ABD Başkanı Donald Trump çarşamba günü yaptığı televizyon konuşmasında, İran savaşındaki hedefin İran toplumunu yerle bir etmek olduğunu açıkça ilan ederek şunları söyledi: “Kısa süre içinde, çok kısa süre içinde, Amerika’nın tüm askeri hedeflerini tamamlama yolundayız. Önümüzdeki iki ila üç hafta içinde onlara son derece ağır darbeler vuracağız. Onları Taş Devri’ne geri göndereceğiz.”
Trump, İran hükümetini ABD’nin taleplerini kabul etmemesi halinde şunlarla tehdit etti: “Elektrik üretim tesislerinin her birini, büyük ihtimalle eş zamanlı olarak, çok sert vuracağız. Petrollerine henüz dokunmadık — oysa bu en kolay hedef. Çünkü onlara ayakta kalma ya da yeniden inşa etme konusunda en küçük bir şans bile tanımak istemiyoruz. Ama vurabilirdik ve yok olurlar. Ve buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yok.”
Başka bir ifadeyle Trump, İran tamamen teslim olmadığı ve fiilen ABD’nin sömürgesi haline gelmediği takdirde, 90 milyon insanın modern yaşamını ayakta tutan her şeyi yerle bir etme niyetinde olduğunu ve onlara “hayatta kalma ya da yeniden inşa etme konusunda en küçük bir şans bile tanımayacağını” açıkça ilan etti.
Amerikan tarihinde hiçbir başkan bu türden bir konuşma yapmamıştır. Önceki yönetimler işledikleri suçları her zaman demokrasinin, kendi kaderini tayin hakkının ve özgürlüğün savunusu olarak sunmuşlardı. Oysa şimdi Amerikan başkanı, bütün bir ülkenin halkına şu mesajı vermektedir: Ya taleplerimi kabul edersiniz ya da ölürsünüz.
Bu ifadeler, kelimenin tam anlamıyla soykırımcı bir niyetin dışavurumudur. Bir ülkeyi bombalayarak “Taş Devri’ne göndermek”, o ülkenin uygarlığını yok etmek demektir. İran söz konusu olduğunda, bu uygarlık binlerce yıla uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı, ulusal televizyonda bütün ülkeyi yok etme —kentleri, elektrik şebekesi, su kaynakları, hastaneleri ve sanayi altyapısı, yani 90 milyon insanın yaşamasını sağlayan her şeyi tahrip etme— niyetini açıkça ilan etmektedir.
Trump konuşmasında savaşın “hedeflerini” şu şekilde tanımladı: “Rejimin Amerika’yı tehdit etme ve kendi sınırları dışına güç yansıtma kapasitesini ortadan kaldırmak.” Oysa bu hedefe açıkça ulaşılamamıştır; İran hâlâ Hürmüz Boğazı’nı kontrol altında tutmaktadır. Bu durumun mantıksal sonucu şudur: Amerika’nın “hedeflerine” ulaşabilmesi için İran’ın tamamen yok edilmesi gerekmektedir. “Gazze modeli” artık İran’a uygulanmaktadır.
Trump, İran’ın önderlerini öldürtmesiyle övündü: “Rejim değişikliği hedefimiz değildi. Bunu hiç söylemedik. Ama rejim değişikliği yaşandı; çünkü asıl liderlerin hepsi öldü. Hepsi öldü.” Mesaj açıktır: Şartlarımızı kabul edin, yoksa çoktan öldürdüklerimizle aynı akıbete uğrarsınız. Trump buna “müzakere” diyor. Bu, Beyaz Saray’dan yükselen mafya dilidir.
“Onları bombalayarak Taş Devri’ne geri göndermek” ifadesi, aşırı sağcı Hava Kuvvetleri generali Curtis LeMay ile özdeşleşmiştir. LeMay, İkinci Dünya Savaşı’nda Tokyo’da tek bir gecede 100 binden fazla insanın öldürüldüğü yangın bombardımanını ve Kore Savaşı sırasında ülkedeki her şehri yerle bir eden bombardımanları yönetmiştir. Vietnam Savaşı döneminde ABD ordu ve siyaset kurumunun bir kesimi, Vietnam’a yönelik tüm kısıtlamaların kaldırılmasını savunmuştu; bu ise Sovyetler Birliği veya Çin ile nükleer savaş riskini beraberinde getiriyordu.
LeMay, 1965 yılında yayımlanan otobiyografisi Mission with LeMay’de Kuzey Vietnam’a ne yapılmasını istediğini açıkça ortaya koymuştu: “Bu soruna benim çözümüm şu olurdu: Onlara açıkça söyleriz; ya geri adım atıp saldırganlıklarına son verirler, ya da onları bombalayarak Taş Devri’ne geri göndeririz.” Bu tehdidin arkasında nükleer silah kullanma niyeti yatıyordu; Amerikan emperyalizmi o dönemde bu seçeneğe başvurmamayı tercih etmişti.
