Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde, 8 Ocak’ta, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı’nın (ICE) Minneapolis’te Renee Nicole Good’u öldürmesinin ertesi günü, “Olayların mantığı, kaçınılmaz bir şekilde, Trump rejimine karşı bir genel greve doğru ilerliyor. Bu, baskı ve sömürü mekanizmasını durdurmak için her sektörden işçilerin kitlesel ve koordineli müdahalesi demektir,” diye belirtmiştik.
Bir hafta sonra, Minneapolis’teki sendika şubeleri ve toplum örgütlerinden oluşan bir koalisyon, Trump’ın paramiliter güçlerinin gündelik bir hal alan zorbalığına öfkeli emekçilerin artan basıncına cevaben 23 Ocak’ta genel grev çağrısı yaptı.
AFL-CIO Minnesota şubesi şu ana kadar bu eyleme desteğini açıklamadı ve resmî web sayfasında “Gerçek ve Özgürlük Günü” sloganı altında “grev” kelimesini dikkatle kullanmaktan kaçınarak, işçilere hastalık izni almalarını, tüketicilere hiçbir şey satın almamalarını ve işletmelere gönüllü olarak kapanmalarını tavsiye etti. Demokratik Parti ile yakın bağları olan sendikal aygıt, geniş halk kitleleri arasında bir genel grev lehine artan desteğe karşı koymaya çalışıyor.
Ne var ki, genel grevin siyasi tartışmalara girmiş olması, sınıf mücadelesinde ve ABD’nin sosyal ve siyasi kutuplaşmasında yeni bir aşamanın başladığının bir ifadesidir. Bu durum, işçi sınıfı içinde, geleneksel siyasi kanalların (mahkeme davaları, politikacılara yapılan çağrılar, seçim manevraları ve baskı kampanyaları) diktatörlüğe doğru hızla ilerleyen süreci durduramayacağı konusunda artan farkındalığı yansıtmaktadır.
Minnesota’da bir genel grev düzenlenmesi çağrısı, Trump yönetimi ve ICE’ın Minneapolis ve diğer şehirlerdeki baskıyı çarpıcı bir şekilde artırmasına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Göçmen işçileri hedef alan kitlesel baskınlar ve toplu tutuklamalarla başlayan süreç, paramiliter güçlerin konuşlandırılması ve büyük bir ABD şehrinin işgaline kadar uzanmıştır. Bu saldırı, tüm demokratik görünüşü ortadan kaldırmış, Trump’ın İsyan Yasası da dahil olmak üzere olağanüstü yetkilerini kullanma ve orduyu halka karşı konuşlandırma tehdidini ortaya koymuştur.
Trump’ın muhalefete tepkisi, baskıyı artırmaktır. Renee Good’un öldürülmesinin ardından, “isyan” ve “terörizm” suçlamalarıyla protestoculara yönelik bir baskı dalgası, daha fazla güvenlik gücü konuşlandırılması ve tehditler geldi. Cuma günü, Adalet Bakanlığı Minnesota Valisi Tim Walz ve Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey hakkında, federal göçmenlik yasalarının uygulanmasını “engelledikleri” yönündeki uydurma suçlamayla cezai soruşturma başlattı. Bununla, seçilmiş yetkililere karşı adalet sistemi olağandışı bir şekilde kullanılıyor.
Bununla birlikte, burada daha geniş kapsamlı meseleler söz konusudur. Siyasi kırılmanın boyutu ve sınıfsal gerilimlerin şiddeti bakımından Amerika Birleşik Devletleri’nin gelmiş olduğu nokta, bilinçte köklü değişimlere yol açıyor. Kapitalist oligarşi adına konuşan ve hareket eden Trump yönetimi, demokratik hakları ortadan kaldırıyor ve kamusal eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal hizmetlerden geriye kalanları yok ediyor. İşçiler, yapay zekâ kaynaklı iş kayıpları, yükselen enflasyon ve artan borçlarla karşı karşıya kalırken, ABD’li milyarderler sadece geçen yıl toplam servetlerini yüzde 18 artırarak 7 trilyon dolara çıkardılar.
