Türk sinemasının en tanınmış oyuncularından Kadir İnanır, 26 Haziran 2026 akşamı İstanbul’da, ileri evre akciğer kanserine bağlı çoklu organ yetmezliği sonucu 77 yaşında hayatını kaybetti. Mayıs ortasında zatürre nedeniyle hastaneye kaldırılan, haftalarca yoğun bakımda tedavi gören sanatçının ölümü milyonlarca insanı yasa boğdu. Cenazesi 28 Haziran’da İstanbul’da geniş katılımlı bir törenle toprağa verildi.
İnanır, kariyerine melodram film jönü olarak başlasa da 1970’li yılların politik atmosferinden ve toplumsal mücadelelerinden etkilenerek yüzünü ezilenlere ve emekçilere dönen aydın kuşağının en geniş kitlelere ulaşmış örneklerinden biriydi.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1960’lı yılların sonu ve 1970’li yıllar, işçi sınıfının kitlesel mücadelelerinin yükselişi ve gençliğin radikalleşmesi ile damgalanmıştı. Fabrikalarda ve işyerlerinde işçiler, üniversitelerde öğrenciler ve kırlarda yoksul köylüler sosyal ve demokratik kazanımlar için ve emperyalist saldırganlığa karşı harekete geçiyordu. İşçi sınıfından çok kent ve kır yoksullarına dayanan, Stalinizm, Maoculuk ve Castroculuk ile bağlantılı çeşitli radikal sol örgütlerin siyasi etkisi büyüyordu.
Kadir İnanır işte bu çalkantılı yılların çocuğuydu. 15 Nisan 1949’da Ordu’nun Fatsa ilçesinde, kalabalık ve yoksul bir Karadeniz ailesinin en küçük çocuğu olarak doğdu. Yatılı okuduğu İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenim gördü. Aynı okulun sıralarından birkaç yıl önce Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi ‘68 kuşağı olarak bilinen gençlik hareketi liderleri mezun olmuştu.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucuları olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 12 Mart 1971 askeri muhtıra sonrası yakalanıp 6 Mayıs 1972’de idam edildiler. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) kurucusu olan Mahir Çayan ve beraberindekiler, söz konusu idam kararlarının infazının durdurulması talebiyle NATO’nun Ünye Radar Üssü’nde çalışan biri Kanadalı, ikisi İngiliz üç teknisyeni kaçırdıktan sonra 30 Mart 1972 günü Kızıldere’deki bir evde kuşatılmışken ordunun ağır silahlı saldırısıyla katledildiler.
İnanır’ın oyunculuğa adım attığı bu yıllarda Türkiye sınıf mücadeleleri ile sarsılıyordu. 15-16 Haziran 1970’te yüz bini aşkın işçi, 1967’de tabandan gelişen bir hareketle kurulan DİSK’i hedef alan bir yasaya karşı İstanbul ve Kocaeli’yi felç eden bir isyana girişti. Bu çalkantılı yıllarda üniversite eğitimi gören İnanır 1973 yılında İstanbul Gazetecilik Yüksekokulu’ndan mezun oldu.
İnanır’ın herkesçe tanınır hale geldiği 1970’li yıllarda sınıf mücadelesi yükselmeye devam etti. 1977’de, tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçen Taksim Meydanı katliamında, yüz binlerce işçinin üzerine ateş açıldı; onlarca emekçi öldürüldü, failler hiçbir zaman bulunup yargılanmadı.
İnanır’ın memleketi Fatsa ise bu dönemin çarpıcı yerel sol deneyimlerinden birine sahne oldu. THKP-C geleneğinden gelen Devrimci Yol hareketi bölgede etkisini artırmıştı. “Terzi Fikri” lakaplı Fikri Sönmez 1979 sonunda bağımsız aday olarak belediye başkanı seçildi ve ilçeyi halk komiteleriyle yönetmeye başladı. Bu dokuz aylık deneyim, 12 Eylül 1980’de düzenlenen NATO destekli darbeden iki ay önce, 11 Temmuz 1980’de hücumbotlar ve tank birlikleriyle gerçekleştirilen bir “Nokta Operasyonu”yla ezildi; Sönmez işkence gördüğü cezaevinde 1985’te yaşamını yitirdi.
