Hükümetin 2027-2029 dönemine ilişkin ekonomik hedeflerini belirleyen Orta Vadeli Program (OVP), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 6 Eylül 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın “makroekonomik istikrar” ve “mali disiplin” söylemiyle tanıttığı belge, Türk burjuvazisinin ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmış bir kemer sıkma programıdır.
Mehmet Şimşek’in Mayıs 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından ekonomi yönetiminin başına getirilmesinden bu yana aynı sosyal saldırı programı izleniyor. Enflasyonu düşürmeye çalışma söylemiyle reel ücretler düşürülüyor ve sosyal harcamalar kısılıyor, faiz ödemeleri ve teşvikler ile kamu kaynakları bankalara ve büyük şirketlere aktarılıyor, büyük kısmı emekçilerden toplanan vergiler artırılıyor.
Programın kendi rakamları da bunu doğrulamaktadır. Geçen yılın OVP’si 2026 için yüzde 16 enflasyon vaat etmişti. Yeni belge bu rakamı yüzde 28,4 olarak revize ediyor; Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 3 Eylül’de açıkladığı ağustos verisinde yıllık enflasyon zaten yüzde 31,51’dir. Aynı şekilde 2027 hedefi yüzde 9’dan yüzde 21’e, 2028 hedefi yüzde 8’den yüzde 13,5’e çıkarıldı. Bir yıl önce 2027 için vaat edilen tek haneli enflasyon hedefi ise 2029’a ertelendi.
Tekrarlanan bu “başarısızlık” bir hesap hatasıyla ya da koşulların değişmesiyle açıklanamaz. Düşük tutulan hedefler; reel ücretleri dondurmanın, hatta düşürmenin, sosyal kaynakları şirketlere, bankalara ve silahlanmaya aktarmanın ve krizin bedelini işçi sınıfının sırtına yüklemenin bilinçli bir aracıdır.
Çalışan işçilerin yaklaşık yarısının aldığı ve geri kalanların da artış oranından doğrudan etkilendiği asgari ücretin giderek daha aşağıya çekilmesi, kapitalist oligarşinin bu saldırısının önemli bir aracıdır. 2024 yılı enflasyonu yüzde 44,4 iken Ocak 2025’te asgari ücrete yüzde 30 zam yapıldı. 2025 yılı enflasyonu yüzde 30,9 iken Ocak 2026’da asgari ücrete yüzde 27 zam yapıldı. Hükümet, yıl ortasında ara zam uygulamasını da kaldırarak ücretlerin enflasyon karşısında erimesini güvence altına aldı.
Bu kaybın gerçek boyutu, ücretlere her ay gerçekleşen resmî enflasyon oranında zam yapılsaydı (eşel mobil) ne olacağı hesaplandığında daha da netleşiyor. Ocak 2024’te net 17.002 lira olan asgari ücretin, bu hesaba göre Ağustos 2026’da 39.221 liraya ulaşması gerekirdi. İşçilerin eline geçen ise Ocak 2026’da belirlenen 28.075 liradır. Bugünkü asgari ücret, Ocak 2024’teki alım gücünün yalnızca yüzde 71,6’sına denk geliyor: iki yıl sekiz ayda yüzde 28,4’lük bir reel kayıp.
En büyük konfederasyon olan Türk-İş’in Ağustos 2026 raporuna göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık gıda harcaması tutarı (“açlık sınırı”) 37.388 liradır; asgari ücret, yalnızca resmi enflasyon kadar zam yapılmış olsaydı bu sınırı ancak aşabilecekti, bugün ise açlık sınırının 9.313 lira altında kalıyor. Dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı ise 121.786 liraya yükselmiştir.
Aynı mekanizma kamu emekçileri için de işliyor. Memur ve memur emeklisi zamları da gerçekleşen enflasyona değil hükümetin ilan ettiği hedefe göre belirleniyor; enflasyon farkı ancak altı ay gecikmeyle yansıtılıyor. Bu politika, özellikle mevcut yüksek enflasyon döneminde emekçilerin ve emeklilerin alım gücünü kasten düşürüyor. Hükümet yeni OVP’de 2027 enflasyon hedefini yüzde 21’e yükseltti. Buna karşılık sendika bürokrasilerinin geçen yıl imzaladığı toplu sözleşme, kamu emekçilerine 2027’nin ilk altı ayı için yüzde 5, ikinci altı ayı için yüzde 4 zam öngörüyor.
