Perspektif

ABD-İsrail’in İran’a karşı suç oluşturan savaşını durdurun!

1 Mart 2026 Pazar günü, İran'ın Tahran kentinde ABD ve İsrail'in düzenlediği saldırının ardından yükselen duman bulutunu insanlar çatıdan izliyor. [AP Photo/Vahid Salemi]

1. 28 Şubat’ın ilk saatlerinde başlayan ortak ABD-İsrail saldırısı, ABD Anayasası’nı ve uluslararası hukuku açıkça çiğneyen suç niteliğinde bir savaş eylemidir. Saldırının ilk darbesinde, İran devletinin başında bulunan Ayetullah Ali Hamaney ve diğer üst düzey hükümet yetkilileri katledildiler. Bu saldırının hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Anayasa’nın 1. maddesi, 8. bölümünün öngördüğü biçimde ABD Kongresi’nden yetki alınmamış, Kongre bu saldırıya onay vermemiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi güç kullanımını onaylayan hiçbir karar almamıştır. Saldırı; Umman’ın arabuluculuğuyla yürütülen ve Cenevre’de iki gün önce sonuçlanan müzakerelerde ABD ile İran’ın hâlâ masada olduğu bir süreçte başlatılmıştır. İran’a yönelik bu saldırı, 1945–46’da Nazilerin yargılandığı Nürnberg davasında tanımlanmış olan, tam anlamıyla bir “barışa karşı suç”tu. Bu, “tüm savaş suçlarından yalnızca şu bakımdan ayrılan en büyük uluslararası suçtur: bünyesinde bütünün birikmiş kötülüğünü barındırır.”

2. Savaş, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 14 Şubat 2026’da Münih Güvenlik Konferansı’nda yağma ve egemenlik programını bir medeniyet misyonu olarak sunmasından yalnızca iki hafta sonra başlatıldı. Rubio, Avrupa’yı imparatorluk konusundaki “suçluluk ve utanç” duygularından sıyrılmaya çağırarak “büyük Batı imparatorluklarının,” yani yağma, baskı ve toplu katliam üzerine kurulu sömürgeci düzenin çöküşünü açıkça yas tuttu. İmparatorluk özlemine dayalı bu retorik kısa sürede somut biçimini buldu: seyir füzeleri, hava saldırıları ve İran şehirlerinin bombalanması. Bu gelişmeler, “medeniyet” söyleminin barbarlığın alışılagelmiş yalanlardan oluşan önsözü olduğunu bir kez daha kanıtladı.

3. İran’ın bombalanması bir suçtur; hem bir halka hem de medeniyete karşı işlenmiş bir suçtur. Tahran, Kum ve İsfahan gibi şehirlere düzenlenen saldırıların hedefi yalnızca “altyapı” değil, köklü bir toplumun birikimli entelektüel, kültürel ve sosyal yaşamıdır. 90 milyon nüfuslu bir ulusu koordinatlara ve “rejim değişikliği” sloganlarına indirgemek emperyalist barbarlığın dilidir. ABD’de ve dünya genelinde emekçi halk bu saldırıya karşı durmalı, saldırıların derhal sona erdirilmesini talep etmeli ve kitlesel katliamın ve kültürel imhanın siyaset aracı olarak olağanlaştırılmasını reddetmelidir.

