Derinleşen emperyalist savaşın ortasında Türkiye ilk kıtalararası balistik füzesini tanıttı

5 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen SAHA EXPO (Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi) 2026 Fuarı, Türkiye’nin askeri teknolojileriyle bir gövde gösterisi yapma çabasını ifade ediyordu. Fuara 120’den fazla ülkeden 1700’ün üzerinde firma katıldı. Ayrıca 140’tan fazla resmi heyet ve 200’ü aşkın ticari alım heyeti de fuara katıldı. Şirketler yeni silah teknolojilerini tanıttılar ve büyük satış sözleşmeleri imzaladılar.

Fuarda pek çok silahlı insansız hava aracı (SİHA), hava savunma sistemi, elektronik harp teknolojisi ve yapay zekâ destekli savunma teknolojisi tanıtıldı. Baykar, yapay zekâ destekli ve 1000 km menzilli yeni bir SİHA tanıtırken Roketsan dört füze tanıttı.

Milli Savunma Bakanlığı'nın EFES 2026 Tatbikatı'ndan paylaştığı bir fotoğraf. [Photo: X/Ministry of National Defense]

Fakat fuarda en çok dikkat çeken ve uluslararası basında da öne çıkan, Millî Savunma Bakanlığı AR-GE Müdürlüğü’nün geliştirmekte olduğu, henüz test edilmeyen Yıldırımhan Füzesi oldu. 6000 kilometre menziliyle Türkiye’nin ilk kıtalararası balistik füzesi (ICBM) olan Yıldırımhan, 3000 kg yük taşıma kapasitesine sahip. 25 mach hızına çıkabilmesi ve ani manevra kabiliyeti onu aynı zamanda bir hipersonik füze yapıyor.

The Bulwark’ta yayınlanan bir köşe yazısı bu gelişmeyi ABD’nin geri çekilmesiyle çöken “liberal uluslararası düzenin” sembolü olarak yorumladı: NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip Türkiye artık sadece komşularını değil, potansiyel olarak tüm kıtaları hedef alabileceğini ilan ediyor.

Pakistan merkezli savunma haberleri sitesi Quwa’ya göre, “… Yıldırımhan kıtalararası balistik füze programı, sıvı yakıtlı itici roketlerin yerli üretiminde başarıya ulaştı. Tüm bu alanlardaki amaç, yabancı tedarikçinin motor veya itici roket tedarikini durdurarak bir Türk silah programını sekteye uğratmasını engellemek.”

Yıldırımhan Füzesi Türkiye’nin savunma sanayisi alanındaki tek girişimi değil. Türkiye son yıllarda Bayraktar TB2 gibi örneklerle SİHA teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydetti. Ayrıca Türkiye, Çelik Kubbe adında İsrail’in Demir Kubbe sistemine benzer bir hava savunma sistemi kuruyor. KAAN adında yeni nesil bir savaş uçağı geliştirilirken TCG Anadolu ve TCG Trakya adlı iki büyük amfibik saldırı gemisini de suya indirdi. Türkiye’nin yerli tank projesi olan ALTAY ise 2025’ten itibaren ordunun envanterindeki yerini aldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, geliştirilen silahları hem Türk Silahlı Kuvvetleri için kullanıyor hem de ihraç ediyor. TRT World’de yayımlanan bir analize göre Türkiye’nin savunma ihracatı 2025’te yüzde 48 artışla 10 milyar doları aştı.

Türk yapımı SİHA’lar, Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı Dağlık Karabağ savaşındaki başarısında önemli bir rol oynadı. Türkiye ayrıca Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya SİHA üretiminde ve tedarikinde yardımcı oluyor.

Türk savunma sanayisinin son yıllarda kaydettiği ilerlemelere karşın dışa bağımlılığı sürüyor. 2002’de Türkiye’nin askeri donanımının yüzde 70’ini ithal ettiği, bu oranın 2024’te yüzde 30’a gerilediği belirtiliyor. MÜSİAD’ın 2024 raporu, Türkiye’nin hâlâ yabancı ithalata bağımlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor: Altay ana muharebe tankı ve A129 Mangusta’dan türetilen T129 ATAK askeri helikopteri gibi platformlarda kullanılan yarı iletkenler, işlemciler ile motor ve güç aktarma sistemleri bu bağımlılığın başlıca örnekleri.

