Oslo’dan 25 yıl sonra: Filistinliler için derinleşen bir felaket

Bill Van Auken
17 Eylül 2018

Perşembe günü, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) önderi Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’in, olaya ev sahipliği yapan ABD Başkanı Bill Clinton ile birlikte Washington’da düzenlenen bir toplantıda, Oslo Anlaşması’nı kabul etmesinin 25. yıldönümüydü.

Anlaşmanın, İsrail ile Filistinliler arasında, İsrail ile bir Filistin devleti arasındaki sınırlar, yasadışı Siyonist yerleşimlerin geleceği, Kudüs’ün statüsü ve Filistinli sığınmacıların geri dönüş hakkı gibi sorunlara çözüm bulacak bir “barış süreci”ni başlatacağı varsayılıyordu.

Anlaşma, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklarda bir Filistin ulusal oluşumu yaratacak şekilde, sözümona “iki devletli çözüm” yoluyla ulaşılacak olan “Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı”nın gerçekleşmesinin bir yolu olarak teşvik edilmişti.

Yıldönümü, gerek İsrail’de gerekse de işgal altındaki Filistin topraklarında zoraki kutlandı. Anlaşmayı desteklemiş olan Filistinli ve İsrailli yetkililerin konuşma yaptığı Doğu Kudüs’teki American Colony Hotel’deki küçük bir toplantı, öfkeli bir genç Filistinli göstericiler grubu tarafından dağıtıldı.

İsrail medyası kesimleri, sorumluluğu eşit bir şekilde dağıtırken, sözde barış sürecinin “kaçırılan fırsatları”na hayıflanan yazılar yayınladılar. Gerçekte ise, Oslo, tam da istenen amacına, İsrail’in geçtiğimiz çeyrek yüzyıldaki amansız saldırganlığına bir örtü sağlamaya hizmet etmişti.

ABD’li ve İsrailli yetkililer, yıldönümünü, İsrail devleti içindeki en sağcı unsurlar tarafından küstahça belirlenen saldırgan bir politikayı izleyerek kutluyorlar. Bu politika, Filistinli yetkilileri, Filistin halkının tüm taleplerinden ve haklarından kesin bir şekilde vazgeçmeye zorlamaya adanmıştır. Bu, Başkan Donald Trump’ın, “yüzyılın anlaşması” olarak tanımladığı şeydir.

Pazartesi günü, Trump, FKÖ’nün Washington’daki fiili elçiliğini kapatma emri verdi. Bu adım, Washington’ın, Başbakan Binyamin Netanyahu yönetimini desteklemek ve Filistinlileri boyun eğmeye zorlamak için aldığı bir dizi tırmanan ve gitgide daha cezalandırıcı olan önlemin ardından geliyor.

Bunlar arasında, önceki ABD politikasının ve Filistinlilerin kente yönelik hak iddialarının reddi anlamına gelen, Kudüs’ün İsrail başkenti olarak tanınması ve ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den oraya taşınması bulunuyor. Bu arada, Dışişleri Bakanlığı, Filistin topraklarına yaptığı atıflardan “işgal altındaki” ifadesini çıkarmış durumda.

Daha da önemlisi, Washington, hem Filistinli sığınmacıların varlığını hem de BM’nin onlara yardım ettiği UNRWA kurumunu reddederken, Batı Şeria’daki, Gazze’deki ve Arap dünyasındaki sığınmacı kamplarındaki yoksul Filistinlilere yönelik yaklaşık 600 milyon dolarlık yardımı kesti. ABD, USAID üzerinden gönderilen 200 milyon dolarlık yardımı rafa kaldırır ve özellikle aşağılık ve kindar bir adımla, önceden Kudüs’teki çoğunlukla Filistinlilere hizmet veren altı hastaneye verilen 25 milyon dolarlık yardımı sona erdireceğini duyururken, UNRWA için, geçtiğimiz yıl 350 milyon dolar seviyesinde olan tüm fonu ortadan kaldırdı. Sonuçlar, açlık çeken insanlarda, eğitimden yoksun kalan çocuklarda ve ölen hastalarda görülecek.

Trump, görüşmeler gitgide daha anlamsızlaşır ve on yılı aşkın bir süre önce geri dönülmez bir şekilde çökerken bile Clinton yönetiminden bu yana birbirini izleyen ABD yönetimleri tarafından teşvik edilen bu yıpranmış “barış süreci” görüntüsünden vazgeçti.

