Perspektif

Kara kuvvetleri Ortadoğu’ya varırken Trump, İran’ın altyapısını “yerle bir etmekle” tehdit ediyor

ABD Merkez Komutanlığı tarafından sağlanan videodan alınan bu görüntüde, 27 Mart 2026 tarihinde USS Tripoli (LHA 7) gemisindeki ABD Donanması ve Deniz Piyadeleri mensuplarının ABD Merkez Komutanlığı’nın sorumluluk alanına vardıkları görülüyor. [AP Photo/U.S. Central Command]

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının 30. gününde, ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın taleplerini kabul etmemesi halinde ülkenin tüm enerji üretim tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini vurmakla tehdit etti. Trump, Truth Social platformunda yayımladığı paylaşımda şunları yazdı: “Herhangi bir nedenle kısa sürede bir anlaşmaya varılamazsa, İran’daki güzel ‘konaklamamamızı’, tüm elektrik üretim santrallerini, petrol kuyularını ve Hark Adası’nı (ve muhtemelen tüm deniz suyu arıtma tesislerini!) havaya uçurarak ve tamamen yerle bir ederek sona erdireceğiz.”

İran’ın tüm enerji santrallerinin tahrip edilmesi, ülkedeki medeni yaşamın temellerini söküp atacaktır: su arıtma tesisleri, hastaneler ve gıda soğutma sistemleri devre dışı kalacaktır. Deniz suyu arıtma tesislerinin yıkılması ise modern tarihinin en ağır kuraklığıyla boğuşan İran’daki su krizini daha da derinleştirecektir.

Trump’ın yapmakla tehdit ettiği şey bir savaş suçudur; savaş suçlarıyla dolu bu savaşın en son suçu. 1977 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek I No’lu Protokol’ün 54. maddesi şunu emreder: “Sivil halkın hayatta kalması için vazgeçilmez olan nesnelere —gıda maddeleri, gıda üretimine yönelik tarım alanları, ekinler, hayvanlar, içme suyu tesisleri gibi— saldırmak, bunları tahrip etmek, ortadan kaldırmak veya kullanılamaz hale getirmek yasaktır.”

Trump’ın tehditleri, savaş hukukunun en köklü yasaklarından birini oluşturan toplu cezalandırmaya girmektedir. 90 milyon nüfuslu bir ülkeye Gazze modeli uygulanmaktadır. Bu, insan yaşamını sürdürmek için zorunlu olan altyapı sistematik biçimde imha edilmesi demektir.

Trump rejiminin suç niteliğindeki eylemleri o denli açık seçiktir ki medya bile bunu görmezden gelememektedir. NBC muhabiri Garrett Haake, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’e ABD başkanının “neden bir savaş suçu teşkil edebilecek şeyler yapmakla tehdit ettiğini” sorduğunda, sözcü bunu inkâr etmedi. Leavitt, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin “hayal güçlerinin sınırlarını aşan kapasitelere sahip olduğunu ve başkanın bunları kullanmaktan çekinmeyeceğini” söylemekle yetindi.

New York Times, pazartesi günü “Trump Bir Savaş Suçu İşlemekle mi Tehdit Ediyor?” başlıklı bir görüş yazısı yayımladı. Yazıda Trump’ın tehdidinin “neredeyse kesinlikle bir savaş suçu teşkil edeceği” kabul edildi ve şu ifadelere yer verildi: “Modern çatışmaları yöneten yasaların temel ilkelerinden biri, askeri operasyonlarda sivillerin hedef alınmasının yasak olduğudur.”

Bu doğrudur. Ama bu savaşın tamamı suç niteliğindedir ve hukuka aykırıdır. Nürnberg Mahkemesi, saldırı savaşı başlatmayı “içinde tüm birikmiş kötülüğü barındırması bakımından diğer savaş suçlarından yalnızca bu yönüyle ayrılan en üst uluslararası suç” olarak tanımlamıştır. ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaş da tam olarak budur.

