2019’da küresel sınıf mücadelesi

21 Ocak 2019

2019 yılı, tüm dünyada bir grev dalgası, gösteriler ve sınıf mücadelesinin diğer dışavurumları ile başlıyor.

Fransa’da, “sarı yelek” protestoları 10. haftasına giriyor. Geçtiğimiz hafta sonu, ülke genelinde en az 85.000 kişi gösteri yaptı. Üst üste iki haftadır protestocuların sayısı artıyor. Sarı yeleklilere, öğretmenler, durgun maaşlara ve devlet okullarındaki berbat koşullara karşı “kırmızı kalem” protestolarıyla katılıyor.

Hindistan’da, on milyonlarca işçi, geçtiğimiz hafta, Narendra Modi’nin Hindu üstünlükçüsü BJP hükümetinin sağcı politikalarına karşı iki günlük greve katıldı. Tarihteki en büyük grevlerden biri olan bu genel greve, madenciler, üretim işçileri, taşımacılık işçileri, kamu emekçileri ve daha pek çok sektörden işçi katıldı.

Meksika’da, grevler ve fabrika işgalleri, “maquiladora” (serbest ticaret bölgeleri) fabrikaları geneline yayılıyor. Bunların merkezinde, Teksas, Brownsville sınırının hemen yakınındaki Matamoros kasabasındaki 45 fabrikadan 70.000 işçinin fiili grevi bulunuyor. İşçiler, bugün [16 Ocak] başlayan bir genel grev çağrısı yaptılar.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, ülkedeki en büyük ikinci okul bölgesi olan Los Angeles Birleşik Okul Bölgesi’ndeki 33.000 öğretmen, 14 Ocak Pazartesi günü greve çıktı; Kuzey Kaliforniya kenti Oakland’da binlerce öğretmen ve destekleyicileri kamusal eğitime yönelik saldırılara karşı gösterilere katılıyor.

Medyadaki haberler, geçtiğimiz yıl Batı Virginia’da, Arizona’da, Oklahoma’da ve başka eyaletlerde meydana gelen grevlerin ve gösterilerin ardından, bu kez Demokratik Parti’nin kontrolündeki eyaletlerde, yeni bir “eğitimci baharı”na ilişkin uyarıda bulunuyor. Öğrencilerden ve işçilerden destek gören öğretmenlerin öfkesi, bugün 25. gününe giren federal hükümetin kapanmasının ortasında, ücretsiz izne gönderilmiş ya da maaşları ödenmemiş 800.000 federal işçinin büyüyen öfkesi ile kesişiyor.

İşçi sınıfı muhalefetinin diğer dışavurumları arasında, Alman havaalanlarındaki güvenlik çalışanlarının dün hava trafiğinin Avrupa genelinde aksamasına yol açan grevi; Yeni Zelanda’daki 3.700 doktorun, hemşirelerin geçtiğimiz yılki protestolarının ve bir günlük grevinin ardından gelen grevi; Güney Afrika’daki altın ve platin madencileri arasında yaygınlaşan grevler ve Zimbabve’de yakıt fiyatlarındaki sert artışa karşı gerçekleşen kitlesel protestolar var.

Bu gelişmeler, WSWS’nin 3 Ocak’taki “Uluslararası Sınıf Mücadelesi Stratejisi ve 2019’da Kapitalist Gericiliğe Karşı Siyasi Mücadele” açıklamasında yaptığı çözümlemeyi şimdiden doğrulamaktadır.

WSWS, “Toplumsal huzursuzluğun 2018’deki ilk ifadeleri, yeni yılda devam edecek,” diye yazmıştı. “Uzun süredir bastırılmış ve önemsenmemiş olan işçi sınıfı, kendi bağımsız çıkarlarını ileri sürmeye başlıyor. Fransa’da, ABD’de ve uluslararası ölçekte, kitlesel toplumsal mücadelelerin patlak vermesi, yeni bir devrimci dönemin başlangıcına işaret etmektedir.”

Marksistler, sınıf mücadelesini, biçimi ve karakteri kapitalist toplumun doğasından kaynaklanan nesnel bir süreç olarak incelerler. Sınıf mücadelesinin gelişmesinin bir mantığı vardır ve bu mantığın bilinçli bir şekilde kavranması, sosyalist hareketin ve işçi sınıfının ileri tabakalarının pratiğini yönlendirmek için gereklidir.

Sınıf mücadelesinin çeşitli yönleri, geçtiğimiz yıl içinde gitgide daha açık hale gelmiştir.

İlk olarak, sınıf mücadelesi, uluslararası bir süreç olarak gelişiyor. Kapitalist üretimin küreselleşmesi, bütün ülkelerin yazgısını birbirine bağlayacak şekilde, dünya ekonomisini olağanüstü derecede bütünleştirmiştir. Küreselleşmiş olan sadece ticari işlemler değil ama hem içerik hem biçim olarak sınıf mücadelesinin kendisidir. Aynı şirketler tarafından sömürülen işçiler, aynı zamanda, internete erişimin yaygınlaşması dolayımıyla, daha önce görülmemiş küresel iletişim yöntemlerine sahipler.

