Amerika Birleşik Devletleri Donanması’nın 4 Mart 2026 tarihinde Hint Okyanusu’nda silahsız İran fırkateyni IRIS Dena’yı torpilleyerek batırması bir savaş suçudur. Muhtemelen akli dengesi yerinde olmayan “savaş bakanı”nın tüm o “savaşçı” böbürlenmelerine karşın, bu olay denizcilik tarihinde gaddar olduğu kadar korkakça bir eylem olarak hatırlanacaktır. Bu suç, 1988 yılında USS Vincennes tarafından bir İran sivil yolcu uçağının düşürülerek 290 masum insanın öldürülmesinin yanında yerini alacaktır. Aslında hem yöntem hem de uygulama açısından, İran gemisinin yok edilmesi, son dönemde Latin Amerika açıklarında savunmasız balıkçıların hedef alınarak öldürülmesi olayını daha büyük bir ölçekte devam ettirmektedir.
Bu olayda, dünyanın en güçlü askeri gücüne ait bir denizaltı, hiç kimse için tehdit oluşturmayan yalıtılmış bir gemiye gizlice yaklaşmış, hiçbir uyarıda bulunmamış, teslim olma fırsatı tanımamış ve 140’tan fazla denizciyi Hint Okyanusu’nun dibine göndermiştir. Kendisinin Armagedon’un bir aracı olduğuna inanan Hristiyan faşisti Pete Hegseth, olaydan sonra Pentagon’da kürsüye çıkıp bununla övündü.
Trump yönetimi tek bir gerekçe bile sunmadı. Bu katliama yasal dayanak bulmaya çalışmadı. Meşru müdafaa iddiasında bulunmadı. IRIS Dena’nın düşmanca bir eylem içinde olduğunu ileri sürmedi. Orantılılık, askeri gereklilik veya yakın tehdit argümanlarını kullanmadı. Hiçbir şey sunmadı—çünkü herhangi bir şeye gerek duyulduğuna inanmıyor. ABD’nin son otuz yıldır herkese ders verdiği “kurallara dayalı düzen” buraya kadarmış. Onun yerini alan şey şu iddiadır: Amerika Birleşik Devletleri istediği kişiyi, istediği yerde, istediği zaman öldürebilir ve öldürme eylemi başlı başlına yeterli bir gerekçedir. Hegseth buna “Sessiz ölüm,” diyor.
Burada acı bir tarihsel ironi var. 1915 yılında, İrlanda açıklarında seyreden bir Alman U-botu (denizaltı) tarafından İngiliz yolcu gemisi HMS Lusitania’nın batırılması, Amerikan kamuoyunun Almanya’nın aleyhine dönmesinde önemli bir rol oynamıştı. İki yıl sonra, Nisan 1917’de, Başkan Woodrow Wilson, Almanya’nın sınırsız denizaltı savaşı ilanını Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişi için bir bahane olarak kullandı.
Yüzyıldan fazla bir süre sonra, bir ABD denizaltısı bir İran gemisine gizlice yaklaşıyor, onu tek bir torpido ile yok ediyor ve Pete Hegseth buna gülüyor.
Yapılanın mahiyetini anlamak için, müdahil olan güçlerin grotesk orantısızlığını anlamak gerek.
Amerika Birleşik Devletleri Donanması’na ait bir Arleigh Burke sınıfı muhrip yaklaşık 9.000 ton ağırlığındadır. Uzunluğu yaklaşık 155 metredir. Tomahawk seyir füzeleri, gelişmiş karadan havaya füzeler ve denizaltısavar silahlar fırlatabilen 90 ila 96 dikey fırlatma hücresi taşır. Tüm bir operasyon alanındaki uydulara, uçaklara ve diğer deniz araçlarına gerçek zamanlı olarak bağlanan, şimdiye kadar inşa edilmiş en sofistike muharebe yönetim ağlarından biri olan Aegis Muharebe Sistemi’ne entegredir. Amerika Birleşik Devletleri Donanması bu gemilerden onlarcasına sahiptir. Her biri tüm bir okyanusa ölümcül güç yayma kapasitesine sahip mobil hava gücü merkezi olan nükleer enerjili 11 uçak gemisi görev grubunu yönetmektedir.
