İran’a karşı savaşa hayır!

16 Mayıs 2019

Bugün, Ortadoğu’da topyekün bir savaş tehlikesi, ABD’nin 2003’te Irak’ı istila etmesinden bu yana hiç olmadığı kadar büyüktür ve bunun olası sonuçlar çok daha ağırdır.

Pentagon’un, İran’a karşı bir saldırı savaşına hazırlık olarak bölgeye 120.000 ABD askeri ve deniz piyadesi sevk etme yönünde planlar hazırlandığına ilişkin haber, işçi sınıfı tarafından son derece ciddiye alınmalıdır. Hazırlanmakta olan şey, bir rejim değişikliği savaşı ve milyonlarca insanın yaşamını tehdit eden tam bir canilik eylemidir.

New York Times planlar hakkında bilgi veren yarım düzine ulusal güvenlik yetkilisinden bahsederken, haber, Salı günü, ABD Başkanı Donald Trump tarafından “aldatıcı haber” olarak nitelendi. Trump, İran’a karşı “kesinlikle” asker göndermeye hazırlandığını söyledi ama “bundan çok daha fazla sayıda asker göndereceğiz,” diye vurguladı.

Asker gönderme tehdidi, İran’a karşı bir dizi askeri gözdağı eyleminin hemen ardından geliyor. İran kıyısı açıklarına, USS Abraham Lincoln’un önderlik ettiği bir uçak gemisi vurucu kuvveti ve nükleer kapasiteli B-52 dahil olmak üzere bir bombardıman görev gücü konuşlandırılıyor. Bunu, ABD Deniz Piyadelerini, savaş gemilerini, çıkartma araçlarını ve bir Patriot füze bataryasını taşıyan USS Arlington adlı amfibi hücum gemisinin bölgeye sevk edilmesi takip ediyor.

Onlarca yıldır sonu gelmeyen ABD saldırganlığının ve Basra Körfezi’nin güney kıyısını ABD’nin hava ve deniz üslerinin hakimiyetindeki silahlı bir kampa dönüştüren askeri takviyenin gerilimleri kontrolden çıkma noktasına getirdiği bir bölgede, topyekün bir çatışmanın kıvılcımı, çok sayıda olay ya da tezgahlanmış provokasyonlar üzerinden ateşlenebilir.

ABD askeri kaynakları, şimdiden, savaş propagandasının aşağılık bir aracı işlevi gören şirket medyasına, iddiaya göre aralarında iki Suudi petrol tankerinin bulunduğu dört gemiye sabotaj yapıldığını saptadıklarını ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) açıklarında Pazar günü bildirilen olayın İran’ın ya da “İran vekilleri”nin işi olduğunu söylüyorlar. Bizzat kendisi şüpheli olan bir olay hakkındaki bu iddianın doğruluğunu kanıtlamak için hiçbir kanıt sunulmadı ama yine de İran’ın sözde suçluluğu ordu içine “iliştirilmiş” haber kaynakları tarafından gerçekmişçesine tekrarlandı.

İddia edilen sabotaj eylemlerini, iki gün sonra, Kızıldeniz’de bulunan ve monarşik diktatörlüğün ulusal petrol ve doğalgaz şirketi Saudi Aramco tarafından işletilen iki pompa istasyonuna yönelik insansız hava aracı saldırıları takip etti.

Yemen’deki Husi asiler, saldırıların sorumluluğunu üstlendiler ve bu saldırıların, Suudi rejiminin Yemen’e karşı son dört yıldır yürüttüğü ABD destekli soykırımsal savaşa misilleme olarak yapıldığını açıkladılar. Yemen’e yönelik savaşta 80.000 dolayında insan öldürüldü, 10 milyonu aşkın insan açlıktan ölümün eşiğine getirildi.

Tüm Yemen toplumunu terörize eden, okulları, hastaneleri, camileri ve konutları ayrım gözetmeden bombalayan Suudi monarşisi, Husilerin misillemesini bir “terör” eylemi olarak ilan etmeye cüret etti.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın ültimatomlar verdiği koşullar altında, bu iki olaydan biri, bir saldırı savaşının tetikleyicisi olabilir. Bolton’ın belirttiği gibi, “ABD’nin ya da müttefiklerimizin çıkarlarına yönelik herhangi bir saldırı, amansız güçle karşılaşacak.” Pompeo da, İran’ın ya da onun sözde vekillerinin yaptığı iddia edilen ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarına meydan okuyan herhangi bir eyleme “hızlı ve kararlı” askeri eylem ile karşılık verileceğini açıkladı.

ABD’nin İran’a karşı herhangi bir askeri eylemi, ülkeye yönelik ekonomik kuşatmanın üzerine gelecek. ABD emperyalizmi, “azami baskı” diye adlandırdığı politikayla, İran’ın boynuna ekonomik bir kement geçirmeye çalışıyor.

Washington, 2015 İran nükleer anlaşmasını tek taraflı ve yasadışı bir şekilde feshetmesinden bu yana, bu anlaşma doğrultusunda kaldırılan yaptırımları yeniden uygulamaya koymakla kalmadı; İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirmeyi, ülkeyi küresel finans piyasalarından dışlamayı ve diğer ülkelerle yaptığı ticareti durdurmayı amaçlayan topyekün bir ekonomik savaş başlattı. Bunun bedelini, artan işsizliğin ve yoksulluğun yanı sıra, yüzde 50 civarındaki enflasyonla boğuşan İran halkı ödüyor.

İran’ın anlaşmanın nükleer programı üzerine getirdiği katı sınırlamalara tamamen uyduğu defalarca kabul edilmiş olmasına rağmen, Washington, Tahran’ın sözde nükleer silah arayışının (bu, her zaman yalanlanan bir iddiaydı) askeri harekatı gerektirebileceği tehdidinde bulundu.

