Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, cumartesi akşamı, kendi sosyal medya platformunda bir ültimatom yayımladı. Bu ültimatomun ne anlama geldiğini açıkça ortaya konulmalıdır: 90 milyon nüfuslu bir ülkeye yönelik soykırım boyutunda bir şiddet tehdidi ve bu insanların yaşamlarının bağlı olduğu altyapıyı yerle bir etme tehdidi. Trump şöyle yazdı: “Eğer İran, Hürmüz Boğazı’nı 48 SAAT içinde TEHDİTSİZ ve TAMAMEN AÇMAZSA, Amerika Birleşik Devletleri çeşitli ELEKTRİK SANTRALLERİNİ, EN BÜYÜĞÜNDEN BAŞLAYARAK, vuracak ve yerle bir edecek.”
Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde eşi görülmemiş bir siyasi suç eylemidir. Bununla tarihsel olarak yalnızca tek bir paralellik kurulabilir: Truman yönetiminin Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası attıktan sonra Japonya’ya verdiği ültimatom. Modern tarihte, siyasi teslimiyet koşulu olarak, bu denli açık biçimde, bütün bir sivil nüfusun temel yaşam destek sistemlerini yok etme tehdidinde bulunan başka hiçbir hükümet yoktur.
İran’da 110’dan fazla elektrik üretim tesisi bulunmaktadır. Bu tesislerin yalnızca bir kısmının bile yok edilmesi, günler, haftalar ve aylar içinde katmanlı biçimde derinleşecek insani bir felaketi beraberinde getirir. İlk 72 saat içinde hastaneler elektriksiz kalacak; yaşam destek cihazlarına, diyaliz makinelerine ve solunum cihazlarına bağlı binlerce hasta ölüm tehlikesiyle yüz yüze gelecektir. Günler içinde ülke genelinde su pompalama ve kanalizasyon arıtma sistemleri çökecek; kolera, tifo ve dizanteri salgınlarına zemin hazırlanacaktır.
Trump “en büyüğü” ile neyi kastettiğini belirtmedi ancak İran’ın kapasitesi en yüksek santrali, merkezi Tahran’ın 35 kilometre güneydoğusunda yer alan Damavand Kombine Çevrim Santrali’dir. 2.868 megavatlık kurulu gücüyle bu santral, başkentin ana elektrik merkezidir. Tek bir saldırıyla yaklaşık 10 milyon kişi aynı anda elektriksiz kalacaktır.
Diğer bir merkez Buşehr Nükleer Güç Santrali’dir. İran’ın Körfez kıyısında yer alan ve ticari amaçla işletilen tek nükleer reaktörü olan bu tesis, ayrı bir tehlike boyutu taşımaktadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi, daha şimdiden, Buşehr’e yapılacak doğrudan bir saldırının “çevreye son derece yüksek miktarda radyoaktif madde salınımına yol açabileceği” ve sonuçlarının İran’ın çok ötesine geçeceği uyarısında bulundu. Dahası, felaketi tetiklemek için doğrudan bir saldırı bile gerekmeyebilir.
UAEA, aynı derecede yıkıcı ikinci bir mekanizmayı da belirtmiştir: Tesise elektrik sağlayan iki ana iletim hattının tahrip edilmesi, reaktör çekirdeğinin erimesine ve kritik güvenlik sistemlerinin çökmesine yol açabilir. Nükleer bir erime yaşanmasa bile Buşehr’e yönelik bir saldırı, Körfez’e radyasyon sızıntısına neden olabilir; bu durum ise bölge genelinde milyonlarca insanın içme suyunu kirletir.
İran, ültimatomu yanıtsız bırakmadı. Elektrik santrallerine saldırılması halinde Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapatılacağını ve yok edilen altyapı yeniden inşa edilene kadar boğazın açılmayacağını duyurdu. Bölgedeki tüm İsrail ve ABD enerji altyapısı meşru hedef ilan edildi. Bu gelişme, Körfez ülkelerini de doğrudan tehdit altına sokmaktadır: Bu ülkelerin nüfusları, içme suyunun yüzde 99’unu elektrikle işletilen tuzdan arındırma tesislerinden karşılamaktadır. Bir insani felaket tehlikesi, bu ülkeler için de kapıya dayanmış durumdadır.
