Onlarca göçmen Van Gölü’nde boğuldu

Barış Demir
7 Temmuz 2020

Koronavirüs kısıtlamalarının kaldırılmasının ardından, Pakistan, Afganistan ve İran’dan geldiği düşünülen onlarca göçmeni taşıyan bir bot 27 Haziran’da Van Gölü’nde battı.

Kurtarma görevlileri bugüne kadar yalnızca 11 göçmenin cesedine ulaştı. Fakat hâlâ gölün altında olan botun en az 60 kişiyi taşıdığı sanılıyor. Bölge sakinleri yüzden fazla göçmenin hayatını kaybetmiş olabileceğini iddia ederken, olayla ilgili 10’dan fazla kişi gözaltına alındı.

Bu trajedi ilk değil. Geçtiğimiz Aralık ayında Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’dan gelen sığınmacı ve göçmenleri taşıyan bir bot battığında 7 kişi ölmüş, 64 kişi yaralanmıştı. Haberlere göre göçmenler karadaki polis kontrol noktalarını atlatmak için Van Gölü’nü botla geçmek zorunda kalıyor.

İran sınırında bulunan Van, emperyalist müdahalelerden harap olan Orta ve Güneydoğu Asya ülkelerindeki savaş, zulüm ve yoksulluktan kaçan göçmenlerin bir geçiş noktası konumunda. Çoğu göçmen transit bir ülke olarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşma umuduyla Yunanistan’a geçen Ege Denizi rotasını takip ediyor.

Göçmenleri taşıyan botun devrilmesinin ardından arama kurtarma faaliyeti sırasında bir tekne Van Gölü’nü tarıyor. (AP aracılığıyla DHA)

Geçtiğimiz hafta Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı, Ege Denizi’nde Yunan adası Midilli’nin karşısında bulunan Balıkesir’in Ayvalık ilçesi açıklarında bir botun alabora olmasının ardından 35 göçmeni kurtarırken 4 kişiyi arama çalışmaları devam ediyordu. TRT Haber, Yunanistan Sahil Güvenlik güçlerinin göçmenleri taşıyan çalıntı botun yakıt tankını boşalttığını, göçmenleri Türkiye kıyılarına sürüklediğini ve botu deldiğini iddia etti.

Mart ayının başlarında Türkiye, Avrupa Birliği’ni (AB) 2016 göçmen anlaşmasında verdikleri sözü tutmamakla suçlayarak Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenler için sınır kapılarını açmıştı. Türkiye’nin, Avrupalı NATO güçlerine Ankara’nın Suriye'deki savaş hedeflerini desteklemeleri için şantaj yapmada sığınmacıları kullanma girişimi, ülkenin batı sınırında yeni bir sığınmacı krizini tetiklemişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, Ankara’nın 3,5 milyon Suriyeli sığınmacının ve yüz binlerce göçmenin Avrupa'ya gitmesine artık engel olmayacağını açıklamıştı.

O dönemde sığınmacılar, Ege Denizi’nde botlara binmiş, Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarına yürümüşlerdi. Ağır silahlı polis ve askeri birlikler, Ortadoğu’daki savaşlardan kaçarak Avrupa’dan sığınma isteyen bu çaresiz sığınmacılara saldırarak karşılık vermişti. Yunan askerleri, Avrupa Birliği’nin (AB) desteğiyle, kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere sığınmacılara göz yaşartıcı gazla aldırmış; hatta sınırda birkaç kişinin yaralanmasına ve ölmesine yol açacak şekilde gerçek mühimmat kullanmıştı.

Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının tespit edildiği 11 Mart’tan sonra dahi Erdoğan hükümeti göçmenlerin Yunanistan sınırına gitmesini teşvik etti. Ancak hükümet, Mart ayı başlarında, Avrupa’da büyüyen COVID-19 salgınının ortasında AB yetkilileri ile yaptıkları bir görüşmeyle bağlantılı olarak bu politikayı geçici süreliğine askıya aldı ve ülke genelinde göçmenleri pandemi sırasında kaderlerine terk etti.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) Türkiye Acil Durum Program Koordinatörü Mazen Aboulhosn, Haziran ayı başında yaptığı açıklamada, “COVID-19 salgını, özellikle İstanbul, İzmir ve Gaziantep gibi büyük şehirlerde yaşayan göçmen ve mülteci toplulukları vurdu,” diyor ve işini ilk kaybedenler arasında yüz binlerce göçmenin olduğunu söylüyordu. Aboulhosn, çoğu göçmenin gıda, ilaç ve sağlık hizmetlerini halen karşılayabilecek durumda olmadığını eklemişti.

Araştırmalar, COVID-19 pandemisinin sağlık alanında ve sosyal etki bakımından göçmenleri orantısız bir şekilde etkilediğini ortaya koyuyor. Pandemi sırasında sığınmacıların yüzde 63’ü gıdaya ulaşmakta güçlük çekerken, sığınmacı işçiler arasındaki işsizlik oranı yüzde 18’den yüzde 88’e çıktı. Sağlık Bakanlığı son günlere kadar Türkiye’deki tüm koronavirüs verilerini açıklamayı reddetmişken, temel sosyal haklardan yoksun olan milyonlarca sığınmacının ve göçmenin karşı karşıya olduğu sağlık durumu hakkında çok az şey biliniyor.

Bugün, koronavirüs salgını tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kontrol altında değil. Egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda izlenen “normalleşme” ve işe geri dönme politikalarının sonucunda, günlük vaka sayıları yeniden 1000’in üzerinde seyrediyor.

Kalabalık evlerde balık istifi yaşamak zorunda kalan göçmenler, en büyük risk gruplarından biridir. Genellikle Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilen ve temel sağlık ve temizlik olanaklarından yoksun durumdaki sığınmacı kampları, COVID-19’a yenik düşme açısından büyük bir tehlike oluşturuyor.

Türkiye ile Yunanistan'da bulunan sığınmacıların kötü durumu, AB’nin acımasız politikalarının ürünüdür. Mart 2016’da AB, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan kirli anlaşma, Yunanistan’ı AB’nin gardiyanı yaparken, Erdoğan yönetimini, Suriye, Irak ve Afganistan’daki savaş bölgelerinden gelen sığınmacıların Avrupa’ya gitmesini engellemekle görevlendirmişti.

Anlaşma, “düzensiz” rotalar üzerinden, yani Türkiye’den tehlikeli bir bot yolculuğuyla Yunanistan’a giren tüm sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmesini şart koşuyor. Yalnızca Türkiye’de zulüm göreceklerini kanıtlayabilenler Yunanistan’dan sığınma elde edebiliyor. Yunanistan’a geldiklerinde, sığınma başvuruları işlem görene kadar alıkonuluyorlar; çoğunluğun başvurusu reddediliyor ve sığınmacılar Türkiye’ye geri gönderiliyor.

Türkiye’de yaşayan yaklaşık 5 milyon sığınmacı ve göçmen, dünya genelinde emperyalist savaştan ve yoksulluktan kaçan 79,5 milyon dolayındaki sığınmacının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

Sığınmacıları ve göçmenleri savunmak, başta Türkiye ve Yunanistan işçi sınıfı olmak üzere uluslararası işçi sınıfının kritik önem taşıyan bir görevidir. Sığınmacılar kamplardan derhal serbest bırakılmalı, kendilerine tıbbi bakım sağlanmalı ve yurttaşlık da dahil olmak üzere tam demokratik haklara sahip olmalıdırlar. Tüm sığınmacılar, seçtikleri ülkeye yerleşme ve istedikleri gibi okuma, yaşama ve çalışma hakkına sahip olmalıdır.