Bu siyasi ve toplumsal atmosfer, İnanır gibi birçok sanatçı ve aydının dünya görüşünü doğrudan etkiliyordu.
Jönlükten toplumcu sinemaya
İnanır beyazperdeye, genç kızların hayran olduğu uzun boylu, yakışıklı bir “jön” olarak girdi. 1970’te Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kara Gözlüm’de ilk kez başrol oynadı ve ünlü aktris Türkan Şoray’la kamera karşısına geçti. İkili, birçok filmde başrolleri paylaştı; Selvi Boylum Al Yazmalım’ın İlyas’ı milyonların belleğine kazındı.
Ne var ki İnanır’ı dönemin pek çok melodram yıldızından ayıran şey, canlandırdığı karakterlerin giderek toplumsal bir yük taşımaya başlamasıydı. Haksızlığa başkaldıran, ezilenin yanında saf tutan, adalet için dövüşen tipler onunla özdeşleşti.
Bu çizginin örnekleri çoğu kez toplumsal gerçekçi edebiyatın perdeye aktarımlarıydı. Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım’da (1977) kamyon şoförü İlyas’ı oynadı; film, sevgi ile emek arasındaki seçimi bir halk şiiri yalınlığıyla işler. Fakir Baykurt’un romanından Şerif Gören’in çektiği Yılanların Öcü’nde (1985), köydeki toprak ve iktidar kavgasında direnen yoksul köylü Kara Bayram’ı canlandırdı ve bu rolle 1986 Altın Portakal’da En İyi Erkek Oyuncu seçildi. Ömer Kavur’un Ah Güzel İstanbul’u (1981) büyük kente tutunmaya çalışan göçmenleri; Katırcılar (1987) ise sınır boylarındaki yoksulların yaşam savaşını anlattı.
İnanır’ın oyunculuğunun en güçlü yanları özellikle cezaevi edebiyatından beslenir. Canlandırdığı unutulmaz mahkûm tipleri, Türk devletinin hapishanelerinden geçmiş solcu yazarların kalemine dayanıyordu. Orhan Kemal’in 72. Koğuş’unda (1987), İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1940’larda bir hapishanede yoksulların onur mücadelesini paylaşan Kaptan’ı oynadı; Kemal Tahir’in Karılar Koğuşu’nda (1989) yer aldı.
En çok özdeşleştiği rol ise Kerim Korcan’ın 1969 tarihli romanından uyarlanan Tatar Ramazan (1990) ve Tatar Ramazan Sürgünde’deki (1992), koğuşta ağalığa, cezaevi yönetimine ve zulme baş kaldıran isyankâr mahkûmdu; “Ben bu oyunu bozarım” repliği bütün ezilenlerin haykırışına dönüştü. Bu rastlantı değildi: Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Kerim Korcan, o dönem yasa dışı olan Türkiye Komünist Partisi davalarından yıllarını hapishanelerde geçirmiş yazarlardı; özellikle bu toplumsal gerçekçi kuşak, ülkenin işçilerini, köylülerini, yoksullarını ve mahpuslarını edebiyata taşımıştı. 1980 askeri darbesi sonrası siyasi ve kültürel gericilik koşullarında İnanır, onların yarattığı karakterlere güncel bir anlam kazandırdı.