4. Kapitalist medyada bile genel kabul gören bir gerçek var: ABD, İran’dan gelen herhangi bir tehditle karşı karşıya değildi. Bizzat Trump, ABD’nin en büyük konvansiyonel mühimmatlarıyla İran’ın üç nükleer tesisini vurduğu Haziran 2025’teki On İki Gün Savaşı’nın ardından İran’ın nükleer silah kapasitesinin “yerle bir edildiğini” ilan etmişti. Bu iddiayı 24 Şubat 2026’daki Birliğin Durumu konuşmasında da yineledi. Oysa Trump’ın dört gün sonra İran’ın ABD’ye “yakın tehdit” oluşturduğunu öne sürmesi, Savunma İstihbarat Teşkilatı’nın 2025’teki değerlendirmesiyle doğrudan çelişiyordu; söz konusu değerlendirme İran’ın kıtalararası füze kapasitesi geliştirmesinin yıllar, hatta on yıllar alacağını ortaya koymuştu. CNN’e konuşan iki istihbarat kaynağı da Trump’ın iddiasının istihbarat verilerine dayanmadığını doğruladı. Meclis İstihbarat Komitesi’nin muhalefet sözcüsü Temsilci Jim Himes de brifingden çıkarak şunu söyledi: “Şu an neden Ortadoğu’da bir savaş daha başlatılması gerektiğine dair tek bir geçerli gerekçe duymadık.”

5. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), böyle bir saldırının eli kulağında olduğuna defalarca dikkat çekti. Saldırıdan yalnızca dokuz gün önce, 19 Şubat’ta DEUK şu uyarıyı yaptı: “ABD emperyalizminin hedefleri —gezegene hâkim olmak— barış yoluyla gerçekleştirilemez. İran’la savaş, Amerika Birleşik Devletleri için Çin ile yaklaşan çatışmaya hazırlığın zorunlu bir aşamasıdır.” DEUK daha da kapsamlı bir uyarıyla devam etmişti: “Savaş, emperyalist ve burjuva hükümetlere seslenerek durdurulamaz. Uluslararası işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindekiyle kıyaslanabilir bir durumla yüz yüzedir. Ancak bu kıyas yetersizdir; zira bugünkü bir savaşın sonuçları, seksen yedi yıl öncesine kıyasla çok daha korkunç olacaktır. İnsanlık, tüm insan yaşamının yok olmasıyla sonuçlanabilecek nükleer bir felaketle karşı karşıyadır.”

6. Trump, savaşı başlatma kararını tutarlı, üstelik inandırıcı bir açıklamayla temellendirme çabası bile içinde değil. Yalnızca dört gün önce yaptığı —tarihin en uzun— Birliğin Durumu konuşmasında o zamana kadar savaşa karar vermiş olmasına karşın İran’a yalnızca birkaç cümle ayırdı. Öte yandan askeri yığınak —2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyüğü— çoktan ileri aşamaya taşınmıştı. İsrail ve Amerikan istihbarat birimleri aylardır Hamaney’in hareketlerini izliyordu.

7. Trump, savaşı; Anayasa’nın savaş ilanı yetkisini almış olarak Oval Ofis’ten ya da Kongre önünde tüm ulusa seslenerek değil, Florida’daki Mar-a-Lago tatil eviden gece yarısı 2:30’da kendi özel sosyal medya platformu Truth Social’a yüklediği sekiz dakikalık bir videoyla duyurdu. Üzerinde “ABD” yazan beyaz bir beyzbol şapkası takmıştı. Trump Amerikan halkına değil, kendi tabanına —beslediği ve gerçek siyasi seçmen kitlesini oluşturan faşizan harekete— seslendi. WSWS, 28 Şubat’ta yayımladığı açıklamada şunları yazdı: “Trump, başında beyzbol şapkasıyla gecenin karanlığında —çoğu Amerikalı uyurken— bu kararını açıkladı. ABD’yi ve tüm dünyayı feci bir yola soktu.” Açıklama kaçınılmaz olarak akla gelen şu tarihsel benzerliğe dikkat çekti: “Gelecekte tarihçiler, Trump’ın 28 Şubat 2026’daki İran saldırısını Hitler’in 1 Eylül 1939’daki Polonya istilasıyla kıyaslayacaktır. Bunlar eşit büyüklükte suçlardır.”

