İngilizce özgün metin 2 Nisan 2026’da yayımlandı.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü suç niteliğindeki saldırı savaşı beşinci haftasına girerken ve Trump yönetimi çatışmayı keskin bir şekilde tırmandırmaya hazırlanırken, savaşın küresel boyutları daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Her ne kadar savaşın yakın hedefi İran’ı ve Ortadoğu’yu ABD emperyalist çıkarlarına tabi kılmak olsa da, Washington’da bu savaş, ABD’nin küresel hakimiyetine yönelik başlıca tehdit olarak görülen Çin ile olası bir çatışmaya yönelik hayati bir hazırlık olarak değerlendiriliyor.
Savaş sadece Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla etkisini göstermedi. Çin’in son on yılda İran ve daha geniş bir bölgede diplomatik ve stratejik bağlarını güçlendirme çabalarını baltalayarak da ülkenin ekonomisi üzerinde şimdiden büyük bir etki yarattı. İran, Çin için önemli bir petrol ve gaz kaynağı olmasının yanı sıra, Avrupa ile Asya arasındaki kavşakta stratejik bir konuma sahiptir ve bu nedenle, Avrasya kara parçası genelinde altyapı bağlantıları kurmayı amaçlayan Pekin’in kilit önemdeki Kuşak ve Yol Girişimi için de büyük önem taşımaktadır.
Asya’daki ve dünyadaki pek çok ülke gibi Çin de küresel enerji maliyetlerindeki artıştan ciddi şekilde etkilenmiştir. 2025 yılının sonuna doğru Çin, İran’dan günde yaklaşık 1,4 milyon varil petrol ithal ediyordu; bu miktar, ülkenin toplam ithalatının yaklaşık yüzde 13’ünü oluşturuyordu. Bu durumdan en çok etkilenenler, Çin’deki “çaydanlık” olarak adlandırılan rafineriler olmuştur. Bu rafineriler İran ve Venezuela’dan düşük fiyatla gelen yaptırımlı petrolün işlenmesinde uzmanlaşmış küçük özel işletmelerdir.
Trump yönetiminin hem Venezuela’ya hem de İran’a arka arkaya saldırma kararı tesadüfi değildir. Her iki ülke de ABD emperyalizmi tarafından tek taraflı olarak dayatılan yaptırım rejimini aşmak için Çin’e büyük ölçüde bağımlıydı. Son yıllarda İran’ın petrol ihracatının yüzde 80-90’ını Çin oluşturuyordu. Ülke devlet başkanının yasa dışı şekilde kaçırılmasının ardından Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçiren ABD, İran petrolü için de aynısını yapmayı hedefliyor.
Batı medyasında İran savaşının Çin üzerindeki etkisine dair yoğun spekülasyonlar sürerken, bazı yorumcular bu ülkenin ekonomik fırtınayı atlatmak için diğer birçok ülkeden daha avantajlı bir konumda olduğunu belirttiler. Pazar günü Financial Times’ta yazan Britanyalı ekonomist Tej Parikh, Çin’in “küresel ekonomik üstünlük yarışında bu çatışmayı bir avantaja dönüştürmek için iyi bir konumda” olduğunu belirtti. Parikh, Çin’in devasa petrol stoklarına, Rus petrolüne erişimine, yenilenebilir enerjinin hızlı yaygınlaşmasına ve taşıtlar da dahil olmak üzere geniş çaplı elektrifikasyona dikkat çekti.
Çin, yılın ilk iki ayında petrol ithalatını yüzde 16 artırarak stratejik rezervini yaklaşık 1,3-1,4 milyar varile çıkardı; bu rakam, yaklaşık dört aylık ithalata denk geliyor. Çin’in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 20’si Rusya’dan geliyor, bu da Çin’i birçok Asya ülkesine kıyasla Basra Körfezi’ndeki tedarik kaynaklarına daha az bağımlı hale getiriyor. Bununla birlikte, savaş öncesinde Çin, petrol ithalatının yaklaşık yarısını ve LNG ithalatının yüzde 30’unu Suudi Arabistan, Irak, BAE ve Katar gibi Körfez tedarikçilerinden temin ediyordu. Pekin’in Çin bayraklı gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi konusunda İran ile müzakere yaptığı bildiriliyor olsa da, şu ana kadar çok az sayıda gemi bu boğazdan geçebildi.
