Almanya Dışişleri Bakanı Maas: Avrupa, ABD’nin tavrına karşı “kırmızı çizgiler” belirlemeli

Ulrich Rippert ve Peter Schwarz
3 Eylül 2018

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas (Sosyal Demokrat Parti, SPD), ekonomi gazetesi Handelsblatt için geçtiğimiz hafta yazdığı bir yazıda, Alman hükümetinin ABD’ye yönelik yeni stratejisinin başlıca noktalarını özetledi. Maas, Atlantikötesi ittifakı “yeniden ayarlamak” ve AB’yi, ABD’ye bir “karşı ağırlık” olarak inşa etmek istiyor.

Alman hükümetinin önde gelen temsilcileri, uzun bir süredir, Almanya’nın dış politikaya ve askeri konulara daha fazla müdahil hale gelmesi gerektiğini açıklıyorlar. WSWS, Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile SPD’nin aylar süren gizli görüşmelerin ardından ilkbaharda vardığı koalisyon anlaşmasının, “Alman militarizminin büyük çaplı genişlemesine yönelik ayrıntılı bir proje anlamına geldiği” yorumunu yapmıştı.

Maas, Handelsblatt’taki yazısını bunun üstüne kuruyor. O, hükümet yetkililerinin şimdiye kadar yaptığından çok daha açık bir şekilde, ABD’yi, yeni bir Alman büyük güç politikasının önündeki başlıca engel olarak tanımlıyor. Maas, bir “dengeli ortaklık” hakkında yalnızca kısmen örtülü diplomatik ifadelerle, Almanya’nın, yalnızca, ABD zararına ve onunla çatışarak yeniden bir dünya gücü haline gelebileceğini açıklıyor.

Dışişleri bakanı, başından itibaren, giderek artan Atlantikötesi gerilimlerin “hiçbir şekilde Donald Trump” ve onun “sürekli yeni şokları ile sınırlı olmadığı”nı vurguluyor. O, “ABD ile Avrupa, yıllardır birbirinden uzaklaşıyor.”; “Değer ve çıkar örtüşmesi” azalıyor ve “Doğu-Batı çatışmasının bağlayıcı gücü” artık yok diye yazıyor.

Maas, her ne kadar ABD ile ortaklık “Almanya’yı, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana benzersiz bir barış ve güvenlik evresine getirmiş” olsa da, geçmişi anımsamanın geleceği beraberinde getirmediğini ilan ediyor. “Ortaklığımızı yeniden ayarlamanın tam zamanı.”

Maas’ın ardından önerdiği “dengeli ortaklık”, Alman emperyalizminin Amerika’nın zayıfladığı her yerde ilerlemesi ve çıkarların çatıştığı yerde ABD ile cepheleşmesine dayanıyor. Bu, Maas’a göre, “Amerika’nın çekildiği yerlere ağırlığımızı koyduğumuz” ve “ABD’nin kırmızı çizgiler çektiği yerlerde karşı ağırlık olduğumuz” bir “ortaklık.”

Tek başına sözcüklerin seçimi bile dikkate değer. Şu ana kadar, sözde “haydut devletler”e karşı “kırmızı çizgiler” belirleyen ABD idi; şimdi ise, Almanya Dışişleri Bakanı, sözde bir müttefiki ve ortağı aynı ifade ile tehdit ediyor.

Maas’ın ABD’ye yönelik meydan okuması, kapsamlı tarihsel, jeopolitik ve askeri sonuçlara sahiptir. Bu, geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşına ve faşizme yol açmış olan sorunların hiçbirinin çözülmemiş olduğunu göstermektedir.

1897’de, Dışişleri Bakanı Bernhard von Bülow, Reichstag (imparatorluk parlamentosu) önünde Almanya için “güneşte bir yer” (parlak bir konum) talep ettiğinde, hızlı bir şekilde gelişen Alman kapitalizminin kendisine zarar verdiğini düşündüğü eski sömürgeci güçler Büyük Britanya ile Fransa’yı hedef alıyordu. Bunu, 17 yıllık yoğun bir askeri büyüme izledi. Almanya, ardından, Birinci Dünya Savaşı’nda, “güneşteki yer”ini zorla ele geçirmeye çalışmış ama savaşı kaybetmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek kazananı, diğer bir yükselen kapitalist büyük güç olan Amerika Birleşik Devletleri oldu.