IRIS Dena ise 1.500 ton ağırlığındaydı—yani tek bir Amerikan muhribinin altıda biri kadar. 94 metre uzunluğundaydı ve İran’ın yerli üretimi olan dört dizel motoruyla çalışıyordu. İran yapımı gemisavar füzeleri, 76 milimetrelik bir güverte topu ve hafif torpidolarla donatılmıştı. Mürettebatı 180 kişiden oluşuyordu. Amerikan deniz gücüne denk bir rakip değildi. IRIS Dena, Batılı güçler İran’ın küresel silah pazarlarına erişimini kestiği için İranlı mühendislerin yıllarca üzerinde çalıştığı yerli sistemlerle, yaptırımlar altında inşa edilmiş bir sahil fırkateyniydi. Yelken açabilmesi, 2022 ve 2023 yıllarında yaptığı gibi dünyayı dolaşabilmesi, onu inşa edenlerin ve mürettebatının ustalığını kanıtlamıştı.
Katledilen İranlı denizcilerin Amerikan basınında isimleri yok. Yüzleri yok. Batılı gazetecilerin röportaj yapmaya gönderildiği aileleri yok. Onlar, profesyonel bir deniz görevi için ailelerinden aylarca uzakta kalmış, çoğunlukla genç adamlardı.
İranlı mürettebata hiçbir uyarı verilmedi. Savaşmak, kaçmak, hatta başlarına ne geldiğini anlamak için bile zamanları yoktu. Gemi o kadar hızlı battı ki, Sri Lanka Donanması —Amerika Birleşik Devletleri Donanması değil, herhangi bir Amerikan gemisi değil, uluslararası denizcilik yükümlülükleri uyarınca hareket eden küçük bir ada ulusunun donanması— olay yerine ulaştığında, IRIS Dena suyun altında tamamen gözden kaybolmuştu.
İranlı mürettebatı öldüren ABD denizaltısı, İkinci Cenevre Sözleşmesi (1949), Madde 18 kapsamındaki yasal yükümlülüklerine doğrudan aykırı olarak, hayatta kalanları kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmadı. Torpidosunu ateşledi, vurduğunu teyit etti ve ayrıldı. Hayatta kalan 32 denizci, hayatlarını tamamen Sri Lanka’nın kurtarma operasyonlarına borçludur. Yeryüzünün en güçlü ve teknolojik olarak en gelişmiş donanmasına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri, suda boğulan tek bir insanı çıkarmak için kılını bile kıpırdatmadı.
Denizaltıdaki Amerikan denizcilerine emirlerini yerine getirirken ne söylendiğini bilmiyoruz. Ancak gerçeği öğrendiklerinde —nedensiz yere ateş açtıklarını ve 140 insanı ölüme gönderdiklerini anladıklarında— birçoğu hayatlarının geri kalanı boyunca sürecek travmatik bir pişmanlık ve utanç hissedecektir.
IRIS Dena İran sularında değildi. Basra Körfezi’nde değildi, ilan edilmiş herhangi bir yasaklı bölgede değildi. Saldırgan manevralar yapmıyor ya da herhangi bir gemiyi hedef almıyordu. Aktif bir deniz muharebesinin parçası değildi. Hindistan’ın açık davetiyle katıldığı Uluslararası Filo İncelemesi 2026 ve Visakhapatnam limanındaki çok uluslu MILAN 2026 tatbikatından sonra eve dönerken, en yakın muharebe alanından binlerce mil uzakta, refakatsiz, tek başına seyrediyordu. Bu tatbikata 74 ülke katılmıştı. Amerika Birleşik Devletleri de buna dahildi. Amerikalı ve İranlı deniz subayları, batırma olayından sadece birkaç gün önce Hindistan topraklarında aynı mesleki toplantılara katılmışlardı.
