Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, 7 Ağustos’ta Mekke’deki Safa Sarayı’nda “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in imzaladığı anlaşma, NATO’nun 5. maddesini örnek alarak üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını ilan ediyor ve bunu BM Şartı’nın meşru müdafaa hakkını düzenleyen 51. maddesine dayandırıyor.
Anlaşma, Suudi Arabistan ile nükleer silahlı Pakistan’ın 17 Eylül 2025’te Riyad’daki Yemame Sarayı’nda imzaladığı Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nı Türkiye’yi kapsayacak biçimde genişletiyor. Kolektif savunma maddesinin yanı sıra istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar, eğitim, savunma teknolojisinde iş birliği ve uzun vadeli stratejik koordinasyon öngörülüyor; dışişleri ve savunma bakanlarından oluşan stratejik siyasi ve askeri mekanizmalar oluşturuluyor.
Al Jazeera verilerine göre üç ordu bir araya geldiğinde yaklaşık 1,4 milyon muvazzaf asker, 3.400 uçak, 6.000 tank ve 340’ı aşkın deniz aracı ediyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmanın bu ülkelerle sınırlı kalmayacağını ve Mısır’ın da bloka katılabileceğini belirtti.
Anlaşmayla Pakistan’ın nükleer gücü, Ortadoğu’daki iki müttefikinin üzerine fiilen bir şemsiye olarak uzatılmış oluyor. Pakistanlı yetkililer 2025’teki Suudi-Pakistan anlaşmasının ardından ülkenin nükleer kapasitesinin ittifakın kapsamı içinde olduğunu ima etmişti.
Anlaşma, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırı savaşının devam ettiği ve Irak ve Yemen dahil bölge geneline yayıldığı koşullarda imzalandı. İran’ın meşru müdafaa hakkı kapsamında ABD üslerini vurarak misilleme yaptığı ülkeler arasında Suudi Arabistan da bulunuyor. Türkiye ve Pakistan’ın İran’la kara sınırı bulunurken Suudi Arabistan İran ile deniz komşusu konumunda bulunuyor.
Burjuva basını paktı ağırlıklı olarak savaşın yarattığı kaos karşısında savunmacı bir refleks olarak sundu. Reuters, anlaşmanın “bölgesel çatışmadan endişe duyan Sünni ve Müslüman ABD müttefiklerini bir araya getirdiğini” yazdı; The Associated Press (AP) bunu “güvenlik endişelerinin arttığı bir dönemde” üç bölgesel güç arasındaki iş birliğinin pekişmesi olarak niteledi. Financial Times, üç ülkenin “savaşlar ve istikrarsızlıkla başa çıkmak” amacıyla güvenlik iş birliğini derinleştirdiğini öne sürerken Wall Street Journal, anlaşmanın ABD güvenlik şemsiyesine yönelik yeni belirsizliklerin ortaya çıktığı bir dönemde imzalandığını belirtti.
Oysa bu anlaşma, Ankara, Riyad ve İslamabad’ın Washington ekseninden bağımsızlaşmasının veya ona bir alternatif arayışının ürünü değildir. Aksine bu anlaşma, tırmanan savaş ve artan bölgesel rekabet koşullarında kendi egemen sınıflarının gerici çıkarlarının peşinde koşan bu devletlerin ABD önderliğindeki emperyalist hesaplara uyum sağlama ve daha büyük savaşlara hazırlanma çabasının bir ifadesidir.
Nitekim Beyaz Saray anlaşmaya itiraz etmek şöyle dursun onu onayladı: ABD Başkanı Donald Trump, Truth Social’da anlaşmanın imzalandığını görmekten “çok mutlu” olduğunu, bunun Ortadoğu’nun “bir araya geldiğini” gösterdiğini yazdı.
Tırmanan savaşın derinleştirdiği bölgesel rekabet
Anlaşmadaki tek NATO üyesi olan Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan, paktın “hiçbir ülkeyi hedef almadığını” ve bölgenin sorunlarına “dışarıdan dayatılan reçetelerin” felaket getirdiğini söyledi. Dışişleri Bakanı Fidan ise “Bize saldırmayan hiçbir ülke bizim hedefimizde değil,” dedi. Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar da anlaşmanın “nitelik olarak tamamen savunma amaçlı” olduğunu ve hiçbir ülkeyi hedef almadığını iddia etti.
