Perspektif

Amerika’nın Hitler’i ve egemen sınıfın ahlakı

Donald Trump’ın çarşamba gecesi yaptığı konuşmadan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç şudur: Amerikan başkanı siyasi bir suçludur. Eğer emperyalist jeopolitik alanda bile, kapitalist büyük güçlerin çıkarlarını gözeten genel olarak kötü niyetli çabalar ile faşist vahşet arasında ahlaki bir sınır olduğu kabul edilirse, ABD hükümetinin liderleri bu sınırı çoktan aşmışlardır. Trump, Vance, Hegseth, Rubio ve Miller’ın isimleri, Üçüncü Reich’ın Nazi elebaşları Hitler, Goering, Himmler, Von Ribbentrop ve Goebbels’in isimleriyle birlikte tarihin ebedi lanet listesine geçecektir. Tarihin yargısı acımasız olacaktır.

Ancak bu yargı sadece bireyler aleyhine değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, onları iktidara taşıyan sosyal sınıf aleyhine de verilecektir. Onlar, İran halkına karşı canavarca suçları, bu sınıfın çıkarları doğrultusunda işlemektedir. Trump’ın çarşamba gecesi savurduğu tehditlerin önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Bu konuşma, Amerikan egemen sınıfının geri döndürülemez siyasi ve ahlaki çürümüşlüğünü gözler önüne sermiştir.

Trump suç işleyen ilk başkan değildir. Selefleri ülkelerin işgalini, hükümetlerin devrilmesini, Amerikan çıkarlarına rakip olarak görülen kişilerin işkence görmesini ve suikastla öldürülmesini emretmiştir. Ama önceki yönetimler ne denli bayat ne denli sinik ve ikiyüzlü olursa olsun, eylemlerine en azından biçimsel bir hukuki ve demokratik gerekçe sunmaya çalışıyordu. İç hukukun ve uluslararası hukukun hiçe sayılması —ve bununla birlikte demokratik ilkelere bağlılığın reddedilmesi— devlet politikasının açık temelleri olarak benimsenemiyordu. Suç niteliğindeki eylemler açığa çıktığında yasal normlardan talihsiz bir sapma olarak sunulur, biçimsel üzüntü ifadeleriyle savuşturulurdu.

Artık o dönem kapanmıştır. Trump’ın konuşması, açıklığıyla dikkat çekicidir. Trump, Amerika’nın icraatlarının kasten soykırımcı amaçlarını hiçbir perde arkasına saklamayan, yalın bir açıklıkla ortaya koyan sözcükler seçmiştir. “Onları ait oldukları Taş Devri’ne geri göndereceğiz,” diye ilan etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin “her bir elektrik santralini çok sert ve muhtemelen eş zamanlı olarak” vuracağını söylemiştir. Liderlerin öldürülmesiyle övünmüş (“Hepsi öldü”) ve ardından bir mafya babasının kaba özgüveniyle şunu eklemiştir: “Bütün kartlar bizde. Onlarda hiç yok.”

Trump, açıkça tüm ülkenin toplumsal yaşamının maddi temellerini tahrip etmekle tehdit etmiş; İran’ın petrol sektörünün şimdiye kadar neden vurulmadığını şöyle açıklamıştır: Çünkü bu sektörün imhası onlara “hayatta kalma ya da yeniden inşa etme için en küçük bir şans bile bırakmayacaktır.”

Bu sözlerde ifadesini bulan şey, yalnızca bir bireyin patolojisi değildir. Söz konusu olan, suça alışmış ve artık bundan özür dilemek zorunda hissetmeyen bir toplumsal tabakanın temel özelliğidir.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağıtılmasından bu yana geçen 35 yıl boyunca, Amerikan egemen sınıfı dış politikayı dokunulmazlık duygusuyla yürütmüştür. İşçi sınıfının sosyalist devriminden doğan ve Üçüncü Reich’ın yenilgisinde belirleyici bir rol oynamış olan SSCB’nin varlığı, emperyalist dış politikada belirli bir kısıtlamayı dayatıyordu. Ancak Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmesi, tüm bu kısıtlamaları ortadan kaldırdı. Egemen sınıf, şiddete başvurmanın kapitalist sistemin tüm sorunlarına çözüm sağlayacağı inancına kapıldı. Nitekim Wall Street Journal, Çöl Fırtınası Harekâtı’nın ardından şunu ilan etti: “Güç işe yarıyor.”

