ABD’nin enerji ablukası Küba’yı felaketle tehdit ediyor

İngilizce orijinali 6 Şubat 2026’da yayımlandı.

Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel basın toplantısı düzenliyor. [Photo: Presidencia de Cuba]

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, salı günü yaptığı açıklamada, Washington’ın yakıt ambargosunu sıkılaştırmasının yıkıcı etkilerine dikkat çekerek, Küba’nın petrol ihtiyacı karşılanmadığı takdirde ülkenin bir insani “çöküş” ile karşı karşıya olunduğu uyarısında bulundu.

Bu uyarı, Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in, Trump’ı Küba halkına karşı “soykırımcı” bir politika izlemekle suçlamasının ardından geldi.

Ülke genelindeki elektrik kesintileri haftalardır sürüyor ve analistler adada ancak iki haftalık yakıt kaldığını tahmin ediyorlar. Ülkenin bazı bölgelerinde günde 20 saati bulan kesintiler yaşanırken, topyekûn bir enerji kesintisi; hastanelerden gıda üretimine, su arıtmadan soğutma sistemlerine kadar modern toplumun her alanını felç etme tehdidi taşıyor. Çöp kamyonları yakıtsızlık nedeniyle atıl beklerken sokaklarda biriken çöpler kokmaya başladı; benzin istasyonlarının önünde uzayıp giden kuyruklar ise halkta çaresizlik ve huzursuzluk yaratıyor.

Trump yönetiminin Küba ekonomisinin çökertme hamlesi, 1959 Küba Devrimi ile kurulan Castrocu hükümeti devirmek için yaklaşık yetmiş yıldır sürdürülen çabaların bir devamıdır.

3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasıyla Küba’nın en önemli petrol damarı kesilmişti. Hemen ardından Trump, absürt bir şekilde Küba’yı “ulusal güvenlik için olağanüstü bir tehdit” ilan eden bir kararname imzaladı. Trump’ın petrol tedarikçilerine gümrük vergisi uygulama tehdidinin ardından, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum adaya yapılan hayati sevkiyatları durdurdu.

Durum bu yıl başlamadan önce de zaten vahimdi. 2022’den bu yana nüfusun yüzde 10’u, yani 1 milyondan fazla insan Küba tarihinin en büyük göç dalgasıyla adadan ayrılmıştı. Bu süreç, COVID-19’un turizm sektörünü yerle bir etmesiyle hızlanmıştı.

Küba, ilaç ve makine gibi hayati ithalat kalemlerini ödeyebilmek için elindeki kıt yakıtın bir kısmını bile satmak zorunda kalmıştı. Nihayet geçtiğimiz aralık ayında, yatırım çekmek, sanayiyi modernize etmek ve döviz rezervlerini artırmak için son bir çare olarak denenen ekonominin kısmi dolarizasyonu da başarısızlıkla sonuçlandı.

Pentagon, Karayipler’de Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük askeri yığınağını yapıyor. Bölgede dünyanın en gelişmiş uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford ve 15 bin asker bulunuyor. Sözleşme kayıtları, bu yüksek askeri mevcudiyetin 2028’e kadar sürdürülmesinin planlandığını gösteriyor.

Perşembe günü, Maduro’nun kaçırılmasından bu yana ilk televizyon konuşmasını yapan Díaz-Canel, Washington ile görüşmelere açık olduğunu belirtti. Díaz-Canel, “Küba, halklarımızın yararına olacak, komşuluk hukukuna dayalı ve medeni bir ilişki inşa etme amacı taşıdığı sürece Amerika Birleşik Devletleri ile diyaloğa girmeye isteklidir,” dedi.

Bununla beraber, Havana’nın “her an bir savaş durumuna hazırlandığını” da sözlerine ekledi.

Washington’a yapılan bu son diyalog çağrısı, Rusya Büyükelçisi Viktor Coronelli’nin detay vermeden adaya petrol tedarikine devam etme sözü vermesinin ardından gelmesi bakımından dikkat çekicidir. Tankerlere yönelik ABD askeri ablukasını aşma girişimi, bir askeri çatışmayı tetikleme riski taşıyor. 8 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’dan ayrılan Rus bayraklı bir tankere el koymasının ardından Moskova, olayı kınayan kısa bir açıklama yapmakla yetindi.

Pekin’in tepkisi de benzer şekilde “endişe” dile getirmek ve ABD’yi ambargoyu durdurmaya “çağırmakla” sınırlı kaldı. Dünyadaki kapitalist hükümetler olup biteni izlerken Küba’nın kıtlık ve soykırımla tehdit edilmesi, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yapılanları akla getiriyor.