Oysa bu ülkelerin egemen sınıfları, ABD’nin birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana 35 yıldır bölgede yürüttüğü saldırı savaşlarına farklı biçimlerde katılmıştır. Suudi Arabistan 1991’de Irak’a karşı savaşın üs ülkesi olmuş, Suriye’de rejim değişikliği operasyonunu finanse etmiştir. Türkiye 1991’de İncirlik üssünü açmış, Afganistan’da NATO gücünde yer almış, Libya’da NATO operasyonuna katılmış ve Suriye’deki savaşın kritik aktörlerinden biri olmuştur. Pakistan ise 2001’den itibaren Afganistan işgalinin lojistik ve istihbarat üssü haline gelmiştir.
Anlaşmanın ev sahibi Suudi Arabistan, İran’a karşı savaşta pasif bir kurban değil, doğrudan taraftır. Suudi Arabistan ülkedeki üsleri ABD’nin İran’a karşı savaşta kullanmasına izin verdi; Irak’taki İran yanlısı milisleri hedef aldı ve dört yıllık fiili ateşkesi bozarak Yemen’de İran yanlısı Husilere saldırdı. Husiler buna Aramco’nun Cizan ve Yanbu tesislerine ve Muha limanına füze saldırılarıyla karşılık verdi ve Kızıldeniz’de Suudi gemilerine abluka uygulayacağını açıkladı.
Suudi Arabistan’ın yanı sıra Türkiye ve Pakistan da ABD’nin İran’a yönelik yasa dışı saldırılarını değil de İran’ın meşru müdafaa kapsamındaki misillemelerini kınayan Riyad bildirisini imzalamıştır. Her iki ülke ayrıca Suudi Arabistan’ın 30 Temmuz’da Kızıldeniz’de Husilere karşı önerdiği “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı”na desteklerini açıklamıştır.
İsrail ile Türkiye arasında çatışma riski
Erdoğan hükümetinin “hiçbir ülkeyi hedef almıyoruz” retoriği, Gazze’deki soykırım boyunca izlediği politikayla da çelişmektedir. Ankara İsrail’e karşı en sert sözleri sarf ederken, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattıyla taşınan Azerbaycan petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevkiyatı sürdü; NATO’nun füze erken uyarı sisteminin bir parçası olan Malatya’daki Kürecik radar üssü ile ABD’nin bölgesel operasyonlarında kullandığı İncirlik üssü çalışmaya devam etti.
İsrail hükümeti anlaşma hakkında resmi bir açıklama yapmaktan kaçındı. Bununla birlikte, Ynet’in aktardığı isimsiz bir İsrailli yetkili anlaşmanın İsrail’e dönük olduğunu söyledi ve İsrail basınında pakt, Türk-Pakistan ekseninin düşman bir bloğa dönüşmesi olarak ele alındı. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun şubat ayında duyurduğu ve İsrail, Yunanistan, Kıbrıs, Hindistan ile bazı Arap-Afrika ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” arayışı, fiilen bu paktın karşısında konumlanıyor.
Irak ve Suriye’yi mahvedip fiilen parçalayan emperyalist müdahalelerin ve İran’a karşı açılan savaşın bir yan ürünü de ABD’nin geleneksel müttefikleri Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin tırmanması olmuştur. Ankara’nın Tel Aviv ile çatışması, savaşa muhalefetten değil, bölgesel nüfuz kavgasından kaynaklanmaktadır.
İsrail en son 18 Ağustos’ta, Türkiye’ye 70 kilometre mesafedeki Suriye’nin İdlib vilayetinde bulunan Ebu ed-Duhur hava üssünün pistini vurdu. Netanyahu’nun ofisi, İsrail ile Suriye arasında güvenlik konularında bir mutabakat bulunduğunu savunarak Şam’ın, “Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vererek bu statükoyu ihlal etmenin eşiğine geldiğini” ileri sürdü.
