Sedef Tersanesi’nde grev öncesi sendikanın satış anlaşmasına işçiler isyan etti

Türk Donanması’na ait TCG Anadolu (L-400) amfibi çıkarma gemisi, İstanbul’daki Sedef Tersanesi’nde inşa edilirken. [Photo by 2020 Istanbul / CC BY-SA 4.0]

İstanbul Tuzla’da Turkon Holding’e bağlı Sedef Tersanesi’nde işçiler 18 Haziran’da greve çıkmaya hazırlanırken, Türk-İş'e bağlı Türkiye Liman, Dok ve Gemi Sanayii İşçileri Sendikası’nın (Dok Gemi-İş) Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu, 17 Haziran’da tersaneye gelerek işçilerin arkasından bir satış sözleşmesine imza attı ve grevi iptal etti.

Ezici çoğunlukla grev lehine oy vermiş olan işçiler, bunun üzerine tersane içinde “Sendika istifa!” sloganlarıyla yürüyüşe geçti ve sendika bürokratlarını sloganlarla işyerinden kovdu.

Loading Tweet ...
Tweet not loading? See it directly on Twitter

Bu sahneler, Türkiye işçi sınıfının biriken öfkesinin bir dışavurumudur. Bu tepki sadece işçilerin on yıllardır sendikal aygıtın şirketler ve hükümetle işbirliği yüzünden yoksullaşmasına ve sosyal haklarını kaybetmesine değil, aynı zamanda demokratik iradelerinin gasp edilmesine yöneliktir.

2 bin işçinin çalıştığı Sedef Tersanesi’nde yaşananlar, tabandaki işçilerle sendika bürokrasisi arasında giderek yoğunlaşan çatışmanın somut bir tezahürüdür. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de resmi sendikal aygıt, onlarca yıldır sermayenin ve devletin bir sanayi polisi gücüne dönüşmüştür ve başlıca işlevi, sınıf mücadelesini bastırmaktır.

İşçiler buna ABD’de Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığına aday gösterilen Mack Truck işçisi Will Lehman’ın öne sürdüğü programı benimseyerek karşı koymalıdır: bürokrasiyi kaldırın ve yetkiyi tabana verin. Lehman bunun için her işyerinde Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) altında birleşecek taban komiteleri kurulmasını savunuyor.

Sedef Tersanesi işçileri ücretlerine 10.000 TL seyyanen zam ve ek yüzde 15 oranında artış; bayram ikramiyesinin 7.000 ila 10.000 TL civarına çıkarılması ve banka promosyonu talep ediyorlardı. Sendikanın imzaladığı sözleşmede ise işçilere yalnızca yüzde 9 zam ve yarım maaş ikramiye dayatıldı. Banka promosyonu verilmedi.

Türkiye toplumsal eşitsizlikte Avrupa’da ilk sıralara yerleşmiş durumda. Artan hayat pahalılığı karşısında reel ücretler gerilemeye devam ediyor. Son yıllarda yüzde 80’e kadar çıkan resmi enflasyon, mayıs itibarıyla yüzde 32’dir. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu’nun daha güvenilir hesaplaması ise yüzde 53’tür. Resmi orana göre Türkiye, Avrupa’da birinci, dünya sıralamasında ise 5. sırada. Türkiye’yi geçen ülkeler ise, sırasıyla, ABD’nin uzun süreli yaptırımlarının ve saldırısının hedefi olan Venezuela, iç savaşın yaşandığı Güney Sudan, ABD’nin savaş açtığı İran ve Arjantin’dir.

Dok Gemi-İş, Tuzla’daki neredeyse her büyük tersanede “yetkili” sendika konumunda. Bu sendika Türkiye’de sendikal bürokrasisinin ayrıcalıklı konumunun önemli bir örneğini oluşturuyor. Sözcü gazetesinden Erdoğan Süzer’in aktardığına göre Nalbantoğlu, sendika yönetiminde bir tür hanedanlık kurmuş durumda.

Nalbantoğlu 1991’den bu yana, yani otuz beş yıldır bu koltukta oturuyor. Oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu ise 2014’te tersanede “çalışmaya” başlar başlamaz aynı yıl sendikanın Marmara Şube Başkanlığına getirilmiş, ardından genel başkan yardımcılığına yükselmiş. Bu hanedanlık gücünü işçilerden değil, şirketlerle ve hükümetlerle sürdürdüğü işbirliğinden almaktadır.

Evrensel gazetesine konuşan başka tersanelerden işçiler, sendikal aygıttan bağımsız ve tabandan bir mücadele potansiyelini ortaya koymaktadır. Desan’dan bir işçi, Dok Gemi-İş’in işçiye hiçbir zaman bir şey sormadığını söyleyerek ekliyor: “İşçi için patronlar ne kadar tehlikeli ise bu adamlar [sendika yöneticileri] da öyle tehlikeli. Bunlarla da mücadele etmek lazım.”