1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren az sayıda projede görünen İnanır’ın son filmi Kapı’da (2019) oğulları “faili meçhul” bir cinayete kurban gittikten sonra Mardin’den Berlin’e göçmüş Süryani bir ailenin öyküsünde, köklerini ve kayıp evinin kapısını arayan kapı ustası Yakup’u canlandırdı. Filmde konu belirsiz bırakılsa da 1980’lerin sonu ve 1990’ların özellikle ilk yarısında, devletin Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı savaşının bir parçası olarak kentlerde ve köylerde çok sayıda “faili meçhul” cinayete tanık olundu; bölgedeki Kürt köylerinin yanı sıra Süryani köyleri de boşaltıldı. İnsan Hakları Derneği’nin 2000 tarihli bir açıklamasında, yüzde 80’i Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde olmak üzere toplam 1964 kişinin “faili meçhul” siyasi cinayetlere kurban gittiği tespit edilmişti.
İnanır’ın canlandırdığı tipler —topraksız köylü, kentin yoksul göçmeni, mahpus— gerçek toplumsal karakterlerdi. Oynadığı filmlerde “hep bu toprakların insanını, acılarını” anlattığını, bir sanatçının “halkının acısına gözünü kapatamayacağını” söylüyordu.
Filmlerde hep başrol oynasa da sinema emekçilerinin mücadelesini de destekledi. Sinema Emekçileri Sendikası’nın (Sine-Sen) üyesiydi; sansür karşıtı protestolarda yer aldı; benzer bir oyunculuk kariyeri izleyen Tarık Akan’la birlikte, yalnızca perdede değil perde arkasında da sinema emekçilerinin —oyuncuların, set işçilerinin— sendikalaşması, sosyal güvencesi, insani çalışma koşulları ve telif hakları için mücadele etti. 1977 Taksim katliamından bir yıl sonra, 1978 1 Mayıs’ında Tarık Akan, Kemal Sunal ve Fatma Girik gibi sanatçılarla beraber en ön saftaydı.
Kuzeyden Gelen Adam: Darbeye karşı net bir tavır
12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’nin işçi ve sol hareketinin üzerinden bir silindir gibi geçti; yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, siyasi partiler ve sendikalar kapatıldı, idam sehpaları kuruldu. ABD ve NATO destekli darbe 1970’lerin güçlü işçi hareketini ezmeye ve liberal/serbest piyasacı yeniden yapılanmayı zorla dayatmaya dönük şiddetli bir sınıf saldırısıydı.
İnanır’ın bu darbeye karşı tavrı tartışmasızdı. Hüseyin Karabey’in yönettiği, sanatçının yaşamını konu alan Kuzeyden Gelen Adam belgeselinde 12 Eylül’ü ve cunta lideri Kenan Evren’i sözünü esirgemeden eleştirdi. İnanır darbeyi, depolitize bir toplum yaratmak amacıyla “uluslararası güçler”le yerli işbirlikçilerin el ele yaptığı bir katliam olarak niteledi. Bunu yapan askeri rejimin başındaki Evren’i de “lanetli bir herif” diye niteledi.
Cunta sinemayı da en ağır sansür mekanizmalarıyla kuşatmıştı: İnanır’ın bu dönemde rol aldığı pek çok film —Şerif Gören’in Tomruk’u ve Sen Türkülerini Söyle’si, Ömer Kavur’un Amansız Yol’u ve Oktay Akbal’ın romanından uyarlanan Suçumuz İnsan Olmak— sansür kurullarından döndü ya da makaslandı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında canlandırdığı, cezaevini mekân edinen Tatar Ramazan karakteri, baskı rejimine karşı sinema dünyasından bir itiraz olarak okundu.
Bu tavrın ne kadar canlı kaldığı, cenaze töreninde bir kez daha görüldü. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki törende gösterilen belgeselde Evren’in görüntüsü ekrana geldiğinde salon onu yuhalarken, Evren’i savunmaya kalkan bir kişi tepkiler arasında salondan çıkarıldı.
Kürt meselesi ve “Akil İnsanlar”
İnanır’ın son dönemdeki en tartışmalı siyasi duruşu, 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin Kürt sorununa ilişkin yürüttüğü “çözüm süreci” çerçevesinde oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alması oldu. Toplam 63 kişiden oluşan ve yedi bölgeye ayrılan heyette İnanır, şehir şehir gezerek ve “barış” çağrısı yaparak süreci topluma anlatma misyonunu üstlendi.