Ortada bir direniş havası var. Bu, işlerin “eski şekilde” devam edemeyeceğine dair bir hissi yansıtıyor. Muhalif duygular hep olduğundan daha az gösteren anketler, şimdi Trump yönetiminin baskısına karşı derin bir düşmanlık olduğunu gösteriyor. Amerikalıların çoğu, ICE’ın taktikleri ve göçmenlik meselesinin ele alınış şeklini onaylamıyor ve birçoğu Venezuela’nın istilası ve İran’a yönelik savaş tehditleri dahil olmak üzere yurtdışındaki askerî harekâtlara karşı çıkıyor.
New York şehrinde 15.000 hemşirenin katıldığı, şehir tarihindeki en büyük hemşire grevi, 2026’da büyüyecek muhalefetin erken bir işaretidir. Aynı şekilde, bu hafta başında Trump’ı eleştirdiği için işten uzaklaştırılan Detroit’teki bir otomotiv işçisinin, birkaç gün içinde GoFundMe aracılığıyla on binlerce kişiden 800.000 dolardan fazla para toplaması da farklı bir şekilde muhalefetin büyüyeceğine işarettir.
Büyüyen bu muhalefet, bilinçli ve örgütlü bir harekete dönüştürülmelidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde genel grev de dahil olmak üzere uzun ve güçlü bir sınıf mücadelesi geleneği vardır. 1835’te Philadelphia’dan 1877’de St. Louis’e, 1919’da Seattle’a ve 1934’te San Francisco ve Toledo’ya kadar, belirleyici faktör hiçbir zaman tek başına çağrının militanlığı olmamıştır; işçi sınıfının onu dizginlemeye çalışan kurumlara karşı bilinçli ve bağımsız bir şekilde mücadeleye girip girmediği olmuştur.
Minneapolis’in kendisi sınıf çatışmaları açısından uzun bir geçmişe sahiptir. 1934 yılında Teamsters 574. Şube üyesi Troçkist işçiler tarafından önderlik edilen Minneapolis kamyon şoförleri grevi, yerel bir örgütlenme hareketini, ticareti felç eden ve işverenler, polis, Ulusal Muhafız, Çiftçi-İşçi Partisi ve Roosevelt yönetiminin birleşik güçleriyle karşı karşıya gelen şehir çapında bir genel greve dönüştürmüştü. Bu grevin zaferi, 1930’larda işkolu temelli kitlesel sendikalaşmanın başlamasına yardımcı oldu ve işçi sınıfının kendi önderliği altında ve net bir siyasi perspektifle mücadele ettiğinde neler başarabileceğinin güçlü bir örneği olmaya devam ediyor.
Trump’ın cezası kalan arsız icraatları, ABD’de örgütlü işçi sınıfı direnişinin uzun süredir olmamasının bir ürünüdür. On yıllar boyunca, sendika bürokrasisi işçi hareketini yerle bir ederken, egemen sınıf emperyalist savaşlar ve muazzam bir servet transferi yoluyla zenginleşti. Bu boşlukta, burjuvazinin en acımasız kesimleri, istedikleri gibi hareket edebileceklerine inanmaya başladılar.
İşçi sınıfına yönelik saldırı, onun bir toplumsal güç olarak varlığını inkâr eden ideolojik kampanya ile daha da güçlendirildi. Bir zamanlar sık sık grevlerin ve emek ile sermaye arasında kitlesel çatışmaların yaşandığı bir ülkede, Demokratik Parti, resmi akademi ve sahte sol siyaset, Marksizmi reddeden, sınıf mücadelesinin gerçekliğini inkâr eden ve işçi sınıfının devrimci bir güç olarak rolünü geçersiz sayan ideolojiler (özellikle de ırk ve toplumsal cinsiyet temelli kimlik siyasetini) öne sürdüler.
Trump’ın yeniden seçilmesi, ABD’deki oligarşik egemenlik gerçekliğini yansıtacak şekilde, devletin şiddetli bir şekilde yeniden düzenlenmesi sürecini başlattı. Hem içeride hem de uluslararası düzeyde alınan uç önlemler, Amerikan kapitalizminin karşı karşıya olduğu krizin şiddetini yansıtıyor. Bu kriz, doların değer kaybı, sarsıcı düzeyde artan borç ve oligarşinin servetinin temelini oluşturan yaygın spekülasyonlarla kendini gösteriyor.