İşte bu ruh hali artık Beyaz Saray’da egemendir. Savaş Bakanı Pete Hegseth, 2 Mart’ta yaptığı açıklamada “aptalca angajman kurallarının” artık geçerli olmayacağını duyurarak fitili ateşlemişti. Üç hafta sonra ise Hegseth, Pentagon’un dua ayininde Tanrı’dan şunu diliyordu: “Merhamete layık olmayanlara karşı ezici bir şiddet eylemi.”
ABD’de sabıkalı yeraltı dünyası iktidardadır. İran’a karşı savaş, on yıllardır tırmanan şiddetin ürünüdür; Afganistan ve Irak işgallerinden Libya ve Suriye’nin mahvedilmesine ve Gazze’deki soykırıma uzanan bu süreçte her suç bir öncekinden daha pervasız işlenmiş, her biri daha büyük bir cezasızlıkla kotarılmıştır.
Trump döneminde ise niteliksel olarak yeni bir aşamaya gelinmiştir: En ufak bir hukuki kısıtlama görüntüsünden bile vazgeçilmiş ve emperyalist egemenlik peşinde nükleer silah kullanımı da dahil olmak üzere hiçbir “kırmızı çizgi” tanınmayacağı ilan edilmiştir.
Trump’ın İran’ı “Taş Devri’ne geri gönderme” tehdidi, yalnızca iki günde tam üç kez tekrarlandı. Buna karşın bu açıklamalar basında ancak kısa birer haber notu olarak yer bulabildi; yayın kurulu sayfalarda herhangi bir kınama konusu yapılmak bir yana, neredeyse hiç tartışılmadı bile. İran hükümetinin bu yıl on binlerce göstericiyi öldürdüğüne dair abartılı iddiaları manşetlere taşıyan, Rus hükümetinin yaptıklarını dehşetle kınayan gazeteler, bir ülkenin uygarlığını yok etme konuşmasını haberleştirmeye bile değer bulmadı.
Trump’ın konuşmasının ardından yapılan medya yorumlarında tartışma, başkanın “iddialarını kanıtlayıp kanıtlayamadığı” ekseninde döndü. Amerika Birleşik Devletleri başkanının toplu katliam yapma niyetine dair suç teşkil eden bir konuşma yaptığı gerçeği ise gündemin dışında kaldı.
Hiçbir Demokrat Parti lideri, Trump’ın “Taş Devri” açıklamalarına yanıt vermedi. Bombardıman başlayalı beş hafta geçmiş olmasına rağmen, her iki meclis kanadındaki hiçbir komisyon kamuya açık bir oturum düzenlemedi.
Trump’ın soykırım niteliğindeki tehditleri, tek bir kişinin sayıklamaları değildir. Trump, kapitalist oligarşi adına konuşmaktadır; çıkarlarını artık demokratik yollarla ve hukuki yöntemlerle savunamayan, derinleşen krize dış politikada şiddetle, iç politikada diktatörlükle yanıt veren bir egemen sınıfı temsil etmektedir.
Trump, konuşmasıyla aynı gün Beyaz Saray’daki bir Paskalya yemeğinde, Yönetim ve Bütçe Ofisi’ne tüm federal kreş kaynaklarını kesme talimatı verdiğini açıkladı. “Savaştayız. Kreşlerle ilgilenemeyiz,” diyen Trump, şunları ekliyordu: “Kreş, Medicaid, Medicare*, tek tek bunların hepsine birden bakmamız mümkün değil. Tek bir şeyle ilgilenmemiz gerek: askeri koruma.”
İran halkına karşı sürdürülen savaş ile işçi sınıfına yönelik savaş, aynı politikanın iki yüzüdür. Dışarıda toplu katliama hazırlanan bir hükümet, içeride de toplumsal karşıdevrime hazırlanmaktadır. Bu, geriye kalan demokratik hakların ve sosyal reformların paramparça edilmesini, kemer sıkma politikalarının yoğunlaştırılmasını ve faşizan bir diktatörlük inşasını kapsamaktadır. İnsanlığın bugün karşı karşıya olduğu kriz, şu seçeneği gündeme getirmektedir: ya sosyalizm ya barbarlık.
Dipnot
* Medicaid: Yoksullar için sağlık sigortası.
Medicare: 65 yaş ve üstü vatandaşlar başta olmak üzere çeşitli grupları kapsayan ulusal sağlık sigortası.