İran, kısa süre önce, nükleer anlaşmanın geride kalan imzacılarının, özellikle de Almanya’nın, Fransa’nın ve Britanya’nın, ABD ablukasına etkin biçimde karşı koymamasına ve söz verdikleri yaptırım çarelerini sağlamamasına, daha yüksek bir seviyede uranyum zenginleştirmeyi sürdürme tehdidinde bulunarak tepki verdi. Bu adım da, anlaşmada izin verilmiş olmasına rağmen, Washington tarafından bir askeri saldırı bahanesi olarak değerlendirilebilir.

Peki, Irak’tan dört kat büyük ve onun iki katından fazla nüfusa sahip bir ülke olan İran’a karşı bir ABD savaşının sonuçları ne olur? Bush yönetimi tarafından 16 yıl önce başlatılan savaş, bir milyondan fazla Iraklı sivili öldürürken, 4.500 dolayında ABD askerinin yaşamına ve 30.000’den fazlasının da yaralanmasına mal oldu. Bu kez katliam yalnızca çok daha büyük olmayacak; İran’a karşı savaş kaçınılmaz olarak tüm bölgeyi içine çekecektir. Buna, ABD’nin Pekin’e karşı topyekün bir ticaret savaşı başlattığı koşullarda, Washington’daki ordu-istihbarat aygıtının ABD emperyalizminin “büyük güç” rakipleri olarak adlandırdığı, aralarında nükleer silahlı Rusya’nın ve Çin’in de bulunduğu ülkeler dahildir.

ABD’nin politikası, dolaysız anlamda, büyük ölçüde istikrarlı askeri tırmanma eliyle yönlendiriliyor olsa da, onun altında, küresel emperyalist çıkarlar ile keskinleşen iç toplumsal ve siyasal çelişkilerin bir bileşimi yatmaktadır.

Washington’ın hem İran’da hem de Venezuela’da eşzamanlı olarak askeri müdahale tehdidinde bulunuyor olması, hiç de rastlantı değildir. İran Ortadoğu’daki en büyük ikinci petrol rezervini elinde tutarken, Venezuela dünyadaki kanıtlanmış en büyük rezervlere sahip olmakla övünmektedir. ABD emperyalizmi, dünya ekonomik konumunda süregiden gerilemeyi dengelemek amacıyla, dünyanın enerji rezervleri üzerinde tartışmasız kontrolünü ileri sürmeyi hedefliyor. Bu, ABD’ye, rakiplerini, ilk olarak Çin’i ama aynı zamanda Avrupa’yı karneye bağlama ya da petrol akışını toptan kesme gücü verecektir. Böylesi emeller, bir üçüncü dünya savaşının habercisidir.

İran’a karşı savaş yığınağı, aynı zamanda, bizzat ABD içinde yoğunlaşan toplumsal ve siyasal kriz eliyle yönlendirilmektedir. Bu, mali asalaklığa dayanan bir ekonominin yarattığı, sürdürülemez düzeylerdeki toplumsal eşitsizlik eliyle karakterize edilmektedir.

Kapitalist oligarşi, sınıf mücadelesinin yükselişi nedeniyle (bu, ABD’de otuz yılı aşkın süreden sonra gerçekleşen en yüksek grev sayısına yansıyor), savaşta, toplumsal gerilimleri dışarıya yönlendirmenin bir aracını görürken, aynı anda gitgide daha otoriter yönetim biçimlerinin koşullarını yaratıyor. Tıpkı Julian Assange’ın ve Chelsea Manning’in ABD’nin geçmişteki savaş suçlarını ifşa ettikleri için kovalanıp hapse atılmalarında olduğu gibi, yurt dışında militarizmin tırmanması da, hem savaşa, hem de ABD’deki kapitalist egemenliğe yönelik muhalefete suçlu muamelesi yapmak için kullanılacak.

İran’a karşı savaş yönelimi, büyük ölçüde Amerikan halkının arkasından ilerletiliyor. Washington’ın İran’ın saldırganlığına ilişkin düzmece ve kanıtlanmamış iddiaları üzerinden Birleşmiş Milletler’de İran’a hukuki yaptırım getirmeye çalışma numarası bile söz konusu değil. 2003’te Irak’a karşı kışkırtılmamış savaştaki “kitle imha silahları” sahtekarlığında yapılmış olduğu gibi, Demokratların destek vereceği bir Kongre yetkisi arayışı da yok. Libya’ya ve Suriye’ye karşı savaşlarda olduğu bir “insan hakları” incir yaprağı yaratma girişimi de mevcut değil.

İran’a karşı savaşın başlatılması, halk içinde şoka ve öfkeye yol açacaktır. Geniş işçi ve gençlik kesimleri arasında, savaşa yaygın bir muhalefetin yanı sıra, siyaset kurumuna ve medyaya yönelik derin ve kalıcı bir kuşku ve nefret söz konusudur.

Bununla birlikte, en büyük tehlike, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi, tüm resmi politika yelpazesi Amerikan emperyalizminin yıkıcı savaş politikasını desteklerken, bu kitlesel toplumsal muhalefetin siyasi olarak örgütsüz olmasıdır.

İran’a yönelik bir ABD saldırısının doğrudan sonucu ne olursa olsun, olaylar amansızca dünya savaşı yönünde ilerliyor. Bu gerçeklik, işçi sınıfının emperyalizmi ortadan kaldırmak ve toplumu sosyalist temellerde yeniden örgütlemek üzere bilinçli siyasi müdahalesi için acil bir uluslararası mücadeleye yön vermelidir.

Bill Van Auken