Dünyanın geri kalanında olduğu gibi, savaşın Çin üzerindeki ekonomik etkisi de büyük ölçüde ne zaman ve nasıl sona ereceğine, ayrıca bölgesel ve uluslararası ekonomide meydana gelecek daha geniş çaplı hasar ve aksamalara bağlıdır.
Avrupalı düşünce kuruluşu Bruegel tarafından bu ay yayınlanan “İran’a Karşı Savaş Çin İçin Ne Anlama Geliyor?” başlıklı rapora göre, “Çin’in petrol fiyatlarına duyarlılığını gösteren standart modelleme, petrol fiyatlarındaki yüzde 25’lik bir artışın Çin’in GSYİH’sinde yüzde 0,5’lik bir düşüşe yol açacağını gösteriyor.” ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bombardımanının başladığı mart ayı başında açıklanan Çin’in son beş yıllık planı, bu yıl için yüzde 4,5 ile 5 arasında bir büyüme öngörüyordu; bu, 1991’den bu yana en düşük rakam. Ancak bu büyüme oranı büyük ölçüde ihracata bağlı ve savaşın uzaması ve küresel piyasaların çökmesi durumunda ihracat zarar görecek. Ülke ekonomisi halihazırda Çin emlak piyasasının çöküşü ve azalan tüketici harcamalarından ciddi şekilde etkilendi.
Çin’in Ortadoğu stratejisinin temelleri sarsıldı
Son on yılda Pekin, İran ile yakın bağlar kurmuş ve bu bağlar kapsamlı bir stratejik ortaklığa dönüşmüştür. İran’ın nükleer faaliyetlerine kısıtlamalar getirilmesi karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngören uluslararası bir anlaşma olan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) imzalanmasının ardından, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2016 yılında İran’ı ziyaret etti. İki taraf, ikili ticareti 10 yıl içinde 600 milyar dolara çıkarmayı kararlaştırdı ve İran’ı Şi’nin iddialı Kuşak ve Yol Girişimi’ne (BRI) dahil edecek şekilde limanlar, ulaşım ve enerji alanlarında anlaşmalar imzaladı.
İran’ın Çin’e olan bağımlılığı, Trump’ın ilk görev süresi sırasında JCPOA’dan tek taraflı olarak çekilmesinin ardından daha da arttı. 2021 yılında ilişkiler kapsamlı bir stratejik ortaklık çerçevesinde resmileştirildi. Buna göre, 25 yıl boyunca indirimli petrol tedariki karşılığında Çin’in İran’a 400 milyar dolarlık yatırım yapması öngörülüyordu. Yatırımın büyük bir kısmı enerji sektörüne yönlendirilecekti. Bununla birlikte İran’ı, Çin’i Avrupa ve Afrika’ya bağlayan Kuşak ve Yol Girişimi’nin Ortadoğu merkezi haline getirmek amacıyla demiryollarına, limanlara ve telekomünikasyon sektörüne de on milyarlarca dolarlık kaynak ayrıldı.
Aynı zamanda İran, ABD ve müttefiklerine karşı bir denge unsuru olarak görülen Çin destekli oluşumlara daha sıkı bir şekilde entegre oldu. 2023 yılında İran, Orta Asya’daki ABD etkisine karşı koymak amacıyla Çin ve Rusya tarafından 2001 yılında kurulan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye oldu. İran, 2014 yılında Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomik grubun genişlemesi kapsamında BRICS+’a üye olarak kabul edildi.
BRICS+ görüşmelerinin bir boyutu, dünya ticareti ve finansında ABD dolarının hakimiyetine alternatif arayışı olmuştur. 2022 yılında Ukrayna savaşı nedeniyle ABD ve müttefikleri tarafından Rusya’ya karşı uygulamaya konan -uluslararası SWIFT sisteminden çıkarılması ve devlet varlıklarının dondurulması gibi- cezai ekonomik yaptırımlar, tüm dünyada şok dalgaları yarattı.