Birinci Dünya Savaşı’ndan on beş yıl sonra, gizli bir sanayiciler, ordu ve gerici politikacılar ittifakı, onun sonucu tersine çevirme çabasıyla Hitler’i iktidara getirdi. Onlar, işçi sınıfı hareketini ezmek ve ülkenin tüm kaynaklarını devasa bir askeri saldırının hizmetine sokmak için Nazilere gereksinim duyuyorlardı. Hitler, İkinci Dünya Savaşı’nda, önce Avrupa’yı zaptetmeye ve ardından, Stalinist yozlaşmasına rağmen, kapitalizme yönelik başlıca tehdit ve topraklarını Alman ekonomisi için “Lebensraum” (“yaşam alanı”) olarak gördüğü Sovyetler Birliği’ni fethetmeye çalıştı.

Ancak savaşın mantığı, kaçınılmaz olarak, en güçlü emperyalist devlet olan ABD ile bir çatışmayla sonuçlandı. Dördüncü Enternasyonal, daha 1940’ta, Hitler’in tankları Hollanda’yı, Belçika’yı ve Fransa’yı dümdüz ederken, şu uyarıda bulunmuştu: “Almanya’nın Müttefikler karşısındaki olası zaferi, Washington’ın tepesinde bir kabus gibi sallanmaktadır. Avrupa kıtasını ve onun üsleri olarak sömürgelerinin kaynaklarını; Avrupa’nın tüm mühimmat fabrikaları ve tersanelerini elinde tutan Almanya, özellikle Doğu’daki Japonya ile birlik halinde, Amerikan emperyalizmi için ölümcül bir tehlike oluşturacaktır. Avrupa topraklarında sürmekte olan devasa savaşlar, bu anlamda, Almanya ile Amerika arasındaki mücadelede hazırlık bölümleridir.” (Dördüncü Enternasyonal’in Emperyalist Savaş ve Dünya Proleter Devrimi Üzerine Bildirgesi)

Amerika Birleşik Devletleri, sonunda, Alman emperyalizmini devirmek için Sovyetler Birliği ile güçlerini birleştirdi. Ancak Washington, savaştan sonra, Almanya’nın hayatta kalmasını garantiye aldı. Amerikalı emperyalistler, Soğuk Savaş’ta bir siper olarak ve kendi ekonomilerinin genişlemesi için, Almanya’ya gereksinim duyuyorlardı. O kadar barışçıl olmamakla birlikte, Maas’ın yazdığı gibi, şimdi sona ermekte olan “benzersiz barış ve güvenlik evresi”nin temeli buydu.

ABD, gerileyen ekonomik ağırlığını askeri üstünlüğünü kullanarak dengelemeye çalışıyor. ABD, 1990’ların başından beri, neredeyse kesintisiz bir şekilde savaşta. Washington, bir istikrar kaynağı olmaktan çıkarak, en büyük uluslararası istikrarsızlık etmeni haline gelmiş durumda. Donald Trump, bu gelişmenin yüksek noktasını temsil etmektedir. Alman emperyalizmi, buna, militarizme ve saldırgan büyük güç politikasına dönerek tepki veriyor. Maas’ın ve diğer Alman politikacıların yalnızca dili değil ama politikalarının içeriği de giderek daha artan bir şekilde von Bülow ile Hitler’in Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’u hatırlatıyor.

Alman emperyalizmi, o günlerde olduğu gibi, bir kez daha, ABD’ye kafa tutmak için Avrupa’ya egemen olmak gerektiğini düşünüyor. Maas, “Almanya’nın”, ABD ile cepheleşmenin üstesinden “tek başına” gelemeyeceğini vurguluyor. Bu yüzden, Alman dış politikasının “öncelikli hedefi”, “egemen, güçlü bir Avrupa’nın inşası” idi. ABD’ye karşı koymak, “yalnızca, Fransa ve diğer Avrupalılar ile dayanışma içinde” mümkündür. Avrupa Birliği, “uluslararası düzenin başlıca dayanağı haline gelmelidir.” O, Trump’ın “Önce Amerika”sının karşısına, “Birleşik Avrupa!” sloganını çıkarıyor.