Kısa süre önce, devletin tüm yurttaşlarının eşitliğinin biçimsel kabulünden vazgeçen ve ırk ayrımını (apartheid) anayasal bir ilke seviyesine yükselten Netanyahu hükümeti, Washington’ın koşulsuz desteğiyle, İsrail’in “Musevi halkının ulus devleti” olduğunu ilan eden bir yasayı geçirdi.

Arafat’ın, Rabin’in ve Clinton’ın Beyaz Saray’daki Gül Bahçesi’nde görüşmesinden bu yana geçen çeyrek yüzyılda, Filistinli halk kitlelerinin koşulları keskin biçimde kötüleşmiştir. Bu süre içinde, İsrail, Washington’ın desteğiyle, sözde “barış süreci”nden, Filistin topraklarının gitgide daha büyük bir kısmını ele geçirmesi, işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşimlerin devasa bir şekilde genişletilmesi ve bir apartheid devletinin pekiştirilmesi için bir duman perdesi olarak yararlanmıştır.

Batı Şeria yerleşimlerinde yaşayan İsraillilerin sayısı, 1990’ların sonuna gelindiğinde yaklaşık iki katına çıkmıştı. Bugün, onların sayısı, 1993’tekinin üç katıdır. Onların yaklaşık 700.000’i Batı Şeria’da ve 200.000’i de, Doğu Kudüs’teki Filistin toprağı olan yerlerde yaşıyor.

Bu “karadaki olgular”, İsrail ordusunun Batı Şeria’yı Gazze’den ve Kudüs’ten ayırması ve bizzat Batı Şeria’yı, duvarlar, güvenlik yolları ve İsrail’in yüzlerce kontrol noktası eliyle birbirinden ayrı küçük parçalara bölmesi ile tamamlanmıştır.

İslamcı Hamas hareketinin yönettiği Gazze’deki koşullar, bir BM kurumunun yayınladığı yeni bir rapordaki sözcüklerle, 11 yıllık “ekonomik kuşatma”nın ardından “felaket”tir. Bu kuşatma, İsrail’in, binlerce insanı katledip temel altyapıyı kullanılamaz hale getiren askeri saldırılarını kapsamaktadır.

BM kalkınma kurumu UNCTAD, koşullardan, hem İsrail’in işgali ve ablukası eliyle uygulanan ekonomik boğma harekatını hem de uluslararası yardımdaki keskin düşüşü sorumlu tuttu. Yardımlar, Trump yönetiminin uyguladığı büyük kesintilerden de önce, 2017’de, önceki yıla göre yüzde 10’dan fazla azalmıştı.

Rapor, Gazze Şeridi nüfusunun, “çok derin acı çeken ve yardıma bağımlı bir insani duruma düşürülmüş” olduğunu belirtiyordu. Rapora göre, işgal altındaki Filistin topraklarındaki işsizlik oranı, yeryüzündeki en yüksek orandır (toplamda yüzde 27’nin üstünde ve Gazze’de yüzde 44 dolayında). İşgal altındaki topraklarda yaşayan 30 yaş altı Filistinlilerin tam olarak yarısı işsiz.

Oslo anlaşmasının kalıcı eserlerinden birisi, kararname ile yöneten seçilmemiş bir başkan olan Mahmud Abbas’ın önderlik ettiği Filistin Yönetimi (FY) olarak bilinen ucubedir. FY, Batı Şeria halkını İsrail’in ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kontrol etmeye hizmet ederken, küçük bir Filistinli burjuvalar tabakasını yardım rüşvetleriyle zenginleştirmiştir. Bölge, nüfusa göre dünyadaki en yüksek güvenlik gücü oranına sahip ve okullara göre daha hızlı bir oranla hapishaneler inşa ediliyor.

Trump Washington’daki FKÖ ofisini kapatıp insani yardımı keserek göze çarpan adımlar atarken bile, ABD’nin FY’nin askerileştirilmiş polisine yönelik para akışı kesintisiz olarak devam etmiş ve FY güvenlik ve istihbarat yetkililerinden oluşan bir heyet, bu ayın başında, CIA ile görüşmek üzere Washington’a gelmiştir.

FKÖ’nün Oslo Anlaşması’na giden yolu, Norveç’in arabuluculuk ettiği bir dizi gizli görüşmeyi ve Arafat’ın, 1988’de, Cenevre’de, FKÖ’nün terörizmden vazgeçtiğini ve “Ortadoğu çatışmasıyla ilişkili tüm tarafların barış ve güvenlik içinde var olma hakkı”nı tanıdığını ilan etmesini içeriyordu.

Batı medyasının, daha da ileri gitmesi ve İsrail’i tanıması baskısı yaptığı Arafat, buna, sert biçimde, “Bu kadarı da fazla. Striptiz yapmamı da ister misiniz? Bu, uygunsuz olurdu.” yanıtını vermişti.