Trump açıkça Venezuela’yı kendisinin “yöneteceğini” söylüyor ve 19. yüzyılda Meksika topraklarının yarısının askeri güçle gasp edilmesini, bugün bölgeye yönelik ABD politikasının pusulası olarak görüyor. Bu bağlamda, Díaz-Canel’in görüşme teklifi, bölgedeki milliyetçi güçlerin Trump’ın emperyalist dayatmalarına boyun eğdiğinin son işaretidir.

Nicolás Maduro’nun Washington ile yaptığı mükerrer “kazan-kazan” odaklı diyalog çağrıları, kendisinin kaçırılmasıyla ve geri kalan Chavezcilerin Venezuela petrolünün kontrolünü ABD’ye devredip CIA direktörünü Karakas’ta ağırlamasıyla son bulmuştu.

Bölgenin en büyük ülkeleri, sözde “Pembe Dalga”yı temsil eden ismen “solcu” liderler tarafından yönetiliyor. Bu liderler uzun süredir Latin Amerika egemenliğini korumak için bölgesel entegrasyon arzusundan bahsediyorlardı. Ancak Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, Küba’ya yönelik tehditler karşısında sessiz kaldı; Meksika’dan Sheinbaum gümrük vergisi tehditlerine teslim oldu; Kolombiya’dan Gustavo Petro ise salı günü Beyaz Saray’da Trump’a biat ederek Venezuela’nın paylaşılmasında iş birliği sözü verdi.

Bu tablo, Küba Devrimi’ni ve onun ardından Bolivarcı Devrimi, sosyalizme ve anti-emperyalizme giden yeni bir yol olarak sunan tüm sahte solcu ve küçük burjuva milliyetçi eğilimlere yönelik en net suçlamayı oluşturmaktadır.

Bu süreç boyunca hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partiler, Küba’da nefret edilen diktatör Fulgencio Batista dönemindeki gibi bir yarı-sömürge yönetimini yeniden kurmaya çalıştılar. Bu çabalar, Obama’nın kısa süreli “normalleşme” dönemindeki daha “dostane” yaklaşımdan, Trump’ın sert ültimatomlarına kadar çeşitlilik gösterdi.

Trump’ın sergilediği bu barbarca saldırganlık, aslında ABD emperyalizminin ve dünya kapitalizminin derinleşen krizi karşısında bir çaresizlik belirtisidir. Buna rağmen; Sheinbaum, Lula ve Petro gibi isimlerin savunucuları –ve hatta bizzat Küba liderliği– bu teslimiyetin bir “gerçekçilik” olduğunu, bu liderlerin yapabileceği başka bir şey olmadığını iddia ediyorlar.

Ancak Venezuela, Küba ve dünya genelindeki işçiler için mesele, Castrocu veya Chavezci liderlerin bu koşullar altında başka ne yapabileceği değildir. Asıl mesele; bu liderlerin on yıllardır izlediği politikaların bu koşulların oluşmasına nasıl yardım ettiği ve işçilerin kendi bağımsız sınıf çıkarları doğrultusunda buna nasıl yanıt vermesi gerektiğidir.

Bu sorulara ciddi bir yanıt verebilmek, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK), Küba Devrimi’ne verdiği ilkeli yanıtı ve bu süreçte yürüttüğü mücadeleyi incelemeyi gerektirir.

Küba’nın tarihsel bağımlılığı ve Sürekli Devrim Teorisi’nin doğrulanması

1959 Küba Devrimi, ABD destekli Batista diktatörlüğünü devirdi ancak bunu başlangıçta ABD egemen çevrelerinin en azından bir kesiminin onayıyla yaptı ve en radikal aşamalarında bile burjuva milliyetçiliğini aşamadı. Uluslararası işçi sınıfını harekete geçirecek sosyalist bir programdan yoksun olan Castrocu rejim, her zaman uluslararası sermayeye bel bağladı ve altmış yılı aşkın ABD ambargosu boyunca hep dış hamiler arayışında oldu.

Castro’nun dış politikasını Moskova’daki Stalinist bürokrasiye tabi kıldığı o “Faustvari pazarlık” sayesinde Sovyetler Birliği, Küba’ya yılda milyarlarca dolarlık sübvansiyonlu petrol ve yardım sağladı. SSCB’nin 1991’de dağıtılması, adada “Özel Dönem” olarak bilinen kıtlığı tetikledi. Ardından, 1999’da Hugo Chávez’in Venezuela’da iktidara gelişi yeni bir can suyu oldu: Günde 100 bin varil petrol karşılığında Küba’nın doktor, güvenlik personeli ve benzeri hizmetler sunduğu bir takas sistemi kuruldu. Venezuela’nın krizi derinleşince bu kez Rusya ve Çin devreye girdi. Bugün Trump’ın saldırganlığı karşısında izole kalan Küba’nın düştüğü durum, ulusalcı yaklaşımların sınırlarını acı bir şekilde ortaya koymaktadır.