Trump’ın konuşmasına uzanan yol, 1991’deki ilk Irak istilasından ve 1999’da Sırbistan’ın bombalanmasından geçmektedir. Bu yol, 2001 Afganistan istilasını ve 2003 Irak saldırısının ardından, Ebu Gureyb ve CIA’nın kara sitelerinde gün yüzüne çıkan devasa işkence ve istismar mekanizmasından; su işkencesi ve sadizme bürokratik bir meşruiyet kazandırmak amacıyla icat edilen “gelişmiş sorgulama” ifadesi gibi söylemlerden geçmektedir. Bu yol, bir devletin yerle bir edildiği ve Kaddafi’nin kamuoyu önünde aşağılanarak öldürülmesinin Washington’da Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından “Geldik, gördük, öldü” gibi ürkütücü bir kahkaha ile karşılandığı 2011 Libya bombardımanından geçmektedir. Ve her şeyden öte, soykırımın politikaya, açlığın stratejiye, hastanelerin ve mülteci kamplarının vurulmasının kabul görmüş bir savaş aracına dönüştürüldüğü Gazze’den geçmektedir.

Gazze yeni bir norm oluşturdu. Bu, içinde bulunduğumuz dönemin en kritik siyasi gerçeklerinden biridir. İki yılı aşkın bir süredir dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin tam desteği ve tüm emperyalist güçlerin suç ortaklığıyla bütün bir halkın sistematik biçimde yok edilişini seyretmektedir. On binlerce insan öldürülmüştür. Aileler yok edilmiştir. Sivil yaşam, milyonları şoke eden bir soğukkanlılıkla paramparça edilmiştir. Egemen çevrelerin bundan çıkardığı ders, bu tür suçların artık kabul edilemez olduğu değildir. Tersine, bu suçların işlenmesine müsaade edilebilir olduğudur. Washington, Londra, Berlin ve Paris’te varılan sonuç şudur: Eski kısıtlamalar artık geçerli değildir; yeterli güçle ve yeterince pervasız bir propaganda aygıtıyla desteklendiği sürece, ne kadar canavarca olursa olsun her eylem normalleştirilebilir. Trump’ın konuşması işte bu yeni siyasi atmosfere aittir. Gazze’den güpegündüz ve özür dilemeksizin toplu katliam yapılabileceğini öğrenen bir egemen sınıfın dilidir bu.

İran’a yönelik saldırı, bu yeni norma en kapsamlı ve en korkunç ifadesini vermiştir. İlkin 2,5 milyon insanın yaşadığı bir toprak parçasında yapılanlar, artık 90 milyondan fazla nüfusuyla büyük bir ülkeye uygulanmaktadır. 28 Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a karşı 12 saat içinde yaklaşık 900 hava saldırısı düzenlemiştir; saldırının zamanlaması, süregelen nükleer müzakerelerle çakıştırılmıştır. Bu, diplomasi kavramıyla alay eden kasıtlı bir kalleşliktir. İlk salvoda yüce lider öldürülmüş, üst düzey askeri ve siyasi komuta kadrosu yok edilmiş ve İran’ın 31 eyaletinden en az 26’sındaki hedefler vurulmuştur.

Sonrasında yaşananlar ise aralıksız bir yıkım harekâtıdır: İlk ay içinde 11 binden fazla hedef vurulmuş; 300’ü aşkın hastane ve sağlık tesisi hasar görmüş ya da tamamen yıkılmıştır; on binlerce konut binası enkaza dönmüş, okullar yerle bir edilmiş, kültürel miras alanları tahrip edilmiş, tuzdan arındırma tesisleri devre dışı bırakılmış ve bir nükleer santral defalarca bombalanmıştır. Savaşın en korkunç vahşeti —Minab’da bir kız ilkokulunun vurulması ve 170’ten fazla çocuğun katledilmesi— pişmanlık değil kayıtsızlıkla karşılanmıştır. Harekâta “Destansı Öfke” adı verilmiştir; bu isim, vahşeti övmek için seçilmiştir.

Küçük burjuva gazeteciler ve akademisyenler onlarca yıl boyunca ahlaki vaazlar verdiler; bu çevrelerin başlıca tarihsel uğraşı, Bolşeviklerin ve bilhassa Lev Troçki’nin yaptıklarında Marksist “ahlaksızlığın” sözde uğursuz özüne dair kanıtlar keşfetmek olmuştur. Bu çevreler kütüphaneleri devrimci şiddete yönelik kınamalarla, “otoriter dürtü” üzerine meditasyonlarla ve güya Marksistlerin ahlaki kısıtlamaları hor görmesine ilişkin sofu düşüncelerle doldurmuştur.

