Bugün yurt dışından Türkiye’ye dönen stand-up komedyeni Deniz Göktaş, İstanbul’da havalimanında pasaport kontrolü sırasında gözaltına alındı. Büyük ilgi gören “Ölü Deniz” adlı siyasi mizah gösterisiyle Göktaş, 24 Haziran’dan beri hükümet yanlısı medyanın ve gerici çevrelerin hedefindeydi ve açıkça tutuklanması talep ediliyordu. Gözaltı, Türkiye’de sanata ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırıların tehlikeli biçimde tırmandığını göstermektedir.
Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi — Dördüncü Enternasyonal, Deniz Göktaş’ın derhal serbest bırakılmasını, hakkındaki soruşturmanın kapatılmasını ve sanata ve ifade özgürlüğüne yönelik tüm saldırıların durdurulmasını talep ediyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelenen ve 24 Haziran’da YouTube’da yayımlanan gösterideki espriler nedeniyle Göktaş hakkında “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” asılsız iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Başsavcılık, sosyal medyada yayımladığı içeriklerde “suç unsuru ifadeler” tespit edilen “şüpheli” olarak nitelediği Göktaş hakkında soruşturma açıldığını resmen duyurdu. Daha öncesinde, gösteriden kesitler içeren X paylaşımları “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle mahkeme kararıyla erişime engellenmişti. Göktaş, gözaltından önce yaptığı açıklamada kendisine “ulaşan resmi bir bilgi” olmadığını, Türkiye dışında yaşama planı bulunmadığını belirtmişti.
Yaklaşık 90 dakikalık gösteri, yayımlanmasının ardından 24 saat içinde 1 milyonu, 2 Temmuz itibarıyla da 8,5 milyonu aşkın izlendi. Göktaş’ın gösterisini ücretli bir dijital platform yerine YouTube’da, üstelik para kazanma özelliğini kapatarak reklamsız biçimde herkesin erişimine açması dikkat çekiciydi. Milyonlarca emekçiye ve gence ulaşan gösteri, egemen seçkinler açısından “tehlikeli” hale geldi. Aynı zamanda bu muazzam ilgi, Göktaş’ı bastırma girişimine karşı kitlesel bir tepkiyi ifade ediyordu.
“Ölü Deniz”, tek tek kişilere değil, bir bütün olarak siyaset ve medya kurumuna yönelen bir hiciv. Göktaş; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 32 yıllık siyasi kariyerini, Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptalini, bir mahkemenin CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararı sonrası partinin genel merkezine polis zoruyla girilmesini, İmamoğlu’nun tutuklanmasına karşı patlak veren kitlesel protestoları, yaygın tutuklamaları ve ana akım medya figürlerini mizahının konusu yaptı. Siyasi eleştiri oklarını anlaşılır bir şekilde en çok, 2002’den beri iktidarda olan Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) yöneltmekle birlikte CHP’yi de muaf tutmadı; Türk milliyetçiliğini ve onun Kürt sorunundaki çelişkilerini de hicvetti.
Gösterinin en çarpıcı yanlarından biri, sansürün bizzat gösterinin konusu olmasıdır. Göktaş, “Selam Selam” adlı ilk gösterisi için avukatlardan aldığı hukuki görüşün “asla yayınlama” şeklinde olduğunu anlatır; sahnede kendini idam sehpasında gördüğü bir kâbusu ve ailesindeki “aydın” mertebelerini — sürgündeki aydın, hapisteki aydın, ölü aydın — hicveder. Türkiye’de muhalif bir sanatçı olmanın tarihsel bedelinin tümüyle farkındadır.
Göktaş, gösterisinde Erdoğan’ın 1998’de bir şiir okuduğu için hapse atılışına da değinir. Bir şiir yüzünden hapse atılan siyasetçinin bugün başında bulunduğu devlet aygıtı, bir espri yüzünden bir komedyeni kovuşturmaktadır.
Soruşturmaya ve erişim engellerine dayanak yapılan bölüm, Göktaş’ın “kutsal kitaplar”a ilişkin esprileridir: Komedyen, “dördüncü kitap” olan Kuran’ın çevirisini ve çok erken dönemde bir “son kitap” olma iddiasını konu eden şakalar yapar. Savcılık bu sözleri “suç unsuru” saymaktadır.
Soruşturmanın resmi gerekçesi “dini değerler” olsa da asıl hedefin, nüfusun geniş kesimlerinin duygularını güçlü bir mizah aracılığıyla dile getiren ve aynı zamanda bu duyguları teşvik eden politik içerik olduğu açıktır: Erişim engellerinin gerekçesi olan “millî güvenlik”, devletin gerçek kaygısını ele vermektedir. Bununla kastedilen halkın değil, egemen sınıfın ve hükümetin güvenliğidir.