Ankara iddiaları “mesnetsiz” diyerek reddetti. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ise saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak niteledi ve Türkiye’nin önceden uyarılmadığını belirterek bu gelişmenin “İsrail, Suriye ve Türkiye’yi içeren bir çatışma önleme mekanizmasına duyulan ihtiyacın altını çizdiğini” söyledi.
Kısa süre önce Trump, “[Erdoğan] İran’la savaşa girme konusunda en olası adaylardan biriydi, belki de İran tarafında, çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ona bu işin dışında kalmasını istedim, o da öyle yaptı,” diye konuşmuştu.
Nükleer silahlı Pakistan ile Hindistan arasındaki rekabet
Hindistan da anlaşmayı yakından takip ediyor. Nükleer silahlı Pakistan ile Hindistan 2025 yılında savaşın eşiğinden dönmüştü. Yeni Delhi, 2025’teki Suudi-Pakistan anlaşmasının “ulusal güvenlik açısından sonuçlarını inceleyeceğini” bildirmişti; Mekke Anlaşması’ndan sonra ise Dışişleri Sözcüsü Randhir Jaiswal gelişmeleri yakından izlediklerini söylemekle yetindi.
ABD’nin Çin’e karşı savaş hazırlığında bir cephe hattı devleti haline gelen Hindistan, İsrail ile ilişkilerini de güçlendirdi; Modi’nin şubat ayındaki Kudüs ziyaretinde savunma teknolojisi ve serbest ticaret anlaşmaları imzalanmıştı. Netanyahu, Mekke Anlaşması’ndan bir gün önce, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise bir gün sonra Modi’yi aradı. İsrail’de yayımlanan The Jerusalem Post, 9 Ağustos’taki bir analizde Mekke paktının İsrail ile Hindistan arasındaki bağları daha da güçlendireceğini öne sürdü.
Savaşın faturası işçi sınıfına kesiliyor
Mekke Anlaşması’nı imzalayan üç hükümet de derin bir toplumsal ve siyasi kriz içindedir. Türkiye’de artan askeri harcamalar düşen ücretler, artan vergiler, kamu hizmetlerinin tasfiyesi ve sosyal kesintilerle finanse edilirken; cephe gerisi, demokratik hakları giderek kaldıran yargı operasyonlarıyla, NATO karşıtlarının ve mücadele eden işçilerin topluca gözaltına alınmasıyla tahkim ediliyor. Pakistan’da ordu vesayeti altındaki hükümet, IMF’nin dayattığı kemer sıkma programını muhalefetin bastırılması eşliğinde uyguluyor. Suudi Arabistan’da rejim, örgütlenme hakkında yoksun 10 milyonu aşkın göçmen işçinin emeği üzerinde yükseliyor. Dışarıda savaş hazırlığı ile içeride sınıf savaşı aynı sürecin iki yüzünü oluşturuyor.
ABD emperyalizmiyle uyumlu hareket eden üç bölgesel gücü bir araya getiren Mekke Anlaşması, küresel savaşın derinleşmesinin bir ürünüdür. Nükleer silahlı bir devletin şemsiyesini iki müttefikine uzatan bu pakt, taraf ülkelerin işçi sınıfları için bir koruma değil, Doğu Akdeniz’den Güney Asya’ya uzanan bir çatışmalar zincirine bağlanma ve savaşa sürülme anlamına geliyor.
Savaşın durdurulması, bu hükümetlerden veya onların bloklarından değil, emperyalizmi ve onları karşısına alacak tek toplumsal güç olan işçi sınıfından gelebilir. Ortadoğu, Güney Asya ve dünya genelinde işçiler, kendi egemen sınıflarının savaş hazırlıklarına karşı uluslararası ölçekte, sosyalist bir program temelinde birleştirilmelidir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve şubelerinin inşası bu mücadelenin merkezi görevidir.
Daha fazlasını okuyun
- Riyad bildirisi: Türkiye, Azerbaycan ve Arap rejimleri, ABD ile İsrail’in İran’a karşı savaşını meşrulaştırıyor
- NATO zirvesine doğru: İsrail ile gerilimler artarken Türkiye emperyalist savaş makinesi için “vazgeçilmezliğini” ilan ediyor
- Irak’a yönelik ABD-Suudi saldırısı, Ortadoğu’daki emperyalist savaş cephesini genişletiyor