Striptiz, sonunda, beş yıl sonra, Beyaz Saray çimlerinde yerine getirildi.

FKÖ savaşçılarının kahramanlığı ve özverisi, Ortadoğu genelindeki işçilere ve gençlere ilham vermişti. Ancak FKÖ, nihayetinde, sürgündeki bir Filistin burjuvazisinin milliyetçi özlemlerini temsil eden bir hareketti ve Arap işçi sınıfına ve ezilen kitlelerine gerçekten bir çağrı yapmaktan acizdi ve buna isteksizdi. FKÖ, onlar İsrail’in Filistinlilere yönelik zulmüyle işbirliği yapar ve Filistinlilere karşı doğrudan saldırılar gerçekleştirirken bile, Mısır’daki, Suriye’deki, Ürdün’deki ve başka yerlerdeki gerici rejimlere bağımlı kalmayı sürdürdü. Bu saldırılar arasında, Ürdün’ün 1970’teki “Kara Eylül”de Filistinlileri katletmesi ve Suriye’nin, Lübnanlı Falanjistlerin 1975’te Karantina ve Tel el Zaatar kamplarındaki Filistinlileri katletmesine suç ortaklığı vardı.

Sonuçta, FKÖ’nün emperyalizme teslimiyetinin ve özgürleştireceğini iddia ettiği halka yönelik açık bir baskı aracına dönüşmesinin (bu, Arafat’ın zorunlu tecridini ve 2004’teki açıklanmamış ölümünü kapsıyordu) acımasız bir mantığı vardı. Onun evrimi, silahlı mücadele yoluyla ulusal kurtuluş vaat eden ve aralarında Güney Afrika’daki Afrika Ulusal Kongresi’nin, Nikaragua’daki Sandinistlerin, El Salvador’daki FMLN’nin ve başkalarının bulunduğu hareketlerin geçtiği kalıplaşmış yolu izlemişti.

FKÖ, çeşitli Arap rejimleri arasında manevralar yaparak ve Washington ile Moskova’daki Stalinist bürokrasi arasındaki Soğuk Savaş çatışmasından yararlanarak varlığını sürdürme peşinde koşmuştu. Arap devletleri içindeki sınıf mücadelesi konusunda açıkça belirtilmiş bir tarafsızlık, bu Faustvari pazarlığın bir parçasıydı.

1980’lerin sonuna gelindiğinde, dünya kapitalizminde üretimin giderek artan küresel bütünleşmesi temelinde yaşanan büyük değişiklikler tam da FKÖ’nün bel bağlamış olduğu güçlerin altını oyduğu için, bu pazarlığın karşılıklarının ödenmesi gerekti. Stalinist bürokrasinin kapitalizmi yeniden kurmaya ve Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmeye yönelmesine, sözde ulusalcı Arap rejimlerinin emperyalizm ile gitgide daha sıkı bir işbirliğine yönelmesi eşlik etti.

Bizzat Filistin toprakları içinde, bu süreç, ilk intifadayı beraberinde getirdi. Bu kendiliğinden başkaldırı, işçiler ve gençler arasında, aşağıdan gelen bu mücadelenin kendisinin bağımsız bir burjuva devlet kurma projesini tehdit etmesinden korkan FKÖ önderliğinden bağımsız ve nihayetinde onun muhalefetine karşı patlak vermişti.

Oslo Anlaşması’ndan 25 yıl sonra, bu milliyetçi projenin karşı karşıya olduğu inkar edilemez çıkmaz ve yozlaşma, Lev Troçki tarafından geliştirilen Sürekli Devrim teorisine canlı bir doğrulama sağlamaktadır. Ezilen ülkelerde, daha önceki bir tarihsel dönemde burjuvazinin yükselişiyle ilişkili olan demokratik ve ulusal görevlerin üstesinden, emperyalizm çağında, yalnızca, işçi sınıfının sosyalist ve enternasyonalist bir perspektif temelindeki bağımsız devrimci seferberliği yoluyla gelinebilir.

Filistin halkının kurtuluşu, emperyalistlerin aracılık ettiği bir “iki devletli çözüm” görüşmeleriyle hiçbir zaman elde edilmeyecektir. Onlarca yıllık baskıya, yoksulluğa ve şiddete son verilmesi, yalnızca, Musevi ve Arap işçi sınıfının, tüm dünyada kapitalizmi ortadan kaldırma mücadelesinin parçası olarak, bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadelede birleşmesi yoluyla gerçekleşebilir.