Bu ültimatom, belirli bir iç mantığın ürünüdür. Savaş, bir dekapitasyon operasyonu olarak başladı; İran’ı liderliğini yok ederek çökertmeyi hedefleyen suikastlar düzenlendi. Ardından şehirlere ve altyapıya yönelik amansız bombardımana, hava savunma sistemlerinin imhasına ve Hürmüz Boğazı çevresinde deniz taşımacılığı ile deniz kuvvetleri varlığına yönelik saldırılar geldi. Ne var ki tüm bu adımlar hedeflerine ulaşamadı. ABD ve İsrail kararlı bir direnişle karşılaştı; bu direniş, tırmanmayı giderek daha uç ve açıkça suç niteliği taşıyan biçimlere doğru sürükledi.
İran’ın elektrik şebekesini yerle bir etmek, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayacaktır. Üç haftalık bombardıman; 8.000’den fazla hedefi vurmuş, 120’den fazla deniz aracını tahrip etmiş ya da batırmış, düzinelerce üst düzey yetkiliyi katletmiştir ama boğaz hâlâ kapalıdır. Boğazı yeniden açmak kara kuvvetleri gerektirmektedir ve o kuvvetler çoktan yola çıkmıştır. 31. Deniz Kuvvetleri Müdahale Birliği’ne ait 2.200 deniz piyadesini taşıyan USS Tripoli, bu hafta sonu Umman Denizi’ne varacak. 2.500 deniz piyadesiyle birlikte ikinci bir amfibi grup olan USS Boxer, San Diego’dan ayrılmıştır. Üçüncü bir müdahale birimi de yoldadır. Toplamda yaklaşık 7.500 deniz piyadesi, İran topraklarında doğrudan muharebe operasyonları yürütmek üzere savaş bölgesine doğru ilerlemektedir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, İran’a karşı yürütülen savaş, Amerikan emperyalizminin, Amerikan kapitalizminin gerilemekte olan konumunu on yıllardır amansız şiddet yoluyla telafi etmeye yönelik seferinde yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Stratejik hedef, terör ve fetih yoluyla sömürgeci egemenlik koşullarını yeniden tesis etmektir. Bu, tıpkı Nazi rejiminin pervasızlığının ve suçlu niteliğinin yalnızca Hitler’in psikolojisinden kaynaklanmamasında olduğu gibi, salt Trump’ın zihninin ürünü değildir. Bu durum, kapitalizmin nesnel krizinden ve egemen sınıfın iktidarını koruma kararlılığından beslenmektedir.
Bu çerçevede, faillerin geçmeyeceği bir sınır yoktur. Sivil altyapıyı yerle bir etme tehditlerinin olağanlaştırılması ve Körfez’de radyolojik bir felaketin kasıtlı olarak kışkırtılması, ABD ve İsrail’in nükleer silahların kullanımı da dahil olmak üzere çok daha uç önlemlere başvurabileceği ihtimalini gündeme getirmektedir.
Tarihçi Gabriel Jackson, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda nükleer silahların kullanılmasıyla ilgili şunları yazmıştı: “Ağustos 1945’in özel koşullarında atom bombasının kullanılması, psikolojik açıdan son derece normal ve demokratik yollarla seçilmiş bir başkanın, bu silahı, bir Nazi diktatörünün yapacağı gibi silahı kullanabileceğini ortaya koydu. Bu bakımdan Amerika Birleşik Devletleri, farklı yönetim biçimleri arasındaki ahlaki ayrımlarla ilgilenen herkes için faşizm ile demokrasi arasındaki farkı bulanıklaştırdı.”
Bu gözlem, İran’a karşı yürütülen savaş bağlamında yeni bir anlam ve ağırlık kazanmaktadır. Söz konusu olan yalnızca şu an dile getirilen tehditlerin suç oluşturması değildir; bu tehditler hâkim siyaset kurumu içinde kayda değer herhangi bir muhalefete yol açmamaktadır. Bu durum, Amerikan demokrasisinin ileri düzeyde çöküşünün ve yurt dışındaki emperyalist şiddetin yurt içindeki otoriterleşmeyle giderek iç içe geçmesinin çarpıcı bir ifşasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde hiçbir önde gelen siyasi isim, 90 milyon nüfuslu bir ülkenin enerji altyapısını yerle bir etme tehdidini kınamadı. Ne Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez ne de Senatör Bernie Sanders herhangi bir açıklama yaptı.
Pazar günkü televizyon programlarında, bir ulusun elektrik şebekesinin kasıtlı olarak tahrip edilmesi yalnızca taktik bir sorun olarak ele alındı. Hiçbir programda hiçbir konuk “savaş suçu”, “uluslararası hukuk”, “Cenevre Sözleşmesi”, “toplu cezalandırma”, “sivil altyapı” ya da “yasa dışı” gibi ifadeler kullanmadı.
