ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi sabahı Truth Social’da yaptığı açıklamada, Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ın “Ortadoğu’daki düşmanlıklarının tam ve nihai çözümüne ilişkin görüşmeler” yürüttüğünü ilan etti. Trump, “Savaş Bakanlığı’na İran’ın enerji santrallerine ve enerji altyapısına yönelik tüm askeri saldırıları beş günlüğüne ertelemesini emrettim,” dedi.
Bu açıklamadan yalnızca iki gün önce Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde yeniden açmaması hâlinde ülkenin enerji santrallerini yerle bir edeceği tehdidinde bulunmuştu.
Trump, saldırıyı yalnızca beş günlüğüne ertelediğini söylüyor. Bu durum, müzakere yoluyla köklü bir çözüme doğru ciddi bir ilerleme kaydedildiği iddiasıyla tümüyle çelişmektedir. Söz konusu beş günlük süre, Trump’ın ültimatom çerçevesi içinde hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Müzakereler son derece iyi gitse bile hiç kimse bu savaşın beş gün içinde çözüme kavuşturulabileceğini bekleyemez. Olsa olsa görüşmelerin sürdürülmesi için belirsiz süreli bir ateşkes olanağı yaratılabilir. Oysa buna dair en ufak bir işaret bile verilmedi. Tüm bu tablo sadece inanılmaz değildir; aynı zamanda kötü niyetli planlara işaret etmektedir.
Trump, geçtiğimiz yıl içinde “müzakereler”i üç kez askeri saldırı hazırlıkları için perde olarak kullandı. Ocak ayında ABD’li yetkililer, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile müzakere arayışında olduklarını açıkladı; saatler sonra Maduro, ABD Özel Kuvvetleri tarafından yapılan bir baskınla kaçırıldı. Haziran 2025’te İran ile dolaylı görüşmeler sürerken yedi B-2 bombardıman uçağı, “Gece Yarısı Çekici Harekâtı” adıyla İran’ın nükleer tesislerini vurdu. 28 Şubat’ta ise müzakereci ekipler, yalnızca iki gün önce sona eren Cenevre görüşmelerini sürdürürken ABD, İran’ın yüce liderini katletti ve mevcut savaşı başlattı. Trump her seferinde barıştan söz ederken suç niteliğindeki saldırı savaşını planlıyordu.
Bazı görüşmelerin bir biçimde sürdürüldüğü ihtimali dışlanamaz. Ancak görüşmeler gerçekten yapılıyor olsaydı bile bunlar, Trump’ın kamuoyu önünde öldürtmekle tehdit ettiği ya da çoktan öldürttüğü kişilerle yapılıyor olacaktı. Trump, pazartesi günü basına verdiği demeçlerde övünerek şunları söyledi: “Birinci, ikinci ve büyük ölçüde üçüncü kademedeki önderliği yok ettik.”
Beş günlük süre, kara çıkarması yapabilecek Deniz Kuvvetleri birliklerinin bölgeye ulaşma takvimiyle neredeyse tamamen örtüşmektedir. Okinawa’dan hareket eden Tripoli ve San Diego’dan yola çıkan Boxer amfibi grupları, yaklaşık 4.500 deniz piyadesiyle Basra Körfezi’nde bulaşacaklar. Tripoli bu hafta sonu bölgeye ulaşacak. Bunlara ek olarak 50.000 ABD askeri zaten bölgede konuşlandırılmış durumdadır.
Trump’ın açıklamasının ardından yalnızca birkaç saat geçmişti ki New York Times, “Pentagon Yetkilileri İran Savaşı İçin Hava İndirme Birliklerinin Konuşlandırılmasını Değerlendiriyor” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde, kıdemli askeri yetkililerin 82. Hava İndirme Tümeni’nin “Acil Müdahale Gücü”ne bağlı bir muharebe tugayını —18 saat içinde dünyanın herhangi bir noktasına konuşlandırılabilen 3.000 askerden oluşan bu birliği— İran’ın ana petrol ihracat merkezi Hark Adası’nı ele geçirmek üzere bölgeye sevk etmeye hazırlandığı bildirildi.
Neredeyse dört haftadır süren bombardıman —CENTCOM’un açıkladığına göre 8.000’den fazla hedef imha edildi, 130 deniz aracı batırıldı, Yüce Lider Ali Hamaney ve onlarca üst düzey yetkili suikasta kurban gitti— İran hükümetini deviremedi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açamadı. Tek başına hava saldırıları Trump yönetiminin hedeflediği sonuçları elde etmeye yetmiyor. ABD medyası halihazırda bir kara harekâtı lehine kampanya yürütüyor. Wall Street Journal, Hark Adası’nın kontrolünü ele geçirmenin Hürmüz Boğazı’nı zorla açmanın anahtarı olduğunu yazdı.
Hark Adası’nı ya da Hürmüz Boğazı ile bağlantılı herhangi bir stratejik noktayı ele geçirmeye yönelik bir operasyon, bir hafta sonu içinde doğaçlama biçimde düzenlenemez. Bu tür bir operasyon haftalarca öncesinden planlanır ve başlatılır; hazırlık saldırılarıyla savaş alanı şekillendirilir, kuvvetler okyanusları ötesinde yeniden konuşlandırılır ve birlikler alarma geçirilir. Beyaz Saray’ın iç değerlendirmelerinden haberdar olan bir kaynak, 20 Mart’ta Axios’a şunları söyledi: “İranlıları saldırılarla yaklaşık bir ay daha zayıflatmamız, adayı almamız ve ardından onları sıkıştırarak müzakere masasına çekmemiz gerekiyor.”