Amerika Birleşik Devletleri bu gemiyi uyarmak için her türlü imkana sahipti. Geminin tarafsız bir limana yönlendirilmesini talep etmek için her türlü imkana sahipti. Su üstü gemilerine, uçaklara ve küresel iletişim sistemlerine sahipti. IRIS Dena bir su üstü gemisiydi; görünürdü, izlenebilirdi, herhangi bir uluslararası denizcilik frekansından telsizle ulaşılabilirdi. Hiçbir uyarı yapılmadı çünkü böyle bir niyet yoktu. Yönetim bir uyarı yapmayı gerekli görmedi çünkü bir açıklama yapmayı gerekli görmüyor; çünkü Trump’ın “ahlakı” dışında hiçbir yasal veya ahlaki otorite tanımıyor.
ABD medyası bu suçu sessizce kabul etti. Ancak bir Rus denizaltısının Hint Okyanusu’nda faaliyet gösterirken, davet edildiği çok uluslu bir tatbikattan dönen, uluslararası sularda tek başına seyreden ve kimse için yakın bir tehdit oluşturmayan bir Ukrayna gemisinin —IRIS Dena ile benzer büyüklükte bir fırkateynin— yerini tespit ettiğini hayal edin. Rus denizaltısının, hiçbir uyarı yapmadan, teslim olma talebinde bulunmadan tek bir torpido ateşlediğini ve gemiyi 180 kişilik mürettebatının büyük kısmıyla birlikte denizin dibine gönderdiğini hayal edin. Rusya savunma bakanının daha sonra Moskova’da kameralar karşısına geçerek bu saldırıyı Rusya’nın erişim gücünün bir göstergesi olarak kutladığını ve bunu İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük torpido katliamı ilan ettiğini hayal edin.
Batı’nın tepkisini tarif etmek için hayal gücüne gerek yok. Bu tepki anında, gürültülü ve tek sesli olurdu. “Savaş suçu” kelimesi, Lindsay Graham gibi Cumhuriyetçi faşistlerden Bernie Sanders gibi “sol” Demokratlara kadar her kesimden burjuva siyasetçinin ağzından düşmezdi. Avrupa’da NATO liderlerinin kınamalarına tüm siyasi partiler eşlik ederdi. Gün bitmeden Uluslararası Ceza Mahkemesi göreve çağrılırdı. BM Güvenlik Konseyi acil toplanırdı. Hukuk uzmanları her kanala çıkarak ihlalleri; BM Şartı’nı, deniz savaşı yasalarını, silahlı çatışmaların geleneksel uluslararası hukukunu tek tek sıralardı. Komuta sorumluluğu doktrini uyarınca Rusya devlet başkanının kişisel olarak cezalandırılması için çağrılar yapılırdı. Batılı hükümetler kapsamlı yeni yaptırımlar uygulardı. Her ekranda boğulan Ukraynalı denizcilerin isimleri, yüzleri ve aileleri olurdu.
Bu durumda Rusya’ya karşı kullanılacak olan her türlü yasal ve ahlaki sav, aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin 4 Mart 2026’da yaptıklarına da uygulanabilir. Maddi olgular aynıdır. Hukuki çerçeve aynıdır. İnsani sonuçlar aynı derecede gerçektir. Tek fark, denizaltının Amerikan kimliğidir.
ABD hükümetinin icraatları Üçüncü Reich’ınkileri kopyalamaktadır. Amiral Karl Dönitz, 1942 yılında Laconia Emri’ni yayımlayarak U-bot komutanlarına hayatta kalanlar için tüm kurtarma operasyonlarını durdurmalarını ve uyarı yapmaksızın sınırsız denizaltı savaşı yürütmelerini emretmişti. O meşhur emir şöyle diyordu:
Batan gemilerden sağ çıkanları kurtarmaya yönelik tüm çabalar, örneğin yüzen adamların sudan çıkarılması ve can kurtaran sandallarına bindirilmesi, devrilen can kurtaran sandallarının düzeltilmesi veya yiyecek ve su verilmesi gibi işler durdurulmalıdır. Kurtarma, savaşın en temel gerekleriyle çelişir: düşman gemilerinin ve mürettebatının imha edilmesi.