Ancak, Avrupa’da, merkezkaç güçler gelişiyor. Özellikle de, Almanya’nın Avrupa Birliği üyelerini kendi mali emirlerine, ekonomik çıkarlarına ve dış politika hedeflerine tabi kılma çabaları, birçok ülkede milliyetçi eğilimleri güçlendirmiş durumda. Berlin, buna, askeri harcamaları arttırarak karşılık veriyor.

Maas, ABD’nin karşısına çıkarken, NATO’yu tartışmaya açacak kadar ileri gitmiyor. O, “Atlantik ötesi bağ, bizim için, hiçbir yerde, güvenlik konusunda olduğu kadar zorunlu değildir.” diye yazıyor. Alman emperyalizmi, Rusya ile cepheleşmesinde hala NATO’ya gereksinim duyuyor. Almanya’da hala 45.000 ABD askeri ve ABD’nin birçok ordu komutanlığı merkezi bulunuyor.

Ancak Maas, Alman etkisini arttırmak ve Amerikan egemenliğini geri püskürtmek için, yoğun bir silahlanma talep ediyor. O, Handelsblatt’ta şöyle yazıyor: “Kuzey Atlantik İttifakı’nın Avrupa ayağını güçlendirmek bizim kendi çıkarımızadır. Donald Trump sürekli yeni oran hedefleri belirliyor diye değil; Washington’a eskiden olduğu kadar güvenemeyeceğimiz için.” Maas’a göre, şimdi, “adım adım”, “kendi başına bir Avrupa projesi olarak” bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Birliği inşa etmek önemli idi.

Maas’ın ABD’ye karşı saldırısı askeri konularla sınırlı değil. O, ayrıca, ABD’nin mali piyasalardaki hakimiyetini kırmak ve Avrupa’daki Amerikalı internet şirketlerini daha yüksek bir şekilde vergilendirmek istiyor. O, “ABD’den bağımsız ödeme kanalları oluşturmak, bir Avrupa Para Fonu yaratmak ve bağımsız bir SWIFT sistemi kurmak” gerektiğini söylüyor. ABD’nin egemen olduğu SWIFT ağı, dünya çapında 10.000’den fazla bankanın haber ve işlem trafiğini sağlıyor.

Maas, Trump yönetimine karşı ticaret savaşında, dünya çapında diğer ülkeler ile ittifak kurmak istiyor ve bunu, “çok taraflılık için ittifak” diye adlandırıyor. Bu, “bizim gibi, bağlayıcı kurallara ve adil rekabete inanan bir ortaklar ağı” idi. O, bu konuda, Avrupalı ortaklara ek olarak, Japonya, Kanada ve Güney Kore hükümetleri ile de çok başarılı görüşmeler yapmış.

Başbakan Angela Merkel de, Almanya’nın uluslararası etkisini genişletme peşinde koşuyor. Örneğin, geçtiğimiz hafta, Kırım krizinden beri ilk kez, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, hükümetin konukevi Schloss Meseberg’de baş başa bir görüşmede ağırladı. İkili, diğer şeylerin yanı sıra, Washington’dan gelen sert eleştiriye rağmen, Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattının inşası konusunda anlaşmaya vardı. Merkel, ardından, hem Rusya’nın hem de ABD’nin büyük çıkarları sahip olduğu Kafkasya ülkeleri Gürcistan’ı, Ermenistan’ı ve Azerbaycan’ı ziyaret etti. O, önümüzdeki günlerde Senegal’i, Gana’yı ve Nijerya’yı ziyaret edecek. Merkel, Eylül ayında da, şu anda ABD’nin ilgi odağında bulunan Türkiye’nin Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı resmi bir ziyaret için Berlin’e bekliyor.