İran’ın siyasi ve askeri liderliğinin —Yüce Lider Ali Hamaney’den onlarca üst düzey yetkiliye kadar— sistematik biçimde suikastlarla ortadan kaldırılması; 12333 Sayılı Başkanlık Kararnamesi kapsamındaki suikast yasağını ve silahlı çatışma hukukunda hainliği ve kalleşçe öldürmeyi yasaklayan kuralları çiğnemektedir. Minab’daki bir kız okulunun bombalanmasıyla çoğunluğu çocuklardan oluşan 170’ten fazla kişinin öldürülmesi; 61.000 konut ile 500 okulun tahrip edilmesi; 6.500’den fazla kişinin öldürülmesi —bütün bu eylemler, bu savaşı başlatma suçundan kaynaklanmaktadır.

Beyaz Saray’ın giderek daha soykırımcı bir hal alan söyleminin kendine özgü bir mantığı bulunmaktadır. Trump yönetimi, liderlerini öldürerek İran hükümetini devirmeyi ummuş ancak hedeflerine ulaşamamıştır. Artık ya ABD’nin savaştaki müdahalesini tırmandırmalı ya da feci bir yenilgiyle yüzleşmek zorundadır. Trump bu savaşa “bir geziyi andıran kısa bir serüven” demiş ve günler içinde biteceğini söylemişti. Şimdi bir ay geçti; binlerce kişi öldü ama İran hükümeti halen ayakta. Hürmüz Boğazı hâlâ kapalı ve petrol fiyatları yüzde 59 artmış durumda.

Yönetim şimdi Gazze modeline başvurmaktadır: bir savaş yöntemi olarak toplumun bütünüyle tahrip edilmesi. Gazze’de İsrail, 72.000’den fazla kişiyi öldürmüş, 2,3 milyonluk nüfusun tamamını yerinden etmiş, her hastane ve üniversiteyi yerle bir etmiş ve bölgeyi enkaza çevirmiştir. Trump, Gazze’nin kırk katı büyüklüğündeki bir ülkeyi benzer yöntemler uygulamakla tehdit etmektedir.

ABD kuvvetleri Ortadoğu’ya akın ediyor. 82. Hava İndirme Tümeni’nden binlerce paraşütçü bölgeye intikal etti. İki Deniz Piyadeleri Seferi Birliği Basra Körfezi’ne sevk edildi. Washington Post, Savunma Bakanlığı’nın “haftalarca” sürecek kara harekâtına hazırlandığını ve 10.000 ek asker için planlar hazırladığını aktardı. Wall Street Journal ise Trump’ın İran topraklarının derinliklerindeki yeraltı tesislerinden yaklaşık 450 kilogram zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmeye yönelik bir askeri operasyon planladığını yazdı.

Trump yönetimi, her türlü hukuki ve anayasal kısıtlamanın dışında hareket etmektedir. Bu, küresel ölçekte mafya dilini kullanan, iktidara gelmiş suç örgütüdür. Trump, pazar günü Financial Times’a verdiği röportajda “tercihi”nin “İran’daki petrolü almak” olduğunu söyledi; böylece şu sömürgeci öncülü yeniden gün yüzüne çıkardı: bir büyük güç, bir ülkeyi istila edip mahvedebilir ve ardından o ülkenin kaynakları üzerinde hak iddia edebilir.

Büyük bir orduya, engebeli araziye ve ciddi kayıplar verebilecek kapasiteye sahip, 90 milyonluk bir ülke olan İran’a yönelik kara kuvvetleri harekâtı hızlı bir zafer getirmeyecektir. İstila çıkmaza girdiğinde, kayıplar arttığında, siyasi kriz derinleştiğinde Trump’ın bir sonraki adımı ne olacak?

Beyaz Saray yetkililerinin sık sık dile getirdiği üzere, “Hiçbir şey masadan kaldırılmış değildir.” BM’de 12 yıl boyunca Yurtsever Vizyon Derneği’nin Daimî Temsilcisi olarak görev yapan Mohamad Safa bu hafta istifasını vererek ABD’nin “İran’da nükleer silah kullanımına hazırlandığına” dair uyarıda bulundu.