Öğrenci gençliğe ve işçilere, modern çağın temel ahlaki sorununun kapitalizmi devirmeye çalışanların uzlaşmazlığında yattığı öğretilmektedir. Oysa bu çevreler, emperyalizmin gerçek barbarlığıyla yüzleştiklerinde dikkat çekici bir hoşgörü sergilemektedirler. Kategorik kınamaları nüansa dönüşmekte, ahlaki coşkuları sönmekte, şiddete muhalefetleri son derece seçici bir nitelik kazanmaktadır. 1917 Rus Devrimi konusunda, bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ dinmemiş olan sonsuz bir ahlaki öfke kaynağı bulabilirler. Ama Amerika Birleşik Devletleri bir toplumu yakıp yıktığında, İsrail çocukları enkaz altına gömdüğünde, işkence sistematik bir hal aldığında, polis yoksulları ve mülksüzleri Amerikan sokaklarında infaz ettiğinde dilsizleşirler. Ahlakın sınıfsal içeriği burada olağanüstü bir netlikle gün yüzüne çıkmaktadır.

Marksizm her zaman şunu savunmuştur: Ahlak, maddi çıkarlarından ve toplumsal konumlarından bağımsız olarak tüm sınıflar üzerinde eşit biçimde bağlayıcı, toplumun üzerinde asılı duran ebedi bir emir değildir. Ahlakın bir tarihi vardır. Sınıfsal bir temeli vardır. Egemen sınıf, entelektüel uşakları gibi, sömürü, savaş ve baskıyla sürdürülen bir sosyoekonomik sistemi savunurken durmaksızın evrensel ilkelerden, “kurallara dayalı düzen”den söz eder. Dünyanın gözleri önünde şu an yaşananlar ise, demokratik süslemelerinden arınmış haliyle, burjuvazinin gerçek ahlakıdır.

18. yüzyılın tarihsel demokratik devrimler çağında, burjuva Aydınlanması ahlakını Kant’ın dile getirdiği ikinci kesin buyruğa (“kategorik imperatif”) dayandırıyordu: “Öyle davran ki, gerek kendi kişiliğinde gerek başka her insanın kişiliğinde insanlığı, hiçbir zaman yalnızca araç olarak kullanmayasın, her zaman aynı zamanda amaç olarak kullanasın.”

Trumpçı faşizmin gerçek ruhuna uygun biçimde yeniden formüle edildiğinde, kapitalist egemen sınıfa rehberlik eden ahlaki ilke şudur: “İnsanları, tüm halkları, hatta uygarlığın kendisini bile Amerikan gücünün kullanımında harcanabilir varlıklar olarak ele alarak, oligarşinin gücünü ve kârını her zaman azami ölçüde artıracak biçimde davran.”

Bu, serveti finansal yağma ve toplumsal yıkım üzerine kurulu bir sınıfın ahlakıdır. Bu, tüm halkları, tam bir acımasızlıkla güç uygulanabilecek hammaddeler olarak gören siyasi liderlerin ahlakıdır.

Yurt dışında halkları hunharca ezen bir hükümet, aynı yöntemleri yurt içinde de kullanır. Emperyalist savaşta geliştirilen yöntemler, içeride de karşılığını bulur. Federal ajanlar tarafından işlenen Renée Nicole Good ve Alex Pretti cinayetleri, İran harekâtından çok önce başlayan daha geniş kapsamlı bir devlet şiddeti modeline aittir: Polis cinayetleri, yerel güvenlik birimlerinin askerileştirilmesi, işçi sınıfı mahallelerinin iç güvenlik bölgelerine dönüştürülmesi, yoksulların hayatının sarf edilebilir olduğuna ilişkin sistematik bir önyargı. Amerikan devletinin şiddeti, biri dışsal diğeri içsel olmak üzere ayrı bölmelere ayrılmış değildir. Aynı kaynaktan beslenmektedir. Servetini dolandırıcılık, hırsızlık, spekülasyon ve savaş yoluyla idama ettiren bir egemen sınıf, anayasal normlar engel haline geldiğinde yasa dışı zorbalıkla yönetir.

Siyasi yaşamın yozlaşması, Amerikan toplumunun oligarşik yapısından ayrılamaz. Servetin aşırı yoğunlaşması, buna paralel bir güç yoğunlaşması olmaksızın söz konusu olamaz. Bir avuç kişiden oluşan bir mali aristokrasinin toplumun geri kalanı üzerindeki egemenliği, her demokratik kurumu aşındırır ve tahrip eder. Mahkemeler, yasama organı, medya, üniversiteler, polis, istihbarat aygıtı, hükümet partileri — bunların hepsi, asalak bir seçkinler grubunun kendi çıkarlarını güvence altına alma araçlarına dönüşür. Bu koşullar altında, suç oluşturan yöntemler kaçınılmazdır. Milyarderler, şirketlerdeki yağmacılar, ordu-istihbarat görevlileri ve siyasi dolandırıcılar tarafından yönetilen bir toplum, onu egemenlik altına alanların karakterini kazanır. Böyle bir toplumu suçluların yönettiğini söylemek, siyasi bir gerçeği dile getirmektir.