8. Anketlerin savaşa karşı ezici bir halk muhalefetini ortaya koyması Trump’ın hesaplarını hiç etkilememektedir. Saldırıdan haftalar önce yapılan Maryland Üniversitesi anketinde Amerikalıların yalnızca yüzde 21’i İran’a saldırıyı desteklerken yüzde 49’u kararlı biçimde karşı çıktığını belirmişti. YouGov’un saldırının yapıldığı gün yaptığı anlık ankette onay oranı yalnızca yüzde 34’te kaldı; bu, modern tarihte bir ABD askerî harekâtına verilen en düşük kamuoyu desteği oranıdır ve Afganistan ile Irak işgallerine verilen desteğin yarısından da azdır. Reuters/Ipsos anketinde yüzde 43 oranında ret karşısında yüzde 27 oranında onay çıktı. CBS/YouGov anketine katılanların yüzde 74’ü Trump’ın hiç almaya uğraşmadığı Kongre onayının zorunlu olduğunu belirtiyordu. Quinnipiac anketi ise seçmenlerin yüzde 70’inin İran’a yönelik askerî harekâta karşı olduğunu gösterdi. Tüm bu rakamlar, Amerikan egemen sınıfıyla ezdiği halk arasındaki uçurumun derinliğini gözler önüne sermektedir. Savaş, Amerikan halkının adına değil, onun açıkça dile getirilen iradesine karşı yürütülmektedir.

9. Savaş; siyasi liderlere ve askeri komutanlara yönelik hedefli suikastlar ile sivil kayıplara yol açan yoğun bombardıman biçimini aldı. İlk darbelerden saatler sonra İran’ın Yüce Dini Lideri Ali Hamaney’in, ordu genelkurmay başkanının, savunma bakanının, Devrim Muhafızları komutanının, Savunma Konseyi sekreterinin ve yaklaşık 40 başka yetkilinin öldüğü doğrulandı. İran, ülkenin güneyindeki Minab şehrinde bir kız ilkokuluna isabet eden saldırıda yaklaşık 150 ilkokul öğrencisinin katledildiğini açıkladı. İran Kızılayı ilk saatlerde 200’den fazla ölü kaydetti. Saldırılar “Tahran’ın kalbi”ne hava saldırılarıyla sürerken ölü sayısı artmaya devam etti. Hamaney’in kızının, torunun, gelininin ve damadının saldırılarda öldürüldüğü de doğrulandı.

10. Trump, pazar günü New York Times’a verdiği demeçte ABD ve İsrail’in savaşı “dört ila beş hafta” sürdürmeyi “planladığını” açıklayarak Washington’ın İran’ı boyun eğdirmeyi amaçlayan uzun soluklu bir bombardıman harekâtı hazırladığını net biçimde ortaya koydu. Aynı röportajda Trump, Amerikalı askerlerin ölümünden ürkütücü bir kayıtsızlıkla söz ederek “Zayiat bekliyoruz,” dedi ve Pentagon tahminlerinin “oldukça yüksek” çıkabileceğini ekledi. Bu sözler, Beyaz Saray’ın —başta İran’da olmak üzere bölgede ve ABD askerleri arasında— sayısız canı kurban etmeye hazır olduğunun açık bir ilanıdır; üstelik suç niteliğindeki bir fetih savaşını sürdürmek için.

11. İranlı liderler ve askeri yetkililer, Haziran 2025 savaşından önce olduğu gibi bu kez de baskına uğradı; ABD’nin müzakerelerin samimi biçimde sürdürüldüğüne ilişkin güvencelerine yeniden inandılar. İran dışişleri bakanı, saldırıdan yalnızca birkaç gün önce Cenevre’ye gitmek üzere Tahran’dan ayrılmıştı. İran devlet haber ajansı, görüşmelerdeki hayal kırıklığını dile getiren ancak çıkmazı Washington’a yükleyen bir yorum yayımladı; son ana kadar diplomatik sürecin gerçek olduğu varsayımıyla hareket edildi. İzlenen model artık açık seçik ortadadır: ABD, karşı tarafı sahte bir güven duygusuyla uyutmak ve ardından öldürücü darbeyi vurmak için diplomasi görüntüsünü araç olarak kullanmaktadır. Haziran 2025’te İsrail, ABD-İran görüşmelerinin birkaç gün içinde yeniden başlaması planlanırken saldırdı. Şubat 2026’da ise saldırı Cenevre görüşmelerinin sona ermesinden iki gün sonra geldi.

