Almanya ve Amerika arasındaki çatlak: Bir “dönüm noktası”

1 Haziran 2017

Hafta sonu İtalya’da düzenlenen G7 zirvesi, ABD ile Avrupalı büyük güçler arasında açık bir anlaşmazlıkla sonuçlandı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, savaş sonrası istikrara zemin oluşturan Atlantik ötesi ittifakın neredeyse sona erdiğini ilan etti.

Pazar günü Münih’teki bir bira çadırı etkinliğinde konuşan Merkel, şunları söyledi: “Başkalarına tamamen güvenebileceğimiz zamanlar, bir dereceye kadar sona erdi. Bunu son birkaç gün içinde yaşayarak gördüm. Biz Avrupalılar yazgımızı kendi ellerimize almalıyız.”

Merkel, ABD ile açık çatışmaların yaşandığı zirvenin sona ermesinden bir gün sonra konuşuyordu. Kırılma, ABD Başkanı Donald Trump’ın Brüksel’deki bir toplantıda, NATO antlaşmasının 5. Maddesine bağlılığı yeniden onaylamayı reddetmesinin ardından meydana geldi. 5. Madde, üye devletleri, saldırıya uğradıklarında diğerlerine yardım etmekle yükümlü kılıyor. Bu, Trump’ın, Avrupalıları, ittifaka “ödemeleri gereken [parayı] ödemedikleri” için fırçaladığı NATO zirvesini izliyordu.

G7’deki en açık çatışma, Trump yönetiminin ABD’deki ekonomik büyümeyi kısıtladığı gerekçesiyle adaletsiz gördüğü iklim değişikliği üzerine 2015 Paris Anlaşması’nın onaylanmasına odaklanmıştı.

Diğer altı üye (Britanya, Fransa, İtalya, Almanya, Kanada ve Japonya) ise [anlaşmadan] vazgeçmeyi reddetti. Sonuç olarak, zirve bildirisi, özellikle, ABD’nin itirazlarını kayıt altına aldı: “Amerika Birleşik Devletleri iklim değişikliği ve Paris anlaşması üzerine politikalarını gözden geçirme sürecindedir ve dolayısıyla, bu başlıklar üzerine ortak karara katılma durumunda değildir.”

Önceki G7 zirvelerinde fikir ayrılıkları ve alınan kararlara ilişkin farklılaşan yorumlar olsa da, katılımcılar, sonuç bildirisinde farklılıklarını örtbas edebiliyordu. Bu kez öyle olmadı.

Anlaşmazlıklar başka alanlara yayıldı. ABD, daha zirve başlamadan önce, ev sahibi ülke İtalya’nın, sığınmacıların haklarına en azından kimi sözel değinmelerde bulunma hamlesini engelledi.

Bir diğer tartışma konusu ticaretti. ABD, “korumacılığa direnme” ihtiyacına yapılan göndermelerin G20’de, G7 maliye bakanları toplantısında ve IMF’nin bu yılın başındaki toplantısında yapılan açıklamalardan çıkarılmasını sağlamıştı.

G7 bildirisi, “hiçbir haksız ticari pratiğe ödün vermemekle birlikte, pazarlarımızı açık tutma ve korumacılıkla mücadele etme” taahhüdünü tekrarladı. Bununla birlikte, Avrupalı politikacıların “korumacılığa direnme”nin eklenmesinin Washington’ın tavrından vazgeçtiği anlamına gelebileceği yönündeki umutlarının kısa ömürlü olduğu görüldü.

Trump, toplantının hemen ardından, “haksız ticari pratikler”e yapılan göndermeye sarıldı. “Korumacılıkla mücadele” ihtiyacını anmaksızın, “gerçekten eşit şartların sağlandığı bir faaliyet alanını geliştirmek” için “ticareti bozan tüm faaliyetleri ortadan kaldırma” hakkındaki ifadeleri öne çıkartan Trump, ticaret konusundaki “büyük sonuçlar”ı övdü.

Spiegel Online’a göre, Trump, haftanın başında Avrupalı yetkililerle yaptığı bir toplantıda, Almanya’yı “kötü, çok kötü” diye tanımlamış ve “ABD’de sattıkları milyonlarca arabaya bakın. Korkunç. Biz bunu durduracağız” diye eklemişti.

Merkel, Pazar günü Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkmasının (Brexit) ve ABD ile çatışmaların kapsamlı sonuçlarını özetlediği Münih’e gitmeden önce, iklim anlaşması üzerine görüşmeleri, “çok yetersiz” olarak betimlemişti.