Yönetim, Amerikan emperyalizminin itibarını bu savaşa bağlamış durumdadır. Bir yenilgi, ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı güç yansıtma kapasitesini sorgulatır hale getirecektir. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların temel stratejik kaygısı budur. Trump’ın İran’a “ateş ve öfke” yağdırma tehdidi, aslında nükleer silah kullanma tehdidi olarak değerlendirilmelidir.

Trump’ın bu tehdidi, tahminen 8 milyon kişinin ABD tarihinin en büyük tek günlük protestosunda sokaklara döküldüğü hafta sonu yaptı. Amerikalıların yüzde 62’si İran’a kara kuvvetleri gönderilmesine “kesinlikle karşı” olduğunu belirtiyor. Hiçbir Amerikan savaşı, başlangıcından itibaren bu denli büyük bir kamuoyu muhalefetiyle karşılaşmamıştır.

Trump’ın seçilmesinden önceki bir yıl boyunca Ortadoğu’da savaş yürütmekte olan Demokrat Parti, savaşa yönelik bu kitlesel halk muhalefetinin önünü kesmek ve onu etkisizleştirmek için çabalıyor.

“Krallara Hayır” mitinglerinde Demokrat politikacılar savaşı ya görmezden geldiler ya da geçiştirdiler. Boston’da Senatör Elizabeth Warren “İran” sözcüğünü hiç ağzına almadı. AFT Başkanı Randi Weingarten’ın özetlediği gibi mesaj şuydu: “Bugün krallara hayır [diyoruz], kasımda sandığa gidiyoruz.” Minnesota Başsavcısı Keith Ellison ise katılımcılara “savaş başlatmayan insanları seçin,” dedi.

Ellison, kalabalığa Demokratları seçmelerini söylüyordu. Oysa Biden yönetiminin ve ondan önceki tüm Demokrat başkanların deneyimi, bunun iflas etmiş bir perspektif olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Biden, Rusya’nın Ukrayna’yı istilasını kışkırtmış ve ardından savaşı büyük ölçüde tırmandırmıştır. İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırıma silah sağlamıştır; bu soykırım, başından beri İran’a karşı savaşın bir provası olarak tasarlanmıştır.

Kasımda Demokratları seçerek krizin çözüleceği iddiası bir sahtekârlıktır. Peki, o zamana kadar ne olacak? Gerçek amaç, zaman kazanmaktır: Trump’a, Demokratların özünde desteklediği bu savaşı sürdürmesi için gereken süreyi hediye etmek.

Trump tek başına bir deli olarak konuşup hareket etmiyor. O, kapitalist oligarşinin —demokratik kısıtlamalarla bağını koparmış, servetini ve küresel çıkarlarını korumak için yurt dışında savaşa, yurt içinde ise baskıya başvuran Amerikan egemen sınıfının— siyasi cisimleşmesidir.

Savaş, savaş yanlısı Demokrat Parti’ye oy verilerek değil, işçi sınıfının bağımsız seferberliğiyle sona erdirilecektir. Savaş, emekçiler için şimdiden bir felakete dönüşmüştür: hayat pahalılığında büyük bir artış söz konusudur. Savaş uzadıkça pahalılık da artacak; savaşın finansmanı için sosyal programları kısmaya yönelik talepler yoğunlaşacaktır. Trump 1,5 trilyon dolarlık bir savunma bütçesi talep etmektedir. Bu para nereden gelecek? Medicare, Medicaid ve Sosyal Güvenlik zaten saldırı altındadır. Geçen yüzyılda kazanılan sosyal programlar, savaş makinesini beslemek için tahrip edilecektir.

İşçi sınıfı, bu savaşı durdurabilecek tek toplumsal güçtür. Sekiz milyon kişi sokaklara döküldü ama bu muhalefet Demokrat Parti’nin denetiminde kaldığı sürece boğulup gidecektir. Savaşa karşı mücadele, bağımsız bir işçi sınıfı hareketini gerektirmektedir. Bu hareket her işyerinde taban komiteleri biçiminde örgütlenmeli, sektörler ve sınırlar ötesinde birleşmeli; savaş, diktatörlük ve toplumsal eşitsizlik üreten kapitalist sisteme karşı sosyalist bir programla donatılmalıdır.

Loading