Nisan 2025’ten bu yana Çin’in İran petrolü alımları yuan cinsinden yapılıyor; bu durum SWIFT sistemini devre dışı bırakırken, enerji ödemelerinin ABD doları cinsinden yapıldığı petro-dolar sistemine de meydan okuyor. Basında yer alan, İran’ın petrol ödemelerinin yuan ile yapılması halinde gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişine izin vereceği yönündeki haberler üzerine, Deutsche Bank analisti Mallika Sachdeva geçen hafta şu tahminde bulundu: “Bu çatışma petro-doların hakimiyetinin aşınmasının ve petro-yuanın doğuşunun katalizörü olabilir.” Ancak Çin, uluslararası ticarette kullanımını teşvik etmeye çalışsa da, yuan ülkenin sermaye kontrolleri nedeniyle sınırlanıyor ve halen dünya ticaretinin yalnızca yüzde 2’sinde kullanılıyor.
İran, Çin’in Ortadoğu’daki hamlelerinin merkezinde yer almaktadır. Diğer yandan Çin bölge genelinde ilişkilerini daha geniş kapsamlı bir şekilde güçlendirmeye de çalışmaktadır. Mart 2023’te, Çin’in arabuluculuğunda yapılan bir anlaşma ile Ortadoğu’da ezeli rakipler İran ile Suudi Arabistan, 2016’da kopan diplomatik ilişkilerini yeniden kurmayı ve gerginlikleri azaltmayı kabul etti. ABD’yi fiilen kenara iten bu anlaşma, Çin’in bölgede etkisinin arttığına işaret ettiği için Washington’da alarm zillerini çaldırdı.
İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerginliğin azalması, Çin’in Ortadoğu’daki Arap ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmesine de katkıda bulundu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, 2010’daki 36 milyar dolardan 2024’te hızla 400 milyar dolara yükseldi; bu ticaret petrol ve doğal gaz odaklı yapısından, yapay zekâ ve 5G sistemleriyle ilgili teknolojilerin yanı sıra yenilenebilir enerjiye doğru çeşitlendi. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları da, özellikle BRI altyapısı ile ilgili olarak genişledi. 2024 yılında Ortadoğu, BRI yatırımlarının en büyük alıcısı oldu; Suudi Arabistan’da 18,9 milyar dolar, Irak’ta 9 milyar dolar ve BAE’de 3,1 milyar dolar olmak üzere toplamda yaklaşık 39 milyar dolarlık proje ve inşaat sözleşmesi imzalandı.
Pekin, Suudi Arabistan ve BAE ile “kapsamlı stratejik ortaklıklar” kurarken, Mısır ve Körfez ülkeleriyle de ilişkilerini derinleştirmiştir. Çin ayrıca İran’ın yanı sıra diğer Ortadoğu ülkelerine de silah satmaya başlamış; bu kapsamda Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Irak ve Ürdün’e silahlı insansız hava araçları (SİHA) tedarik etmiştir.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı topyekûn savaşı, İran ile Arap komşuları, özellikle Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri kopardı Çin’in Ortadoğu’daki diplomasisine önemli bir darbe indirdi. Sivil ve askeri altyapısına yönelik yoğun bombardıman karşısında İran, ABD ordusunun üslerinin bulunduğu ve saldırıların düzenlendiği Körfez ülkelerine misilleme yapmak zorunda kaldı.
Çin’in İran savaşına tepkisi
Pekin’in, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü pervasız ve yasa dışı savaşa verdiği tepki, sadece Ortadoğu’da değil, daha geniş bir coğrafyada da hükümetler için kapsamlı stratejik ortaklıkların değerini sorgulanır hale getirdi. Bu ortaklıklar, Çin’i savaş durumunda ortaklarına yardım etmeye mecbur kılan resmi askeri ittifaklar olarak hiçbir zaman tanımlanmamıştı. Çin’in İran’la karşılıklı savunma antlaşması yok, ülke içinde kalıcı üsleri bulunmuyor ve İran’a gelişmiş silahlar sağlamadı.