O, “Biz, elbette, ABD, Britanya ve Rusya dahil olmak üzere diğer komşularımızla dostça ilişkilere sahip olmak istiyoruz.” demesine karşın, sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Kendi geleceğimiz için kendimiz mücadele etmek zorundayız.”

Bu sözlerin, Hitler’in siyasi kariyerine başlamasını hatırlatacak şekilde Münih’teki bir bira etkinliğinde söylenmiş olması, onların önemini arttırmaktadır.

Merkel’in açıklamalarının tarihsel sonuçları, bir dizi yorumda fark edildi.

ABD Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haass, bir Twitter mesajında, bunların bir “dönüm noktası” olduğunu söyledi. Söz konusu senaryo, “ABD’nin -İkinci Dünya Savaşı’ndan beri- önlemeye çalıştığı şey” idi.

George Washington Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Henry Farrell, Washington Post’ta, Merkel’in yorumlarının “siyasi söylemde devasa bir değişiklik” olduğunu belirtti. [Farrell’e göre,] Her ne kadar Britanya ile ABD arasındaki “özel ilişki” daha fazla ön plana çıkmış olsa da, “Almanya-ABD ilişkisi muhtemelen daha önemlidir.”

Farrell, NATO’nun amaçlarından biri, “Almanya’yı, I. Dünya Savaşı’nda ve II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Avrupa barışı için bir tehdit haline gelmesini engelleyecek bir uluslararası çerçeve içine yerleştirmekti” diye yazdı. O, NATO’nun ilk genel sekreteri Hastings Ismay’in, ittifakın “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları aşağıda tutmayı” amaçladığına ilişkin sözlerini hatırlattı. Şimdi ise, Almanya, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana herhangi bir zamanda olduğundan daha bağımsız bir rol oynama peşinde koşuyordu.

G7’deki çatlağın doğrudan nedeni, neredeyse hep bir ağızdan, Trump’ın “kaba” davranışları olarak anlatıldı. Ancak onun eylemleri, emperyalist güçler arasındaki artan gerilimlerin yalnızca en sonuncu ve şimdiye kadarki en çarpıcı ifadesidir.

Almanya, 2003’teki Irak istilası sırasında, Ortadoğu’daki ekonomik ve stratejik çıkarları nedeniyle, askeri harekata karşı çıkmıştı. Dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, buna karşılık olarak, “eski Avrupa” dediği Alman etki alanı ile daha çok ABD’ye eğilimli olan Doğu Avrupa devletlerinin oluşturduğu “yeni Avrupa” arasında bir karşıtlıktan söz etmişti.

Atlantik ötesi ittifak korunmakla birlikte, bu bölünmeler, ABD’nin yıkıcı uluslararası rolü ve Almanya’nın küresel arenada kendisini gösterme ihtiyacı konusunda Alman siyasi çevrelerinden gelen ve giderek artan eleştirilerle birlikte, geçtiğimiz on yılda yoğunlaştı.

Farklılıklar, Almanya’nın hatırı sayılır ekonomik çıkara sahip olduğu Ortadoğu’yu, Devlet Başkanı Xi Jinping’in Bir Kuşak Bir Yol projesinden yararlanmayı umduğu Çin’i ve Rusya’yı kapsıyor.

Şubat 2016’da, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele başlıklı açıklamasında, yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesine karşı uluslararası bir işçi sınıfı hareketinin geliştirilmesi çağrısı yapmıştı.

Açıklamada, Amerikan emperyalizmi “küresel savaş planlamasının kumanda merkezi” iken, onun eylemlerinin “bir dünya sistemi olarak kapitalizmin kontrol edilemeyen krizinin yalnızca en yoğunlaşmış ifadesi” olduğu belirtiliyordu.

Açıklama, aynı iç ve dış çelişkiler ile karşı karşıya bulunan Avrupa ve Japon emperyalizminin de en az onun kadar yağmacı hedefler izlediğini açıklıyordu: “Onların hepsi, dünya ekonomik ve siyasi gücünün yeniden paylaşımı uğruna şiddetli bir savaşa doğru kötüleşen süreçte kendi paylarını garantiye almak için, Amerika’nın üstesinden gelemeyecek kadar çok iş üstlenmiş olmasından yararlanmaya çalışıyor.”

Kırılmalar G7 zirvesinde gözler önüne serilirken, büyük güçler arasındaki anlaşmazlıklar artmış durumda ve bu mücadelenin şiddeti, muhtemelen, yalnızca yoğunlaşacak.

Nick Beams