Maas’ın ABD’ye yönelik yeni stratejisi, sadece hükümet partileri tarafından değil ama sözde muhalefet tarafından da destekleniyor. Özellikle Sol Parti, Almanya’nın “ABD’ye karşı sert bir tavır” takınmasını talep etme fırsatını kaçırmıyor.

Medyada bile, hiçbir eleştirel ses söz konusu değil. Ancak, bazı yorumlar, hükümetin büyük bir silahlanma programını açıkça savunmasını talep ediyor. Onlar, askeri harcamaları koalisyon anlaşmasında uzlaşıldığı şekilde ikiye katlamanın, Maas’ın büyük güç planlarını gerçekleştirmeye yetmeyeceğini biliyorlar. Örneğin, Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Amerika’yı aşan bir politika”nın, “maddi varlık”, yani uygun bir askeri güç gerektirdiği uyarısında bulunuyor.

Almanya Dış İlişkiler Konseyi’nin dergisi IP’nin yeni sayısı, “Federal Cumhuriyet’in özgüveni ve hatta güvenlik politikası iddialarını yeniden tanımlaması 2017 seçim kampanyasında neredeyse hiçbir rol” oynamadığı için büyük koalisyonu suçluyor. Ama artık, “başbakanın söylediği gibi, ‘biz Avrupalılar yazgımızı gerçekten kendi ellerimize almak zorunda’ isek, Alman kamuoyuna, güvenlik ve savunma politikasının gerçekte ne anlama geldiğini açıklamanın” tam zamanıydı (“ama Bundeswehr [silahlı kuvvetler], halen kendisinden istenenleri karşılamayacak durumda.”).

Maas, bu güçlükle yüzleşmek istiyor. Tagesspiegel, onun, “Daha yüksek savunma harcamaları üzerine tartışmaktan kaçınmıyorum.” dediğini aktarıyor. Büyük koalisyon, her ne kadar askeri sınırlamanın sona ermesi için beş yıl boyunca yoğun bir şekilde kampanya yürütmüş olsa da, Maas, şimdiye kadar, toplumun, bu alanda, “bir söylemsel bitkisel yaşamda” tutulmuş olduğunu savunuyor. Bu, yalnızca, hükümetin toplumu olağanüstü bir şekilde askerileştirmeye hazırlandığı anlamına gelebilir. Zorunlu askerliğe dönülmesi, kadınlar ve erkekler için bir hizmet yükümlülüğünün uygulamaya konması ve nükleer silah sağlanması hakkındaki tartışmalar, gelmekte olan şeyin sadece bir denemesidir.

Hükümet, militarizme geri dönüşün, halkın geniş kesimleri tarafından şiddetle reddedildiğini biliyor. Onun planlarını halktan gizli bir şekilde geliştiriyor olmasının nedeni budur. Onların otoriter yönetim biçimlerini üstlenmeksizin, Kayser’in imparatorluğunun ve Nazi rejiminin büyük güç politikasına geri dönüş söz konusu olamaz. Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’in (AfD) yükseltilmesinin ve savaşa ve kapitalizme yönelik muhalefete suçlu muamelesi yapılmasının nedeni budur.

Anayasayı Koruma Federal Bürosu’nun (Alman istihbarat örgütü) en son yıllık raporunda, AfD’ye ve onun faşist çevresine hiç değinilmemesinin nedeni budur. Rapor, aynı zamanda, kapitalizme ve onun sonuçlarına (toplumsal eşitsizlik, savaş, ırkçılık ve çevresel felaketler) yönelik her türlü eleştiriyi; özellikle de, yıllardır Alman militarizminin geri dönüşü hakkında uyarıda bulunan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) eleştirilerini, “aşırı solculuk” ve “anayasa karşıtlığı” olarak suçluyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden yaklaşık 73 yıl sonra, Alman emperyalizmi, tarihteki en büyük suçlara yol açmış olan militarist dış politika geleneklerine geri dönüyor. Artık her şey, işçi sınıfına dayanan ve savaşa karşı mücadeleyi onun nedeni olan kapitalizme karşı mücadele ile birleştiren bir savaş karşıtı hareketin inşasına bağlıdır. SGP’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin dünya çapındaki şubelerinin hedefi, böyle bir hareketin inşasıdır.