Çin hükümeti, İran’a yönelik saldırıları uluslararası hukukun temel bir ihlali olarak eleştirdi ancak Tahran’a siyasi veya maddi destek sağlamak için neredeyse hiçbir adım atmadı. Çin Dışişleri Bakanlığı, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesini “İran’ın egemenliğine ve güvenliğine yönelik ciddi bir ihlal” olarak nitelendirirken, Dışişleri Bakanı Wang Yi saldırıların “kabul edilemez” olduğunu söyledi. Çin ve Rusya, ABD ve İsrail’in “kışkırtılmamış ve pervasız askeri saldırısı”nı gerekçe göstererek 28 Şubat’ta New York’ta acil bir BM Güvenlik Konseyi toplantısı çağrısında bulundu.
Bununla birlikte, Rusya ve Çin, bariz bir şekilde taraflı olan BM Güvenlik Konseyi karar tasarısında çekimser kaldı. Karar İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme saldırılarını “en sert şekilde” kınarken, İran’ın misilleme yapmasına yol açan ABD ve İsrail saldırganlığına hiç değinmiyordu. İki ülke, veto haklarını kullanmak yerine çekimser kalarak kararın kabul edilmesine izin verdi.
Dahası, Çin Dışişleri Bakanı Wang, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını eleştirirken, savaşın ABD Başkanı Trump’ın Pekin’e yapmayı planladığı ziyareti aksatmasına izin vermeyeceklerini açıkça belirtti; söz konusu ziyaret, savaş nedeniyle ABD başkanının talebi üzerine mayıs ayına ertelendi. 8 Mart’ta Çin Ulusal Halk Kongresi’nin yıllık toplantısı sırasında basına konuşan Wang, ziyaretin gerçekleşmeyeceğine dair herhangi bir açıklama yapmadı. Savaşın “asla yaşanmaması gerektiğini” söylerken, 2026’nın “Çin-ABD ilişkileri için önemli bir yıl” olacağını belirtti.
Pekin’in Washington’a yönelik diplomatik adımları, Trump yönetiminin Çin’i daha da tecrit etme ve Ortadoğu’daki ekonomik ve stratejik konumuna zarar verme çabasını durdurmayacaktır. İran’a karşı savaşın Çin üzerindeki tam ekonomik ve siyasi etkisi henüz netleşmemiş olsa da, bu savaş, ABD emperyalizminin tarihsel gerilemesini durdurmak ve küresel hakimiyetini pekiştirmek için sürdürdüğü çok daha geniş kapsamlı küresel çatışmanın bir cephesini oluşturmaktadır. Diğer cephe ise, ABD-NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaştığı Avrupa’dadır. Öte yandan Trump, Çin’e uyguladığı gümrük vergileri ve ihracat yasakları yoluyla halihazırda bir ekonomik savaş içindedir.
Washington’daki siyaset kurumu içinde bu gündemle ilgili ciddi bir anlaşmazlık bulunmuyor. Başkan Obama’nın “Asya’ya dönüş” politikasıyla başlayan süreçte, on yıldan fazla bir süredir birbirini izleyen yönetimler Çin’i diplomatik olarak tecrit etmek, ekonomik olarak zayıflatmak ve insanlık için ancak felaketle sonuçlanabilecek bir Çin savaşına hazırlanmak üzere kapsamlı bir kampanya içinde oldular. Trump yönetiminin İran’a karşı başlattığı pervasız, yasa dışı ve barbarca savaş, ABD emperyalizminin derin krizinin bir ifadesi ve amaçlarına ulaşmak için hiçbir şeyden çekinmeyeceğinin en keskin uyarısıdır.
Bu dünya savaşına doğru gidişi durdurabilecek tek toplumsal güç, uluslararası işçi sınıfıdır. Gerekli olan; Ortadoğu, Çin ve ABD dahil dünyanın dört bir yanındaki işçilerin savaşa karşı birleşik hareketinin inşası uğruna siyasi mücadeledir. Böyle bir hareket sosyalist ilkelere dayanmalı, savaşın kaynağı olan kapitalizmi ve zamanını oldurmuş ulus devlet sistemini ortadan kaldırmayı hedeflemelidir.