Bugün yenilenen Ankara-PKK müzakerelerini önceleyen o “çözüm süreci” de gerçekte bir “barış ve demokratikleşme” arayışı değil; Ortadoğu’da emperyalist saldırganlığın ve savaşın tırmandığı koşullarda Ankara ile Kürt hareketinin çıkarlarını ortaklaştırma çabasının bir ürünüydü. Bu son derece kırılgan uzlaşma, özellikle Suriye’deki rejim değişikliği savaşıyla bağlantılı gelişmelerin ağırlığı altında 2015 çöktü ve yerini yeniden kanlı bir savaşa bıraktı.
Pek çok aydın ve sanatçı gibi İnanır da bu sürece, hüsranla sonuçlanması kaçınılmaz olan, liberal bir barış, demokrasi ve insan hakları çerçevesinde yaklaşıyordu. Bu siyasi yanılsamayla beraber İnanır, Kürt sorunu konusunda Türk şovenizmine kapılmayan bir duruş da sergileyebildi. İnanır, 2024’te T24’e verdiği bir röportajda, “çözüm süreci”nin çökmesinin ardından Diyarbakır Sur’da sokağa çıkma yasağı döneminde öldürülen Hakan Arslan’ın kemiklerinin 7 yıl sonra bir poşet içinde babasına teslim edilmesiyle ilgili bir film çekmek istediğini söylemişti.
İnanır, Kürt sorununun çözümü konusundaki yanılsamalarını sürdürdü. Aynı röportajda “Erdoğan bugün yeniden ‘çözüm’ için yola çıksa… Sizi de kendisine destek olmaya davet etse, yine gider misiniz?” sorusuna, “En önde giderim, yeter ki adı ‘barış’ olsun. Mecburuz, başka hiçbir şansımız yok,” demişti.
Bu yanılsamalar, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası gelişen ve 1991’de Stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliği’ni dağıtmasıyla derinleşen siyasi ve sosyal atmosferle yakından bağlantılıydı. İşçi hareketinin devlet baskısı ve sendikal bürokrasinin ihanetleriyle geri çekildiği, sınıf mücadelesi ve sosyalizm retoriğinin yerine kimlik siyasetini ve içi boş bir “demokratikleşme”yi geçiren orta sınıf sol siyasetin giderek baskın olduğu koşullarda, içtenlikle “barış” ve “adalet” isteyen aydınlar, kendilerini burjuva siyasetin sunduğu seçeneklere —sosyal demokrasiye, kimlik politikalarına, ulusal uzlaşılara— yönelirken buldular.
İnanır’ın ölümünün ardından devlet erkânından hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan’a kadar geniş bir kesim taziye mesajları yayımladı. Bu yas tablosu veya kendi siyasi yönelimi ne olursa olsun bunlar İnanır’ın sanatının kalıcı değerini gölgelemiyor. O, perdeye Anadolu’nun yoksullarını, ezilenlerini, onurlu öfkesini taşıdı; canlandırdığı karakterler, Türkiye’nin farklı dönemlerine tanıklık eden, milyonların kendinden bir parça bulduğu figürler oldu.
İnanır’ın perdede yarattığı o ezilen insan portreleri ve haksızlığa boyun eğmeme dürtüsü, toplumsal eşitliğe dayalı bir dünya için mücadeleye atılan işçiler, gençler ve aydınlar tarafından saygıyla anılacaktır. Onun bir ömür özlemini çektiği barış ve demokratikleşme ise, ancak Türk ve Kürt işçilerinin kendi egemen sınıflarına ve arkalarındaki emperyalist güçlere karşı Ortadoğu ve dünya genelindeki sınıf kardeşleriyle devrimci sosyalist birliğinin sağlanmasıyla mümkün olacaktır.