Ama çürüme süreci, kendi karşıtını üretmeden ilerlemez. Egemen sınıf ahlaki çöküş yolunda çok ilerlemiş olsa da nüfusun geniş kesimleri aynı mesafeyi katetmiş değildir. Amerika Birleşik Devletleri, 250 yıl önce sömürgeci despotizmi devirip insanların eşitliğini ilan eden bir devrimle kurulmuştur. Köleliği kaldıran bir İç Savaş ile ayakta tutulmuştur.

Jefferson’ın ve Lincoln’ın sözleri, Amerika Birleşik Devletleri halkının kolektif bilincinde hâlâ yaşamaktadır. Demokratik dürtüler, adalet duygusu, zalimliğe karşı içgüdüsel bir tiksinme, yalan ve vahşete duyulan nefret — bunlar işçiler ve gençler arasında derin köklere sahip olmayı sürdürmektedir. Bu duygular, sınıf mücadelesinin tırmanmasıyla birlikte harekete geçirilmekte ve yoğunlaşmaktadır. Oligarşinin suç oluşturan eylemleri ile kitlelerin ahlaki bilinci arasındaki çatışma, giderek daha patlayıcı bir karakter kazanmaktadır. Her kibirli tehdit, her devlet şiddeti, her yıkımı alenen yüceltme; egemen seçkinler ile yönetme hakkı iddiasında bulunduğu halk arasındaki uçurumu genişletmektedir.

Trump’ın vahşetine karşın, İran halkı Amerikan emperyalizmine boyun eğmeyecektir. Direniş sürecektir. İran halkını savunmak, Amerikan ve uluslararası işçi sınıfının sorumluluğudur. İşçi sınıfının gücü, İran’ın bombalanmasını durdurmak ve bu yasa dışı savaşa son vermek için seferber edilmelidir.

İşçi sınıfı ve gençlik, savaştan gerekli sonuçları çıkarmak zorundadır. Dehşete kapılmak yeterli değildir. Dehşet, kendi haline bırakıldığında, çaresiz bir hayal kırıklığında ya da bireysel direnişin yalıtılmış anlarında tükenir. Gereken şey, enternasyonalist sosyalist bir programla yönlendirilen, gerçek devrimci ahlakla beslenmiş ve egemen sınıfın ahlaki çöküntüsüne her bakımdan karşı duran kitlesel bir proleter sosyalist hareketin geliştirilmesidir.

Böyle bir ahlakın akademilerin kendini beğenmiş vaazlarıyla ya da ikiyüzlü liberalizmin seçici öfkesiyle hiçbir ortak yanı yoktur. Bu ahlak, kapitalist sömürü ve baskıya karşı mücadeleden doğar. Açık sınıf mücadelesinin ahlakıdır bu; dayanışmaya, dürüstlüğe, ezilenlerin savunulmasına, zorbalık ve tahakküme uzlaşmaz biçimde karşı durmaya, insanların kâr ve güç uğruna harcanabilir nesnelere dönüştürülemeyeceği kanaatine dayanmaktadır. Bu ahlakın içinde uygarlığın en yüce ilkeleri ve insanlığın en derin özlemleri barınmaktadır.

Marksizme yönelik eski iftiralara verilecek cevap budur. Gerçek “ahlaksızlar”, devrimci sosyalistler değil; soykırım yapan, bunun için para ve silah sağlayan egemen sınıflar ile onların suç ortaklarıdır. Amerikan egemen sınıfının ve uluslararası işbirlikçilerinin suçluluğu, tüm dünyanın gözleri önünde açığa çıkmaktadır. Bu suçluluğa karşı, daha yüce bir toplumsal ilkeyle ve daha yüce bir ahlaki anlayışla yönlendirilen bir gücün harekete geçirilmesi gerekmektedir. O güç, uluslararası işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının sosyalizm mücadelesi yalnızca siyasi açıdan zorunlu değildir. Bu mücadele, modern uygarlıkta insani, onurlu ve özgürleştirici olan her şeyin vazgeçilmez ifadesidir. İnsanlığın varlığı onun zaferine bağlıdır.

Loading