12. Avrupalı emperyalist güçlerin tutumu da ABD-İsrail’inki kadar aşağılıktır. ABD ve İsrail’in müzakereler sürerken egemen bir ülkeye saldırdığı, devlet başkanını öldürdüğü ve çocuklarla dolu bir okulu bombaladığı bu savaşta, Britanya Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in ortak açıklaması saldırganlara değil mağdur tarafa yönelik bir kınama içeriyordu. Üç ülkenin açıklaması “İran’ın bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarını en güçlü ifadelerle kınarken” üç hükümetin ABD-İsrail’in hava saldırılarına “dahil olmadığını” belirtmekle yetindi. Starmer İran rejimini “son derece iğrenç” olarak nitelendirdi ve İran’ı “daha fazla saldırıdan kaçınmaya” davet etti; sanki yönetimi ve çocukları katledilen bir ülkenin kendini savunma hakkı yokmuş gibi. Ertesi gün Starmer daha da ileri giderek Britanya savaş uçaklarının “savunma operasyonları” yürüttüğünü, Britanya’nın İran saldırılarını engellediğini ve ABD’nin İran füze mevzilerini vurabilmek için Britanya üslerini kullanma talebini kabul ettiğini açıkladı. Savaş dışı kalma görüntüsü, her zaman olduğu gibi, günden güne terk ediliyor. Avrupalı güçler, Irak’ta, Libya’da ve Ukrayna’daki vekâlet savaşında olduğu gibi bu kez de Amerikan militarizminin girdabına çekiliyorlar.

13. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail kesinlikle ciddi bir zarar vermiştir. İran’ın siyasi ve askeri liderliğinin ortadan kaldırılması yıkıcı bir darbedir. Fakat tarih bize, bir savaşın sonucunu ilk günlere ya da aylara bakarak değerlendirmenin genellikle büyük bir yanılgı olduğunu öğretir. 2003 Irak istilasının ilk şok ve dehşet atmosferini yıllar süren isyan, mezhepsel iç savaş ve ABD için stratejik felaket takip etti. 2021’de Afganistan’ın “başarılı” işgalinin üzerinden 20 yıl geçmişken Kabil’in Taliban’ın eline geçmesi, emperyalist kibre dikilen bir anıt olarak tarihe geçti. İran, nüfusu 91 milyon, yüz ölçümü İsrail’in yaklaşık 74 katı olan bir ülkedir. Halkı sekiz yıllık Irak Savaşı’nı, on yıllarca süren yaptırımları ve yinelenen yabancı saldırıları göğüslemiştir. Hamaney’in öldürülmesinin devletin çöküşüne yol açacağı ve minnettar bir halkın ABD’nin toplu katliamıyla dayatılan rejim değişikliğini sevinçle karşılayacağı varsayımı, Vietnam’dan bu yana her Amerikan askeri macerasına eşlik eden aynı hezeyanın bir tekrarıdır.

14. ABD, ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçları hesaplanamayacak bir savaş başlattı. İran’ın misilleme saldırıları şimdiden Körfez’in dört bir yanına yayıldı; Bahreyn, Katar, BAE, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Ürdün’deki ABD askeri üsleri, sivil havalimanları ve altyapı vuruldu. İsrail’e füzeler isabet etti, yerleşim bölgelerinde siviller hayatını kaybetti. Dünya’nın günlük petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı tehdit altında. Petrol fiyatları fırladı, küresel deniz taşımacılığı altüst oldu. Havayolları bölge genelindeki uçuşları iptal etti. Çatışma, tüm Ortadoğu’yu, kapsamını ve süresini kimsenin öngöremeyeceği bir yangına sürükleme riski taşıyor. İlk Amerikan kayıpları da gelmeye başladı.