Sosyal ve siyasi yaşamın merkezi ekseni olarak açık sınıf çatışmasının giderek yeniden yüzeye çıkmasıyla şekillenmeye başlayan aşağıdan yeniden yapılanmanın arka planını bu oluşturmaktadır. Dahası, Amerika Birleşik Devletleri’nde sınıf mücadelesinin gelişmesi, Amerikan işçilerinin benzersiz bir şekilde gerici veya kolektif mücadele etmekten aciz oldukları mitini yıkarak, uluslararası alanda büyük yankı uyandıracaktır.
Minneapolis’teki olaylar, yeni bir evrenin başlangıcına işaret ediyor. Henüz başlangıç aşamasında olsa da İkiz Şehirler (Minneapolis ve Saint Paul) ve ülke genelinde sınıf mücadelesinin, kapitalist krizin yoğunluğunun itici gücüyle hızla gelişeceği kesin olarak öngörülebilir. Bu süreçte Trump yönetiminin icraatlarının yol açtığı öfkeyle beraber, Minnesota’da olanlarla kapitalist sistemin daha geniş çaplı krizi arasındaki bağlantı daha da netleşecektir.
Ama bu olaylardan çıkarılacak siyasi dersler var. Bu zulmü durdurmanın bir yolunu arayanların, sadece Trump’ın değil, Demokratik Parti’nin de faşizme karşı her türlü kitle hareketine karşı derin ve köklü muhalefetini anlaması şarttır. Wall Street ve emperyalist savaş partisi olan Demokratlar, her fırsatta muhalefeti kontrol altına almaya, Trump’a karşı bağımsız bir mücadelenin ortaya çıkmasını engellemeye ve bunun oligarşi ve kapitalizme karşı daha geniş bir mücadeleye dönüşmesini önlemeye çalışmaktadır.
Dahası, Trump yönetimi önde gelen Demokratlara saldırsa da Amerikan emperyalizminin küresel çıkarlarını savunmada onların desteğine güvenebilmektedir.
Trump’a karşı mücadele, işçi sınıfı içinde yeni örgütlerin kurulmasını gerektirmektedir. Bunlar demokratik hakların savunulmasını ve diktatörlüğe karşı muhalefeti, işçilerin artan sosyal mücadeleleriyle birleştirebilirler. Gelişmekte olan sınıf hareketine net bir siyasi strateji kazandırmak şarttır: ABD’de ve uluslararası ölçekte, faşizme karşı mücadele sömürüye, savaşa ve kapitalist sisteme karşı mücadeleyle birleştirilmelidir. Bu, her şeyden önce, işçi sınıfı içindeki Marksist hareketin bilinçli müdahalesine bağlıdır.
Sosyalist Eşitlik Partisi (SEP) ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) perspektifi, Amerikan işçi sınıfının uluslararası işçi sınıfının belirleyici bir bileşeni olarak devrimci rolünü her zaman vurgulamıştır.
SEP, işçileri Demokratik Parti ve onunla bağlantılı örgütlere tabi kılmaya yönelik tüm çabalarla durmadan mücadele etmiştir. DEUK, Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) girişimiyle, şirket yanlısı sendikal aygıta karşı bir başkaldırı için örgütsel bir yapı geliştirmiştir. Ve son olarak, DEUK ve WSWS, işçilerin ve gençlerin 20. ve 21. yüzyılların büyük dersleri, özellikle de Marksist hareketin stratejik deneyimleri konusunda siyasi eğitimi için hayati bir araç olarak Sosyalizm AI’yı kullanıma sunmuştur.
Trump rejiminin icraatlarında, Amerikan oligarşisi geri dönüşü olmayacak şekilde, Rubicon’u geçiyor. Milyonlarca işçi ve gencin karşı karşıya olduğu sorun en temel sorundur: ya sosyalizm ya barbarlık.
Dünya Sosyalist Web Sitesi, faşizme ve savaşa doğru gidişi durdurmak, eşitlik, demokrasi ve barışa dayalı bir gelecek için mücadele etmek isteyen tüm emekçileri, gerekli sonuçları çıkararak Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılmaya çağırıyor.