İkincisi, işçi sınıfı mücadelesinin yükselişi, son kırk yıldır kapitalist egemen seçkinlerin politikalarına yönelik tüm muhalefeti bastırmak için çalışmış olan mevcut sendikalara ve örgütlere karşı bir başkaldırı biçimini alıyor.

Meksika’da, grevler isyancı bir nitelik taşıyor; işçiler, sosyal medyada, sendikaları paralarını çalmakla suçlayan açıklamalar yapıyor. Fransa’da, sarı yelek protestolarının devamlılığı, bu protestoların sendikalardan ve sendikaların bağlı oldukları siyasi örgütlerden bağımsız bir şekilde ve onlara muhalefet içinde gelişmiş olmasından kaynaklanıyor. ABD’de, gelirleriyle nüfusun tepedeki yüzde 5’i hatta yüzde 1’i içinde yer alan bireylerin önderlik ettiği öğretmen sendikaları, Los Angeles’ta bir grevi önleyebilmek için her şeyi yaptılar ve şimdi, grevi yalıtabilmek için her şeyi yapıyor, geçtiğimiz yılki öğretmen mücadeleleri sırasında oynadıkları rolü yineliyorlar.

İşçilerin sendikalara karşı giderek büyüyen isyanı, onların hala “işçi sınıfı örgütleri” olduğunu iddia edenleri çürütmektedir.

Üçüncüsü, bu mücadeleleri harekete geçiren şey, sadece şu ya da bu işyeri meselesi değildir. Bu mücadeleler, toplumsal eşitsizliğin devasa büyümesine yönelik derin ve artan öfke eliyle canlandırılıyor ve bizzat kapitalist sistemle gitgide daha doğrudan çatışmaya giriyor. Dolayısıyla, bu mücadelelerin mantığı, işçileri egemen sınıfın tüm siyasi aygıtı ile çatışmaya sokuyor.

Sonuncusu ve en önemlisi, sınıf mücadelesinin yükselişi, varlıklı orta sınıfın entelektüel ve siyasi temsilcilerinin işçi sınıfının devrimci rolünü ve sınıfsal bölünmelerin kapitalist toplumdaki merkeziliğini ırk ve toplumsal cinsiyet politikası yararına inkar eden, Marksizm karşıtı tüm teorilerini çürütüyor. Bunların en günceli, Yunanistan’daki Syriza’nın ve diğer sahte sol partilerin ideolojik akıl hocası olan Chantal Mouffe’un yazılarıdır. Mouffe, milliyetçiliğe ve “işçi sınıfına varoluşsal [yani, nesnel olarak var olan] bir ayrıcalık atfeden”lerin kesin bir şekilde reddedilmesine dayanan bir “sol popülizm” öneriyor.

Peki, işçi sınıfının çıkarması gereken sonuçlar neler?

Birincisi, sınıf mücadelesinin gelişmesi, her ülkede ve uluslararası ölçekte, muhalefetin her bir ayrı dışavurumunu koordine edip birleştirmek için bağımsız örgütlenmelerin (tabandan fabrika ve eylem komiteleri) kurulmasını gerektirmektedir.

Geçtiğimiz yılın sonunda, bu tür bağımsız örgütlenmeler için önemli ilk adımlar atıldı: ABD’de otomotiv işçileri ve diğer sektörlerden işçiler tarafından bir Taban Komiteleri Güç Birliği Yürütme Komitesi ve Sri Lanka’daki plantasyon işçilerinin mücadelesini örgütlemek için bir eylem komitesi kuruldu. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) önderliği altında ortaya çıkan bu inisiyatiflerin genişletilip geliştirilmesi gerekiyor.

İkincisi, yeni mücadele örgütlerinin kurulmasının, işçi sınıfı içinde devrimci bir siyasi önderliğin; DEUK’un ve ulusal şubeleri olarak Sosyalist Eşitlik Partilerinin inşasıyla birleştirilmesi gerekiyor. Sınıf mücadelesinin yükselişi nesnel bir süreçtir ama onun kapitalizme karşı devrimci bir hareket biçiminde gelişmesi, işçilere, bizzat kendilerinin girdikleri nesnel mücadelelere ilişkin gerekli öznel bilinci vermek için devrimci partinin müdahalesini gerektirir.

Sınıf mücadelesinin sadece yükselişi değil özel biçimi de, DEUK tarafından öngörülmüştür. 3 Ocak açıklamasında ifade edildiği gibi: “DEUK, teorik olarak ve pratikte, uluslararası işçi sınıfının tek devrimci siyasi partisi ve Marksizmin tek gerçek temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır.”

2019’da nesnel gelişmeler ile devrimci partinin müdahalesinin kesişmesi eliyle yön verilen sınıf mücadelesindeki yükseliş, her zamankinden daha açık bir şekilde sosyalist, enternasyonalist ve devrimci bir biçim alacaktır.

Joseph Kishore