15. Bu savaşın gerçek nedenleri İran’ın nükleer programından kaynaklanmıyor; Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) defalarca bu programın barışçıl amaçların ötesine geçmediğini açıkladı. Asıl nedenler petrolün jeopolitiğinde, stratejik kaynakların kontrolü mücadelesinde ve ABD’nin küresel hegemonyasının derinleşen krizinde aranmalıdır. İran, dünyanın dördüncü büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine ve ikinci büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir. Küresel enerji sisteminin en stratejik kilit noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın kuzey kıyısına hâkimdir. Bu kaynakların denetimi —ve daha da önemlisi, rakiplerin bu kaynaklara erişimini engelleme yeteneği— yetmiş yılı aşkın süredir Ortadoğu’da ABD dış politikasının merkezinde yer almaktadır.

16. İran’a boyun eğdirme hedefi, ABD emperyalizminin daha geniş yörüngesinden ayrı ele alınamaz. WSWS’nin saldırıdan önce de açıkladığı gibi, Venezuela petrolünün ele geçirilmesi ve İran’a saldırı aynı stratejinin bileşenleridir: ABD, Çin ile gelecekteki askeri çatışmaya hazırlanmak için dünyanın enerji kaynaklarına el koymaya çalışmaktadır. Çin, günlük petrol tüketiminin yüzde 70’inden fazlasını ithal etmekte; İran ise Çin’in enerji ithalatının yüzde 10’undan fazlasını karşılamaktadır. Bu erişimin kaybedilmesi Çin’in bağımsız sanayi tabanına büyük bir stratejik darbe vuracaktır. Bu anlamda İran’a karşı savaş, yalnızca Tahran’a değil; Pekin’e, Moskova’ya ve Ortadoğu enerjisine bağımlılıkları Washington’a bir baskı aracı sağlayan Avrupalı başkentlere de yönelmiş bir küresel hegemonya savaşıdır. Trump yönetimi yalnızca İran’ı değil, kâğıt üstündeki müttefiklerini de tehdit ediyor: Avrupa mallarına gümrük tarifeleri uyguluyor, Grönland üzerinde hak iddia ediyor, Venezuela petrolüne el koyuyor ve büyük güç rekabetinin bu yeni döneminde ABD’nin askeri üstünlüğünü dünyanın her stratejik öneme sahip bölgesinde hakimiyet aracı olarak kullanmaya kararlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

17. Demokrat Parti’nin bu savaşı mümkün kılan rolü onu Trump’ın suç ortağı yapmaktadır. Demokratlar savaşa karşı bir muhalefet değil; savaşın suç ortaklarıdır. İran’a karşı kullanılan her silaha kaynak sağladılar. 901 milyar dolarlık Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, aralık ayında 115 Demokratın “evet” oyuyla Temsilciler Meclisi’nden geçti. Senato’da Demokratların üçte ikisi lehte oy kullandı. Ocak ayında 149 Demokrat 839 milyar dolarlık savunma ödenekleri lehine oy verdi. Saldırıdan önceki haftalarda, 2003 Irak işgalinden bu yana en büyük askeri yığınak sürerken ne Meclis Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, ne Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer, ne Bernie Sanders ne de Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) savaşı önlemek için ciddi bir adım attı. Üstelik AOC, Münih Güvenlik Konferansı’nda yönetimin İran’da rejim değişikliği söylemini tekrarladı. Pensilvanya’dan Demokrat Senatör John Fetterman, Newsmax’te İran’ın bombalanmasına tam desteğini açıkça ilan etti: “Gece Yarısı Çekici Harekâtı’nı sonuna kadar destekledim, alkış tuttum.” Demokrat Temsilci Josh Gottheimer, Kongre yetkisi alınmaksızın güç kullanımını yasaklayacak bir karara açıkça karşı çıkan iki partili destekli bir açıklama yaptı. Demokrat Senatör Mark Warner ise şunu söyledi: “Başkanın tüm seçenekleri masada tutması doğru bir yaklaşım.”