Buna hükümet yanlısı medyanın koordineli bir karalama kampanyası eşlik etti. Sabah ve benzeri yayın organları Göktaş’ı ısrarla “sözde komedyen” olarak anarken, AKP’li eski milletvekili Şamil Tayyar komedyeni açıkça hedef aldı. Gösterinin ardından “yurt dışına kaçtığı” söylentileri yayıldı; Göktaş, önceden planlanmış tatiline gittiğini ve “uzun yıllar ülkede olacağını” söyleyerek yanıt verdi ve sözünü tutup ülkeye döner dönmez havalimanında gözaltına alındı. Bir sanatçının espri yaptığı için ülkesinde kalıp kalamayacağının tartışma konusu edilmesi, siyasi baskının geldiği düzeyi tek başına özetlemektedir.
“Dini değerler”i herhangi bir şekilde aşağılamayan ama siyasi eleştirileri rahatsızlık yaratan Göktaş’a yönelik tehditler çarşamba günü açıkça fiziksel saldırı tehdidine kadar ulaştı. Cumhur İttifakı’nın ortağı faşist Büyük Birlik Partisi’nin (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, 1 Temmuz’daki haftalık basın toplantısında Göktaş’ı doğrudan tehdit ederek “Sen benim kutsal kitabıma dil uzatırsan biz o dili koparırız… Herkes sınırını ve çizgisini bilecek,” dedi.
Bir mizah gösterisine karşı bir dilin “koparılması”ndan söz eden bu açık tehdidin kökleri, BBP’nin siyasi soyağacında yatmaktadır. Parti, 1993’te Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) kopan ve 1970’lerde Ülkü Ocakları’nın önde gelen ismi olan Muhsin Yazıcıoğlu tarafından kuruldu; BBP’nin tarihi, tam da Göktaş’ın gösterisinde andığı katliamları —1978’de Türkiye İşçi Partili (TİP) yedi öğrencinin öldürüldüğü Bahçelievler ve yüzden fazla Alevi’nin ve solcunun öldürüldüğü Maraş katliamlarını— yapan ülkücü-faşist harekete dayanmaktadır.
Bir kuşağın sesi
1994’te Ankara’nın işçi semti Mamak’ta, kendi ifadesiyle komünist ve Alevi bir işçi-memur ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Göktaş, ODTÜ’de mühendislikten geçiş yaparak psikoloji okudu, 2019’da TuzBiber Komedi Kulübü’nün düzenlediği açık mikrofon etkinliğiyle sahneye adım attı.
Uykusuz dergisindeki yazıları, pandemi döneminde geniş kitlelere ulaşan podcast yayınları ve 2023’te yine YouTube’da ücretsiz yayımladığı “Selam Selam” gösterisiyle tanındı. Hızlı espri trafiği yerine uzun hikâyelere, gündelik yaşam gözlemlerine ve beklenmedik bağlantılara dayanan anlatımı, onu ekonomik kriz, siyasi baskı, gelecek belirsizliği ve savaşlar altında büyüyen bir gençlik kuşağının sesi haline getirdi. Göktaş’ın hedef alınması, bu kuşağın kendi deneyimini mizah yoluyla sahnede tanımasından ve buna milyonlar halinde gülmekle kalmayabileceğinden duyulan korkuyu yansıtmaktadır.
Göktaş sahnede sınıfsal bölünmüşlüğü de kendi deneyimleri üzerinden doğrudan işledi: tatil için kiraladıkları evi “yaşayamadığımız hayatın müzesi” olarak tarif ederek, sınıf atlamanın bir gösteriyle değil ancak nesiller boyunca mümkün olabileceğini anlattı; halkı yakından gözlemlediğine ve durumun kötü olduğuna dikkat çekti.
Saldırının bağlamı
Göktaş’a yönelik soruşturma münferit bir olay değildir. İBB’den Adalar Belediyesi’ne, seçilmiş çok sayıda CHP’li belediye başkanının tutuklanması, CHP’nin seçilmiş yönetiminin görevden alınıp genel merkezine polis operasyonu düzenlenmesi, gelişen işçi hareketine yönelik artan baskı, Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde çok sayıda NATO karşıtının tutuklanması ve başkent başta olmak üzere fiilen olağanüstü hal düzeyinde gösteri ve toplantı yasakları ilan edilmesi, gazetecilere ve sosyal medya kullanıcılarına açılan davalar — tüm bunlar, egemen sınıfın ve NATO’nun baskın kesimlerinin desteğini alan Erdoğan’ın, Ukrayna’dan Ortadoğu’ya emperyalist savaşın tırmanmasına ve toplumsal eşitsizlikle beraber sınıf mücadelelerinin büyümesine bir diktatörlük kurarak yanıt vermesinin ifadeleridir. Egemen sınıf, işçi sınıfının ve gençliğin büyüyen muhalefetinden korktuğu için mizaha bile tahammül edememektedir. Türkiye’ye özgü olmayan bu siyasi baskı atmosferi, ABD’den Avrupa’ya ve dünyanın geri kalanına giderek normalleştirilmektedir.