1950’lerin başında Dördüncü Enternasyonal’den kopan revizyonist bir eğilim olan Pabloculuk, Fidel Castro’nun 26 Temmuz Hareketi’nin Küba’da bir işçi devleti kurduğu ve sosyalizmi inşa ettiği şeklinde zararlı argümanlar geliştirdi. Onlar, köylülüğe dayanan gerillaların, işçi sınıfının bağımsız seferberliği ve bir Troçkist liderliğin inşası olmaksızın bunu başarabileceğini iddia ettiler.

ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP), 1963’te Pablocu Uluslararası Sekreterlik ile yaptığı ilkesiz yeniden birleşmenin temel gerekçesi olarak Küba Devrimi’ni kullandı. Joseph Hansen liderliğindeki SWP, sovyetler gibi proleter iktidar organlarının yokluğuna rağmen, Fidel Castro’nun devrimin “diyalektik mantığını” izleyerek bir “işçi devleti” kurduğunu iddia etti. Hansen’e göre bu durum, Pablocularla olan tüm temel farklılıkların artık geride kaldığının kanıtıydı.

Bu argümanlara karşı, o dönemde Britanya’daki Sosyalist İşçi Birliği (SLL) tarafından önderlik edilen Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Küba Devrimi’nin küçük burjuva ulusalcı bir hareket olduğunu savundu. DEUK, Küba’yı emperyalist saldırganlığa karşı aktif bir şekilde savunurken rejimi bir “işçi devleti” olarak nitelendirmeyi reddetti; çünkü devrim işçi sınıfının bilinçli katılımı ve liderliğinden yoksundu. SWP’nin siyasi yozlaşması karşısında SLL’nin bu duruşu, Troçkizmi, kapitalizmin yıkılması için uluslararası proletaryanın seferber edilmesini savunan tek siyasi akım olarak korumak adına merkezi bir öneme sahipti.

SLL, Castrocu liderliğin emperyalizmden gerçek anlamda kurtuluşu sağlayamaması nedeniyle, Küba’nın Sürekli Devrim Teorisi’nin tersten doğruladığını savundu. SLL ayrıca, Castro’nun 26 Temmuz Hareketi gibi küçük burjuva hareketlerden “doğal” veya “bilinçsiz” Marksist liderliklerin çıkabileceği yönündeki Pablocu iddiayı eleştirerek, sosyalizmin inşası için proleter partinin bilinçli bir şekilde inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

SLL, SWP’nin pozisyonunu tasfiyeci bir ihanet olarak nitelendirdi. Çünkü bu pozisyon, sosyalizme işçi sınıfının sosyalist siyasi bilinci ve devrimci liderliğiyle değil, “kör araçlar” yoluyla ve gerilla savaşıyla ulaşılabileceğini öne sürüyordu. SWP’nin devletin sınıfsal karakterini görmezden gelip sadece ulusallaştırmalara odaklanan bu “nesnelci” ve “ampirist” yöntemi, Dördüncü Enternasyonal’in bağımsız devrimci liderlik mücadelesini gereksiz kılıyordu.

Küba üzerine gelişen bu mücadele DEUK için bir dönüm noktası oldu. Pablocular tarafından beslenen “gerillacılık efsanesi”, Latin Amerika genelinde devrimci kadroların fiziksel imhasına ve felaketle sonuçlanan yenilgilere yol açtı. Gençler, sanayi proletaryasından kopuk, izole silahlı eylemlere yönlendirildi. Latin Amerika işçi sınıfının bu sonucunda uğradığı yenilgiler ve bölgenin büyük kısmında ABD destekli askeri diktatörlüklerin kurulması, ABD emperyalizminin Küba’ya yönelik kuşatmasını daha da ağırlaştırdı.

Bugün Küba rejiminin feci gidişatı, DEUK’un siyasi perspektifinin doğruluğuna dair başka bir trajik örnek oluşturmaktadır. Rejimin on yıllardır doğrudan yabancı yatırımlara yönelmesi, ucuz iş gücünü çok uluslu şirketlere pazarlaması ve devam eden toplumsal eşitsizlik, devrimin burjuva sınırlarını ve Küba toplumunun tarihsel sorunlarını çözmedeki yetersizliğini göstermektedir.

DEUK’un işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını savunması ve işçileri ulusal sınırların ötesinde birleştirme mücadelesi; emperyalist saldırganlığı yenilgiye uğratmanın ve sosyalist devrimi gerçekleştirmenin esas ön koşulları olmaya devam etmektedir.

Loading