18. Demokratlar Trump’ın İran’a karşı provokatif propagandasını destekliyorlar. İran’ı “terörü destekleyen bir numaralı devlet” olarak tanımlayan Trump’ın bu tanımını benimsiyorlar. Rejim değişikliği için öne sürülen her yalanı —İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinden İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki ABD destekli vahşi diktatörlüklerle kıyaslandığında eşsiz biçimde baskıcı olduğu iddiasına dek— tekrarlıyorlar. Demokrat Parti adına konuşan New York Times, Hamaney’i devirmeyi hedefleyen saldırılar da dahil olmak üzere askeri seçeneklerin ayrıntılı planlarını yayımlayarak saldırıyı meşrulaştırma ve kamuoyunu hazırlama sürecine aktif biçimde dahil oldu. Savaş başladıktan sonra Demokratların “muhalefeti” yalnızca Kongre yetkisi alınmadığı üzerine büsbütün prosedürel şikâyetlere sıkışırken savaşın kendisine ilişkin tek bir ilkeli itiraz söz konusu değil. Jeffries’in bizzat şu sözleri söylemiş olması her şeyi özetliyor: “İran kötü bir aktördür ve onunla agresif biçimde yüzleşilmesi gerekir.” Bu, savaşa muhalefet değil; onu başlatma kararında pay sahibi olma talebidir.

19. Bu saldırı, İran’a karşı 73 yıllık Amerikan emperyalist saldırganlığının ürünüdür. Bu tarih, İran’ın direnişini akıldışı ya da kışkırtılmamış olarak sunan propagandayı anlamsız kılmaktadır. 1953’te CIA ve İngiliz MI6, Batı’nın İran petrolü üzerindeki denetimini korumak amacıyla, demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirdi; Tahran sokaklarında 300 kişi öldürüldü. ABD, ardından gelen 26 yıl boyunca Şah diktatörlüğünü destekleyerek SAVAK gizli polisini işkence ve baskı yöntemleri konusunda eğitip donattı. 1980–88 İran-Irak Savaşı’nda ABD, Saddam Hüseyin rejimine kimyasal silah saldırılarında kullanılacağını bile bile istihbarat aktardı; on binlerce İranlı asker gaz saldırılarına uğradı. Temmuz 1988’de USS Vincennes, içinde 66 çocuğun bulunduğu 290 yolcu ve mürettebatın tamamının hayatını kaybettiği Iran Air 655 sefer sayılı sivil yolcu uçağını düşürdü; savaş gemisinin komutanı Şeref Nişanı ile ödüllendirildi. 2007’den bu yana İsrail, Amerikan suç ortaklığıyla en az yedi İranlı nükleer bilim insanını araba bombası, mıknatıslı düzenek ve uzaktan kumandalı makineli tüfekle öldürdü. ABD ve İsrail’in ortaklaşa geliştirdiği Stuxnet siber silahı, Natanz tesisindeki yaklaşık bin santrifüjü tahrip etti. Ocak 2020’de ABD, Bağdat Uluslararası Havalimanı’nda General Kasım Süleymani’ye suikast düzenledi. Haziran 2025’te ABD, uluslararası denetim altındaki İran nükleer tesislerini bombaladı; binden fazla insan öldürüldü ve nükleer bilim insanları evlerinde hedef alındı. Ve şimdi, Şubat 2026’da, ülkenin lideri ve onlarca üst düzey yetkili suikasta kurban gitti; bir ilkokul bombalandı. Tüm bunlardan sonra İran’ın ABD’ye düşmanlığını akıldışı olarak nitelendirmek analiz değildir. Bu, kibirli bir gücün kendi çıkarlarına hizmet eden mitolojisidir.