Savunma sanayisindeki bu “başarı” tablosunun, yani savaş ekonomisinin faturası işçi sınıfına ödetiliyor. Türkiye’nin savunma harcamaları son on yılda sürekli artarken, aynı dönemde ücretler kronik enflasyon karşısında eriyor; eğitim, sağlık ve diğer temel kamu hizmetlerine ayrılan paylar görece geriliyor.

“Ulusal savunma” nutuklarının ortasında, her yıl yaklaşık 2.000 işçi alınmayan önlemler nedeniyle işyerlerinde iş cinayetlerine kurban gidiyor. 24 Aralık 2024’te Balıkesir’deki bir mühimmat fabrikasında meydana gelen ve 11 işçinin hayatını kaybettiği katliam da bunlar arasındaydı.

İşçiler, çalışma ve yaşam koşullarına artan saldırıya karşı direnmeye çalıştıklarında karşılarında giderek daha fazla devlet aygıtını buluyorlar. Ankara’da 110 madencinin gözaltına alınması bunun en son çarpıcı örneklerinden biriydi.

Erdoğan hükümetinin “bağımsız” savunma sanayisine yaptığı büyük yatırımlar, gelişmekte olan küresel savaştan, Türkiye’nin jeopolitik konumundan ve Türk egemen sınıfının çıkarlarından ayrı ele alınamaz.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağıtılmasının ardından ABD-NATO emperyalizmi pazarlar, kaynaklar, enerji ve ticaret yolları üzerinde tam hakimiyet kurmak amacıyla Ortadoğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da sayısız saldırı ve rejim değişikliği savaşları yürüttü. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Ukrayna’da Rusya ile bir savaşı kışkırttı. ABD, kendi uzun soluklu gerilemesine ve Çin’in ekonomik yükselişine Pekin’in Venezuela ve İran gibi kritik ticari ortaklarını sömürgeci boyunduruk altına almaya çalışarak yanıt veriyor ve esasen Çin ile savaşa hazırlanıyor.

Türk burjuvazisinin çıkarlarının binlerce askeri, mali ve siyasi bağla emperyalist güçlere bağlı oluşu ve Türkiye’nin coğrafi olarak bu parlama noktalarının önemli bir kısmının merkezinde yer alması, onu kaçınılmaz olarak bu savaşların girdabına çekiyor.

Türkiye Suriye’de rejim değişikliği savaşının önemli destekçilerindendi. Kuzeyinde NATO’nun Rusya’ya karşı savaşı Karadeniz’de Türkiye kara sularına yayılma işaretleri veriyor. Komşu İran’a yönelik ABD-İsrail savaşı, Türkiye’yi de içine çekme riski oluşturuyor. Ankara, Ukrayna’da ve İran’a ateşkes ve müzakere yoluyla çözüm çağrıları yapıyor olsa da fiilen ABD ve NATO’nun saldırganlığının yanında yer alıyor. Ankara İran’ın kendini savunmasını kınarken Türkiye’deki üsler ABD’nin hizmetinde kalmaya devam ediyor. Savaşın başlamasının ardından NATO’nun Patriot hava savunma sistemleri İncirlik ve Kürecik üslerine konuşlandırıldı.

Bununla birlikte, Erdoğan hükümeti, emperyalist müttefiklerinin belirli çatışma anlarında kendisini de hedef alabileceğinden korkuyor ve bu yüzden daha “bağımsız” bir savunma sanayisi geliştirmeye çalışıyor. 2016’da Erdoğan’ı hedef alan NATO destekli başarısız darbe girişimi kritik bir dönüm noktasıydı.