Tarih, hicve yönelik saldırıların her zaman işçi sınıfına ve demokratik haklara yönelik daha geniş saldırılarla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Türkiye’de Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın çıkardığı haftalık Markopaşa siyasi mizah dergisi 1940’ların sonunda ardı ardına kapatıldı, yazarları defalarca yargılandı; Sabahattin Ali 1948’de sınırda katledildi. Aziz Nesin, tam 33 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te Sivas’taki Madımak Oteli’nde dinci gericiliğin kışkırttığı ve devletin seyirci kalmasıyla 33 aydın ve sanatçı ile iki otel çalışanının katledildiği saldırıdan son anda kurtuldu. Bugün Göktaş’a yöneltilen “dini değerleri aşağılama” suçlaması, aynı gerici geleneğin hukuki kılıfıdır.
Bu, burjuvazinin kendinden önceki egemen seçkinlerden devraldığı, uluslararası bir gelenektir: Nazi rejimi iktidara gelir gelmez kabare sahnelerini kapatmış, hicivcileri toplama kamplarına göndermişti; McCarthyci cadı avı Charlie Chaplin’i ABD’den sürgüne zorlamış, komedyen Lenny Bruce “müstehcenlik” davalarıyla hedef alınmıştı. Mizah yargılandığında, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, grev ve örgütlenme hakkı gibi temel demokratik haklar ya sırada ya da çoktan hedef alınıyor demektir.
İfade özgürlüğü ancak işçi sınıfı tarafından savunulabilir
CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, gösteriyi izlediğini belirterek soruşturmaya tepki gösterdi ve ifade özgürlüğüne vurgu yaptı. Ancak Özel’in tepkisinin sınırlarını ve demokratik hakları tutarlı bir şekilde savunamayacağını, bizzat partisinin tarihi ve sınıfsal karakteri belirlemektedir. Erdoğan hükümetinin siyasi sansürü ve artan baskısı ile CHP’nin 1923’ten 1946’ya kadar süren tek parti rejimi arasındaki benzerlikler inkâr edilemez. Dahası Özel’in “demokrasi” anlayışının Erdoğan’ınkinden çok da farklı olmadığını, kendisinin önce Newsweek’te, şimdi de Financial Times’ta NATO güçlerine seslenmesi ve bir toplumsal patlama uyarısında bulunması gözler önüne sermektedir. CHP’nin uğradığı antidemokratik baskıya karşın, Erdoğan ile Özel aynı egemen sınıfın temsilcileridir.
Emperyalizme göbekten bağlı olan, servetini ve iktidarını korumak için temel hakların ortadan kaldırılmasına hazır olan ve dahası bunu teşvik eden egemen sınıfın hiçbir hizbi demokrasiyi savunamaz. Bu görev, Göktaş’ın gösterisini yaygın biçimde sahiplenen işçi ve gençlik kitlelerine düşmektedir.
İşçiler ve gençler, Göktaş’ın derhal serbest bırakılmasını, hakkındaki soruşturmanın kapatılmasını, tüm erişim engellerinin kaldırılmasını ve sanatçıyı hedef gösteren kampanyaya son verilmesini talep etmelidir. Bu, temel bir demokratik ilke meselesidir: Sanat, savcıların değil seyircilerin yargısına tabidir.
Bir komedyenin susturulması ve demokratik hakların ortadan kaldırılması ile grevci işçilere ve savaş karşıtlarına yönelik artan baskının kaynağı aynı kapitalist sistemdir. Bu yüzden ifade özgürlüğünün ve sanatın savunusu, işçi sınıfının savaşa, diktatörlüğe ve toplumsal eşitsizliğe karşı uluslararası sosyalist bir program temelinde seferber edilmesinden ayrılamaz. Sosyalist Eşitlik Partisi, Deniz Göktaş’a yönelik baskıya karşı çıkan tüm işçileri ve gençleri bu mücadeleye katılmaya çağırıyor.