20. Bu, aynı anda Amerikan halkıyla savaş halinde olan bir hükümetin savaşıdır. Trump yönetimi sistematik biçimde demokratik hakları ortadan kaldırıyor, kamu hizmetinin içini boşaltıyor, federal kurumları siyasi hasımlarına karşı silah olarak kullanıyor, yargıya saldırıyor, sosyal programları kesiyor ve yürütme organında emsalsiz bir güç yoğunlaşması yaratıyor. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) ve Gümrük ve Sınır Koruma Teşkilatı (CBP) ajanlarını Amerikan şehirlerini ve mahallelerini terörize etmek için konuşlandırıyor, Haklar Bildirisi’ni çiğniyor. İran’a karşı suç niteliğindeki bu savaşı başlatan yönetim, aynı zamanda içeride bir diktatörlük kurmaya çalışıyor. Servetleri aşırı boyutlara ulaşan bir mali oligarşinin çıkarları doğrultusunda yönetiyor; işçi sınıfı ise düşen reel ücretler, konut krizi, çöken kamu hizmetleri ve geçen yüzyıl boyunca elde edilmiş her sosyal kazanımın aşındırılması ile karşı karşıya bulunuyor. İran’a karşı savaş ile Amerikan işçi sınıfına karşı savaş birbirinden ayrı olgular değildir. Bunlar aynı saldırının iki cephesidir. Dışarıdaki militarizm, her zaman içerideki sosyal gericiliğin aracı ve tamamlayıcısı olmuştur.

21. İşçi sınıfı —ABD’de, İran’da, Avrupa’da ve dünyanın dört bir yanında— suç oluşturan bu savaşa karşı seferber edilmelidir. Kapitalist siyaset kurumunun hiçbir kesimi bu savaşı durdurmayacaktır. Yukarıda ortaya konduğu üzere Demokrat Parti, emperyalizme karşı bir muhalefet değildir. Demokrat Parti’ye ve kapitalist devlete bağlanmış sendika bürokratları hiçbir şey yapmayacaktır. Bu kurumların yörüngesinde dönen sahte sol örgütler ise muhalefeti yalnızca kapitalist siyasetin sınırlarına geri döndürme işlevi görmektedir.

22. Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, İran’a yönelik suç oluşturan savaşa karşı mücadelede aşağıdaki programı öne sürmektedir:

  • ABD ve İsrail’in İran’a yönelik tüm askeri operasyonları derhal ve koşulsuz olarak sona erdirilsin. Tek bir bomba daha atılamaz, tek bir dron daha gönderilemez. Bu savaş derhal durdurulmalı; bununla birlikte ABD-İsrail’in Ortadoğu genelindeki saldırı seferi de — tüm hızıyla sürmekte olan Gazze soykırımı ve tüm bölgeyi terör, abluka ve askeri güçle boyun eğdirmeye yönelik tırmanan saldırılar dahil — son bulmalıdır.
  • Tüm ABD silahlı kuvvetleri Ortadoğu’dan çekilsin ve emperyalist egemenliğin altyapısını oluşturan yüzlerce üs kapatılsın. Basra Körfezi boyunca Katar, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak’ta bulunan geniş Amerikan askeri üsleri ağı, Amerikan halkını savunmak için değil, dünyanın enerji kaynakları üzerinde Amerikan mali sermayesinin gücünü göstermek içindir.
  • NATO dağıtılsın ve Amerikan emperyalizminin devasa askeri-istihbarat aygıtı tasfiye edilsin. Yılda 1 trilyon dolardan fazla kaynak Pentagon’a ve istihbarat teşkilatlarına aktarılmaktadır; bu, toplumsal kaynakların ölüm makinesine yönlendirilmesi demektir. Bu kaynaklar işçi sınıfının acil toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere, sağlık, eğitim, konut ve çökmekte olan altyapının yeniden inşası için tahsis edilmelidir.
  • İran’a ve diğer her ülkeye yönelik tüm yaptırımlar ve ekonomik savaş biçimleri son bulsun. On yıllardır İran ekonomisini boğan, ilaç ve temel mallara erişimi kısıtlayan yaptırım rejimi, tüm bir halka yönelik bir toplu cezalandırmadır. Bu uygulamaya derhal son verilmelidir.
  • Bu savaşın mimarları ve failleri eksiksiz hesap vermelidir. Kongre yetkisi alınmaksızın, ABD Anayasası’nı ve BM Şartı’nı çiğneyerek saldırı savaşı başlatmak suçtur. Ülke liderine yönelik suikastı ve ilkokul da dahil olmak üzere sivil hedeflerin bombalanmasını planlayıp hayata geçirenlerin —başkandan askeri ve istihbarat yetkililerine kadar— hesap vermesi sağlanmalıdır.
  • Demokratik hakları savunup genişletin. Savaşa karşı mücadele, Amerikan devletinin faşist dönüşümüne karşı mücadeleden ayrılamaz. Kongre onayı almaksızın İran’ı bombalayan aynı hükümet, içeride demokratik hakları kaldırıyor, yargıya saldırıyor, federal kurumları silahlandırıyor ve muhalefeti suç kapsamına alıyor. İşçi sınıfı, baskı korkusu duymaksızın protesto etme, örgütlenme ve hükümetin politikalarına karşı çıkma hakkını savunmalıdır.