Nazi Amirali Dönitz, Nürnberg’deki yargılamasında modern savaşın eski denizcilik şövalyeliği geleneklerini modası geçmiş hale getirdiğini savunarak bu emri savunmuştu.
Dönitz 10 yıl hapis cezası aldı. Hegseth ise kameralar önünde, hukukçular olmadan, utanmadan; uluslararası sularda 140 denizcinin uyarı yapmadan, tehdit olmadan ve sonrasında onları kurtarmak için tek bir girişimde bulunmadan öldürülmesinin, ulusal kutlama vesilesinden başka bir şey olmadığını ima ederek “Sessiz ölüm”ü ilan etti.
Bu cinayetlerin emrini veren komuta zinciri, denizaltının torpido dairesinden Beyaz Saray’a kadar uzanmaktadır. Nürnberg’de oluşturulan ve uluslararası hukuka dahil edilen komuta sorumluluğu doktrini; siyasi ve askeri liderlerin, emirleri altındaki güçler tarafından işlenen savaş suçlarından sadece bu suçları doğrudan emrettiklerinde değil, suçları bildikleri veya bilmeleri gerektiği halde bunları engellemedikleri veya cezalandırmadıkları durumda da cezai sorumluluk taşıdıklarını hükme bağlar. Bu olayda, bilgi sahibi olma konusu tartışma dışıdır. Suç bizzat savaş bakanı tarafından genelkurmay başkanının huzurunda dünyaya ilan edilmiş ve kutlanmıştır.
IRIS Dena’nın torpillenmesinin sonuçları açık denizlerin ötesine uzanmaktadır. Hint Okyanusu’nda cinayete izin veren hükümet, Minneapolis sokaklarında Amerikalıların öldürülmesini de haklı göstermiştir. 7 Ocak 2026’da bir federal ICE ajanı, 37 yaşındaki anne Renée Nicole Good’u arabasında otururken vurarak öldürdü. 24 Ocak’ta, yoğun bakım hemşiresi Alex Pretti, zaten kaldırımda yere bastırılmış haldeyken ve silahını hiç çekmemişken, Sınır Devriye ajanları tarafından en az 10 el vuruldu.
Doktrin her iki durumda da aynıdır. Amerikan gücü tarafından öldürülenler —ister Hint Okyanusu’ndaki İranlı denizciler ister Minneapolis kaldırımlarındaki Amerikan vatandaşları olsun— devlet onaylı cinayetlerin hedefleriydi. Kurbanlar her zaman, geriye dönük olarak, bir şeylerden suçlu ilan edilirler. Renée Good’un arabası vardı. Alex Pretti’nin yasal olarak taşıdığı ateşli silahı vardı. Amerikan sokaklarında uygulanan şey, Hint Okyanusu’nda da uygulanmaktadır. Bu, aynı egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket eden tek bir doktrin ve tek bir hükümettir.
Uluslararası işçi sınıfı, öğrenciler ve emperyalizmin tüm karşıtları bu savaşa karşı aktif olarak harekete geçmelidir. İran’a yönelik askeri operasyonların derhal durdurulmasını ve Destansı Öfke Harekâtı kapsamında işlenen savaş suçlarını araştırmak üzere bağımsız bir uluslararası işçi mahkemesinin kurulmasını talep etmelidirler.
IRIS Dena’yı batıran torpido sadece 140 denizciyi öldürmemiştir. Dünyaya, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin hiçbir yasa, hiçbir sözleşme veya hiçbir medeni davranış standardı tanımadığını özür dilemeksizin ilan etmiştir. Tanıdığı tek zorunluluklar, kapitalist sistem ve kâr birikimi tarafından dikte edilenlerdir.
Her geçen gün, her yeni suç, Lev Troçki’nin şu uyarısına artan bir aciliyet katmaktadır: “Sosyalist devrim olmazsa, önümüzdeki tarihsel dönemde insanlığın tüm kültürü bir felaketle karşı karşıya kalacaktır.”