Bu sessizlik, tüm siyaset kurumunun, parti çizgilerinin ötesinde, Amerikan emperyalist şiddetini uluslararası ilişkilerin doğal düzeni olarak ne ölçüde içselleştirdiğini gözler önüne sermektedir. Demokrat Parti Ulusal Komite eski başkanı Donna Brazile şöyle dedi: “Demokratlar, İran’ın yalnızca bölgeye değil, Körfez’e değil, dünyanın bütününe tehdit oluşturduğunu anlıyor.”
Kongre herhangi bir savaş ilanında bulunmadı. Silahlı kuvvetlerin kullanımına dair hiçbir yetkilendirme oylamaya sunulmadı. ABD başkanı, yalnızca kendi yetkisiyle dört haftadır bir savaş sürdürüyor; şimdi de yalnızca kendi yetkisiyle egemen bir ülkenin tüm enerji altyapısını tahrip etme tehdidi savuruyor. Bu, herhangi bir demokratik sistemde Trump’ın görevden alınmasını gündeme getirirdi. Oysa siyaset kurumu içinde bunu dile getiren kayda değer tek bir ses dahi yoktur.
Demokrat Parti adına konuşan New York Times (NYT) yayın kurulu, bu hafta sonu Trump’ın savaşı yürütme biçimini uzun bir yazıyla eleştirdi. Yazı, Trump’ın İran’ın nükleer kapasitesini çarpıttığını ve ABD cephane üretimini etkileyen krizi gizlediğini ileri sürüyor. Ancak NYT yayın kurulu, herhangi bir eleştiriye geçmeden önce şunu özenle vurguluyor: “Bu savaşın isabetliliği üzerine makul bir tartışma yürütülmesi mümkündür” ve Trump “[İran’daki] rejimle şimdi yüzleşme için olgulara dayalı bir argüman ileri sürebilir.”
NYT’nin itirazı, savaşın bir suç oluşturduğuna ilişkin değildir. Gazete, Trump’ın savaş için yeterince tutarlı bir gerekçe ortaya koyamamasından rahatsızdır.
Burjuva medya, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti aynı mali oligarşinin sözcülüğünü yapmaktadır. Onların ortak öncülleri şudur: Amerikan emperyalizmi sınırsız şiddet yoluyla kendi iradesini dayatma hakkına sahiptir ve milyonlarca insanın hayatı harcanabilirdir.
Bu savaşa karşı ABD’de ve dünya genelinde işçiler ve gençler arasında büyük bir muhalefet var. Asıl mesele, bu muhalefetin bir strateji ve perspektife sahip bilinçli bir harekete dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir.
28 Mart’ta, geçen yılki iki büyük protestonun ardından “Krallara Hayır” sloganıyla gösteriler düzenlenecek. Her protestonun tam merkezinde İran’a karşı savaşın sona erdirilmesi talebi yer almalıdır: ABD-İsrail’in İran’a yönelik imha savaşına hayır! Gazze’deki soykırım dahil olmak üzere Ortadoğu’ya yönelik kapsamlı saldırıya hayır! Savaşı ikincil planda bırakan ya da onu doğrudan adlandırmaktan kaçınan her hareket, egemen sınıfın diktatörlüğe ve felakete doğru ilerleyişinin temel mekanizmasını ayakta bırakmış olur.
Savaşa karşı bir hareket, Kongre’ye, Demokrat Parti’ye ya da imha savaşını olağanlaştıran burjuva basına çağrı yapılarak inşa edilemez. Bu hareket, toplumun işlemesini sağlayan işyerlerine ve sanayilere, yani limanlara, lojistik merkezlerine, rafinelere, demiryolu ağlarına, okullara ve hastanelere savaş karşıtı mücadeleyi taşıyarak örülmelidir.
Trump’ın ültimatomu yalnızca İran’a yönelik bir tehdit değildir. Bu, egemen sınıfın iktidarını korumak için her şeye hazır olduğunu tüm dünyaya ilan eden bir uyarıdır. Bu tehdide, bu suçlara ortak olan kurumlara çağrı yaparak değil, işçi sınıfının devasa toplumsal gücünü seferber ederek yanıt verilmelidir. Savaşı sona erdirme mücadelesi; ücretler, işler, yaşam standartları ve demokratik haklar üzerine gelişen mücadelelerin merkezine yerleştirilmelidir. Savaşa karşı mücadele, diktatörlüğe ve hem savaşı hem de diktatörlüğü doğuran kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrılamaz. Barbarlığa karşı tek alternatif, işçi sınıfının bağımsız, uluslararası ve sosyalist seferberliğidir.