23. Bu talepler siyaset kurumunun herhangi bir kesimine yapılacak çağrılarla hayata geçirilemez. Bunlar, işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliğini gerektirmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, gerçekten savaş karşıtı bir hareketin inşasının dört temel ilkeye dayanması gerektiğini ortaya koymuştur:

  • Birincisi, savaşa karşı mücadele, nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştiren, toplumdaki büyük devrimci güç işçi sınıfı üzerinde yükselmelidir.
  • İkincisi, mali sermayenin diktatörlüğüne ve militarizm ile savaşın temel nedeni olan ekonomik sisteme son verme uğruna mücadele etmeksizin savaşa karşı ciddi bir mücadele söz konusu olamayacağı için, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır.
  • Üçüncüsü, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara muhalif olmalıdır.
  • Dördüncüsü, yeni savaş karşıtı hareket, her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir.

24. Amerikan işçilerinin bu savaştan kazanacakları hiçbir şey yoktur ama kaybedecekleri çok şey var: Bu savaş canlarını alacak, kaynaklarını tüketecek, enflasyonu körükleyecek ve diktatörlüğe gidişi hızlandıracaktır. Savaşa karşı mücadele, onu doğuran kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrılamaz. Emperyalizm bir politika tercihi değil; küresel ölçekte bütünleşmiş bir ekonomi ile rakip ulus devletlere bölünmüşlük arasındaki çelişkinin kaçınılmaz ürünüdür. Bu devletlerin her biri kendi işçi sınıfını sömürerek, yabancı kaynakları ve pazarları yağmalayarak çıkarlarının peşinde koşan bir egemen sınıfın hakimiyeti altındadır. Bu savaşı durdurma mücadelesi, kâr sistemine son verme ve dünyayı rakip ulus devletlere bölen zamanını doldurmuş düzenin yerine bir Dünya Sosyalist Federasyonu kurma mücadelesidir. Bu yeni düzende insanlığın üretici güçleri herkesin yararına seferber edilecektir.

25. Fabrikalarınızda, iş yerlerinizde, okullarınızda ve mahallelerinizde bu savaşın derhal sona erdirilmesini talep eden toplantılar örgütleyin. Dünya, Amerikan halkının bu savaşa karşı çıktığını ve savaşın derhal bitirilmesini talep ettiğini bilmelidir. Tavrınızı ortaya koyun. Emperyalist savaşa karşı güçlü bir hareket inşa etmek için Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılın.

Loading