Ankara, Suriye’deki rejim değişikliği savaşı sırasında ABD’nin Kürt milisleri başlıca vekil gücü haline getirmesini, kendi sınır güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak gördü. Ankara’nın ABD-NATO ile Çin ve Rusya arasında manevra yapma politikası gerilimleri daha da artırdı ve bunlar nihayetinde 2016’da Erdoğan’ı hedef alan NATO destekli başarısız darbe girişiminde şiddetle patlak verdi.

Darbenin bastırılmasının ardından Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alırken, ilk Trump yönetimi sırasında ABD Kongresi Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uyguladı. Türkiye F-35 savaş uçağı projesinden dışlandı. Yaptırımlar hala devam ederken Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine giren S-400’ler ABD’nin talebiyle atıl duruyor.

ABD ile Avrupa arasında derinleşen çatlağın ortasında Erdoğan hükümeti Trump yönetimiyle işbirliğini derinleştirmeye çalışırken aynı anda Avrupalı müttefikleriyle de bağlarını kuvvetlendirmeye çalışıyor. Türkiye, İstanbul’da Britanya ve Fransa ile Rusya’ya karşı “Gönüllüler Koalisyonu” kapsamında bir deniz karargâhı kurdu. Ayrıca Avrupalı güçlere Türkiye’nin jeopolitik konumundan ve gelişen savunma sanayisinden yararlanma çağrıları artıyor.

Türkiye aynı zamanda hem İsrail’le hem de NATO müttefiki Yunanistan ile artan bir bölgesel rekabet içinde. İsrail ABD’nin Ortadoğu’daki saldırı köpeği olarak büyük bir askeri yardım alıyor ve siyasi destek alırken, Yunanistan hava filosunu önemli ölçüde büyütüp modernize etti. Yunanistan özellikle NATO’nun Rusya’ya karşı savaşında önemli bir üs işlevi gördü. Geçtiğimiz aralık ayında İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Kudüs’te bir zirve düzenledi. Liderler, Akdeniz’deki “kritik bölgesel altyapı”yı korumak amacıyla “güvenlik, savunma ve askeri alanlarda” üçlü işbirliğini derinleştirme konusunda mutabık kaldılar. 

Yunanistan’dan Greek City Times gazetesi, Yıldırımhan’ın Yunanistan ve İsrail’de ciddi kaygılara yol açtığını yazdı. İsrailli analist Şai Gal, “Türkiye bu füzeleri yalnızca kendi topraklarını savunmak için değil, Türk baskısı altında kimin yaşayacağını belirlemek için inşa ediyor,” diye yazdı. İsrail istihbarat servislerinin, bu kadar menzile sahip füzelerin nihayetinde nükleer savaş başlığı taşıyacak şekilde tasarlandığını değerlendirdiği belirtildi.

İşçilerin uyarılması gerekiyor: Türkiye ile İsrail ve Yunanistan arasındaki rekabet ve gerilimler gerçek olmakla birlikte, Ankara’nın savunma sanayisini geliştirmesinin anti-emperyalizm ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor. Türk burjuvazisinin çıkarlarının hizmetindeki bir hükümetin emperyalizme karşı çıkma kapasitesi de isteği de söz konusu değildir. Bu güçler, Türkiye’nin de savaş girdabına çekilmesinin sorumluluğunu taşımaktadır ve halkı “savunmak” şöyle dursun işçileri ve gençleri gerici çıkarlar uğruna savaşa sürmeye hazırlanmaktadır.

Emperyalist savaşa karşı koyabilecek tek toplumsal güç, kendi egemen sınıfından ve devletinden bağımsızlığını sağlamış bir uluslararası işçi sınıfıdır. Türkiye’de bu, Kürt ve Türk işçilerinin ortak sınıf çıkarlarına dayanan sosyalist bir program temelinde Ortadoğu’daki ve uluslararası sınıf kardeşleriyle birleştirilmesini, milliyetçi ve dinî ideolojilerin kıskacından kurtarılmalarını ve kendi devrimci siyasi önderliklerini inşa etmeyi gerektirmektedir. Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, bu perspektif uğruna mücadele etmektedir.

Loading