere son verin ve tüm göçmen karşıtı önlemleri yürürlükten kaldırın.
Sahte solun rolü
Sahte sol gruplar, özellikle Uluslararası Sosyalist Örgüt (ISO) ve Sosyalist Aotearoa (SA), İşçi Partisi’nin ihanetlerini mümkün kılmada kilit bir rol oynuyor. Her iki grup da sağcı Ardern hükümetini “reformist” diye akladı ve şimdi de, Ulusal Parti’ye kıyasla “kötünün iyisi” hatta ilerici bir alternatif oldukları yalanına dayanarak, işçileri ve gençleri yeniden İşçi Partisi’ne ya da müttefik partilerine oy vermeye çağırıyor.
İran’a karşı savaşa yanıt olarak hem SA hem de ISO, emperyalizm yanlısı İşçi Partisi ve Yeşil partilerle bir “savaş karşıtı” ittifak çağrısı yaptı. ISO ve SA sosyalist örgütler değil; işçileri silahsızlandırmak ve onları büyük sermayenin ve savaşın partilerine tabi kılmak için siyasi düzen ve sendika bürokrasisi içinde faaliyet gösteren milliyetçi gruplardır. Sahte sol partiler, ayrıcalıklı konumları Yeni Zelanda’nın ABD müttefiki bir emperyalist güç olarak oynadığı role dayanan varlıklı orta sınıf katmanları adına konuşur.
Sosyalist bir eylem programı
Ortaya koyduğumuz talepler, kapitalist devlete yapılan çağrılarla kazanılamaz; aksine ona karşı siyasi bir mücadelenin gerekliliğini ortaya koyar. Bunların her biri, kâr sistemiyle ve onu savunan partilerle çatışır. Dolayısıyla bunlar için verilen mücadele, her noktada hangi sınıfın iktidarı elinde tuttuğu sorusunu gündeme getirir.
Ülkenin serveti —150 ailenin elindeki 129 milyar dolar ve 2020 ile 2025 arasındaki 39,5 milyar dolarlık banka kârları dâhil— işçi sınıfı tarafından yaratıldı ve geri alınmalıdır. Bankalar ve büyük şirketler, işçi sınıfının demokratik kontrolü altında kamulaştırılmalı ve milyarderlerin servetine el konulmalıdır. Bu, işçi sınıfının siyasi iktidarı almasını —mevcut devlet makinesini parçalayıp toplumu insan ihtiyacını karşılayacak şekilde yeniden örgütleyecek bir işçi hükümeti kurmasını— gerektirir.
İşçi sınıfının eksik olduğu şey mücadele kapasitesi değil, devrimci bir önderliktir. Bu önderliğin inşası, yani Lev Troçki’nin kurduğu Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Yeni Zelanda şubesinin inşası merkezî görevdir.
Tom Petterson, bu program için mücadele etmek ve işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketini inşa etmek üzere bu seçimde aday oluyor.
Hutt South’ta Tom Petterson’a oy verin. 1 Kasım’daki halk toplantımıza katılın. Pasifik’te, Asya’da ve dünyanın dört bir yanında işçi sınıfının devrimci birliği için Sosyalist Eşitlik Grubu’na katılın. Dünya sosyalizmi için ileri!
Tom Petterson’ın onayıyla. sep.wellington@gmail.com