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Trump’ın iddialarını doğrudan yalanladı. “Amerika Birleşik Devletleri ile hiçbir görüşme yapılmıyor” diyen Erakçi, şunları ekledi: “Trump’ın açıklamaları, enerji fiyatlarını düşürme ve askeri planlar için zaman kazanma girişiminden ibarettir.” Bu değerlendirme nesnel durumla örtüşmektedir. Trump’ın ilan ettiği beş günlük duraklama, herhangi bir gerçekçi müzakere takvimiyle değil; Deniz Piyadeleri ve deniz kuvvetleri unsurlarının bölgeye ulaşmasıyla ve ABD ile İsrail’in beş günlük süre boyunca saldırılarını sürdürerek İran savunmasını daha da “yıpratma” hedefiyle örtüşmektedir.
Hark Adası’nı tek ya da birincil seçenek olarak değerlendirmek de yanıltıcı olacaktır. Kamuoyu önünde “adanın ele geçirilmesine” yoğunlaşılması, farklı bir askeri hedefi gizleme girişimi olabilir: Hürmüz Boğazı’na yakın yerlerin —büyük liman bölgeleri dahil— fiziksel olarak kontrol altına alınmasını hedefleyen bir kıyı harekâtı ya da İsfahan veya Natanz gibi nükleer tesislere yönelik, binlerce asker ve İran topraklarının uzun süreli işgalini gerektiren iç bölge baskınları bunların başında gelmektedir.
82. Hava İndirme Tümeni ada ele geçirmek için değil, hava meydanlarını ve iç bölge hedeflerini ele geçirmek, ardından gelen kuvvetler için güvenli bir çevre oluşturmak üzere eğitilmektedir. Eski bir savunma bakan yardımcısı, İsfahan senaryosunu şöyle tarif etti: “Bir hava indirme gücü bölgeyi ele geçirerek koruyucu bir kuşak oluşturur; bu sayede Müşterek Özel Harekât Komutanlığı’nın seçkin birlikleri tesisleri güvence altına alabilir.” 82. Hava İndirme Tümeni bunun için eğitilmiştir. Bu birliğin devreye girmesi, bir amfibi ada harekâtını değil; iç bölgeye yönelik bir görevi düşündürmektedir.
Hangi seçenek belirlenmiş ya da zaten hayata geçirilmeye başlanmış olursa olsun, sonuç hem İranlılar hem de Amerikalılar için büyük can kayıpları olacaktır.
Washington Post geçen hafta, yönetimin savaşın finansmanı için Kongre’den 200 milyar dolar talep ettiğini bildirdi. Bu ek ödenek, bu yılın doğrudan askeri harcamalarını 1 trilyon doların üzerine çıkaracak. Irak işgalinin zirve noktasında, 170 bin Amerikan askerinin bölgede bulunduğu dönemde yıllık savaş harcamaları 144 milyar dolardı. İran savaşı henüz kara kuvvetlerinin kullanımını içermemektedir; buna karşın yönetim çok daha fazlasını talep etmektedir.
Bu savaş, küresel savaş yoluyla Amerika’nın küresel hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik bir planın parçasıdır. 200 milyar dolarlık ek ödenek sınırlı bir savaşın bedeli değildir. Bu, nihai hedefi Hürmüz Boğazı’ndan geçen ham petrolün yüzde 37,7’sini satın alan Çin olan, tırmanan küresel bir savaşın ilk harcamalarıdır.
Tüm bunlar yasalara tamamen aykırıdır. Amerika Birleşik Devletleri bir saldırı savaşı başlatmıştır —bu, Nazi liderlerinin Nürnberg’de yargılandığı suçun ta kendisidir. İran’ın siyasi ve askeri liderlerine yönelik sistematik suikastlar ise silahlı çatışma hukukunun açıkça yasakladığı yargısız infaz niteliği taşımaktadır.
Saldırı ne bir savaş ilanına ne de Kongre’nin yetkilendirmesine dayanılarak başlatılmıştır. Bununla birlikte Demokratlar savaşa karşı çıkmak şöyle dursun, onu hem finanse ettiler hem de onayladılar. Demokrat Parti liderliğinin tamamı —Schumer, Jeffries, Durbin, Clark, Aguilar— 839 milyar dolarlık savunma bütçesi lehine oy verdi. Demokrat Parti Ulusal Komitesi eski başkanı Donna Brazile, ABC’nin This Week programında şunları söyledi: “Demokratlar, İran’ın yalnızca bölgeye ve Körfez’e değil, dünyanın tamamına tehdit oluşturduğunu anlıyor.”
Gün yüzüne çıkan tablo, demokrasinin işleyiş mekanizmalarının bütünüyle çöktüğünü göstermektedir. Bir başkan yasa dışı bir savaş başlatmakta, bir ülkenin liderlerini katletmekte, 90 milyonluk bir ulusa karşı bir imha savaşı ilan etmektedir; siyaset kurumunun içinde ise sürekli genişleyen bu savaşı bırakın durdurmayı, ona karşı çıkabilecek herhangi bir mekanizma söz konusu değildir.