Hatsan’dan bir işçi, devletin, şirketlerin ve sendika bürokratlarının Sedef Tersanesi işçisine karşı ele verdiklerini söylüyor ve bürokratların gittikleri her yerden kovulmaları gerektiğini belirtiyor. Anadolu Tersanesi’nden bir işçi ise şunları söylüyor: “Zam isteyene kapı gösteriyorlar, tehdit ediyorlar. Bu sendika da bu durumdan cesaret alıp işçinin arkasından iş çevirebiliyor. Ben çözümü yine de birlik olmakta görüyorum.”

Tersaneler kuru havuzlar, kızaklar, dev vinçler, kıyı arazisi ve donanım gerektiriyor. Sektör az sayıda tekelin elinde bulunuyor. Her gemi çoğu zaman tek veya az sayıda üretilen, projeye özgü devasa bir yapıyı ifade ediyor; çelik kesme-büküm, kaynak, montaj, boya, iskele kurma, boru ve elektrik tesisatı gibi nitelikli işlerin çok büyük kısmı hâlâ insan eliyle, beden gücüyle yapılıyor. Yani makine ve tezgâh yoğun bir fabrikadan çok, canlı emeğin belirleyici olduğu bir “açık hava montaj sahası” mantığı hâkimdir. Bu da tersaneleri emek yoğun bir sektör yapıyor; işçilik maliyeti küresel rekabet altında en kolay kısılabilecek kalem olarak görülüyor.

Bu, nitelikli bir işgücünü gerektiren son derece ağır ve tehlikeli bir iştir: Yüksekte çalışma, gemi ambarı gibi kapalı ve dar alanlarda kaynak yapma, ağır yük taşıma, yangın ve patlama riski, vinç altında dolaşmayı gerektirir. Sektörün büyümesiyle iş kazalarının ve iş cinayetlerinin artması, şirketlerin kâr dürtüsüyle güvenlik önlemlerini hiçe saymasının ve işi hızlandırmasının bir sonucu oldu.

Limter-İş Sendikası’nın 2008 tarihli açıklamasına göre, 1985-2000 arasında 27 işçi ölümü kaydedilirken, 2000-2007 arasında bu sayı 41'e çıktı. 2008’de tersanelerdeki iş cinayetleri ülke gündemine otururken Limter-İş önderliğinde iki grev yapıldı. İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2013’ten 2020’ye kadar 226 tersane işçisi hayatını kaybetti; ölümler en çok boğulma, ezilme, yüksekten düşme, patlama, yanma ve nesne çarpması sonucu meydana geldi.

Şirketler maliyeti düşürme ve işçileri kontrol altında tutmak için sendikal aygıtın yanı sıra taşeronluk sistemine bel bağlıyorlar. Aynı gemide onlarca farklı taşeron firmaya bağlı işçi çalışıyor; bu sadece iş güvenliği sorumluluğunu ana firmanın sırtından almakla kalmıyor, aynı zamanda sipariş dalgalanmalarında şirketleri koruyor ve işçileri bölerek örgütlenmeyi ve ortak mücadeleyi zorlaştırıyor.

Bununla beraber, lojistik sebepler sektörün belirli bölgelerde yoğunlaşmasını ve işçilerin kolektif mücadelesi için önemli bir platform sağlıyor. Türkiye’de Tuzla’nın yanı sıra Aliağa-İzmir ve Altınova-Yalova’da büyük tersane bölgeleri bulunuyor. Toplamda bu sektörde 100 bine yakın işçinin çalıştığı belirtiliyor. Bu büyük gücün kolektif olarak ortaya çıkmasının bir örneği olarak, 2022 yılında Aliağa’da bir gemi söküm tesisinde ücret zammı talebiyle başlayan iş bırakma eylemi kısa sürede 22 işletmenin tamamına genişleyen bir grev dalgası halini almıştı.

Küresel bir sektör olan tersanelerde çalışan işçiler için ileriye giden yol, bu gücü sendikalardan bağımsız olarak örgütleyip seferber etmekten geçiyor. Bu da kadrolu-taşeron, beyaz yaka-mavi yaka, işyeri, sendika gibi bölünmelerin ve ulusal sınırların ötesinde işçileri birleştirecek taban komitelerinin inşasını gerektiriyor. Sedef Tersanesi’nde ve diğer tersanelerde çalışan işçileri, böyle bir taban komitesi kurmak üzere bizimle iletişime geçmeye çağırıyoruz.