Üstelik tüm bu hesaplamalar, TÜİK’in resmi rakamlarına dayanıyor. Bağımsız akademisyen ve ekonomistlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’na (ENAG) göre Ağustos 2026 itibarıyla gerçek yıllık enflasyon yüzde 49,03’tür — resmi oranın on yedi puandan fazla üzerinde. İşçilerin gerçek kaybı, resmi rakamlara dayanan bu hesapların da üzerindedir.
İşçi ücretleri “mali disiplin” ve “enflasyonla mücadele” bahaneleriyle bastırılırken, aynı program şirketlere, bankalara ve silahlanmaya kaynak aktarma açısından sınır tanımıyor. Merkezi yönetim bütçesinin faiz harcamaları 2025’teki 2 trilyon 54 milyar liradan (toplam içindeki payı yüzde 14) 2029’da 5 trilyon 245 milyar liraya, yani dört yılda yaklaşık iki buçuk katına çıkacak. Yalnızca 2026’dan 2027’ye faiz ödemeleri 2 trilyon 825 milyar liradan 3 trilyon 975 milyar liraya, yüzde 40’ın üzerinde bir sıçrama kaydedecek. Hükümetin bankalara ve mali kuruluşlara ödediği tutar, kendi enflasyon hedefinin iki katı hızla artıyor.
Buna karşılık, 2025’te yüzde 24,3 olan vergi yükü 2029’da yüzde 25,1’e çıkarılıyor. Program, imalat ve tarımsal üretim yapan firmalarda kurumlar vergisini 12,5 puana indiriyor, transit ticarete ve “nitelikli personele” istisnalar tanıyor. “Kayıt dışılıkla mücadele” başlığındaki tedbirlerin neredeyse tamamı vergi denetimini küçük mükellefler ve ücretliler üzerinde yoğunlaştırıyor. Büyük sermayenin teşvik rejiminde tek bir daraltma bulunmuyor.
Hükümetin işçi sınıfına saldırısı ücretlerle sınırlı değildir. Programın istihdam bölümüne yerleştirilen “güvenceli esneklik” kavramı, güvencesiz çalışma biçimlerine yasal zemin hazırlamanın örtük ifadesidir. Sosyal güvenlik başlığındaki “kişilerin daha uzun süre istihdamda kalmasını teşvik eden düzenlemeler” ifadesi ise emeklilik yaşının fiilen yükseltilmesine işaret ediyor. Yaklaşık 17 milyon emeklinin bulunduğu Türkiye’de en düşük emekli aylığı sadece 23.552 lira. 2,1 milyon emekli kayıtlı olarak çalışmayı sürdürürken yaklaşık 2 milyonunun da kayıt dışı çalıştığı tahmin ediliyor.
Programın istihdam vaatleri de aynı ölçüde inandırıcılıktan uzaktır. Belgenin kendi verilerine göre 2025’te istihdam 54 bin, işgücü 200 bin kişi azaldı; 2026’nın ilk yarısında 77 bin kişilik yeni bir kayıp eklendi. İşsizlik oranı, ancak iş bulma umudunu yitirip iş aramayı bırakan işçiler istatistik dışına itildiği için düşük görünüyor.
İşçi sınıfı kemer sıkma programının hedefi olurken askeri harcamalar dizginsizce artıyor. Millî Savunma Bakanlığı’nın ödeneği 2026’daki 822,9 milyar liradan 2027’de 1 trilyon 532 milyar liraya çıkarılıyor — tek bir yılda yüzde 86,2’lik bir sıçrama. Aynı yıl genel bütçe tavanı toplamda yalnızca yüzde 32,2 artıyor; yani savunmaya ayrılan kaynak bütçe ortalamasının yaklaşık üç katı hızla büyüyor. Ödenek 2028’de 1 trilyon 799 milyara, 2029’da 2 trilyon 65 milyara yükseltilecek; üç yılda nominal artış yüzde 150,9, reel artış yüzde 67,6’dır.
Kapitalist oligarşinin işçi sınıfına karşı bu sınıf savaşı programı Türkiye’ye özgü değil, uluslararası bir olgudur. Bu saldırı her yerde işçilerin büyüyen muhalefetiyle karşılaşıyor. Türkiye’de bu, başta madenciler olmak üzere artan fiili grevler ve protestolar biçiminde kendini gösteriyor.
Bugün işçilerin maaşların ödenmemesine, reel ücretlerin düşürülmesine ve hayat pahalılığına karşı mücadelede ücretlerin otomatik olarak korunması talebi yeniden canlandırılmalıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Lev Troçki, 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesi olan Geçiş Programı’nda “Savaşın yaklaşmasıyla daha da dizginlenemez hale gelecek fiyatlardaki sınırsız artışla ancak eşel mobil sloganıyla mücadele edilebilir,” diye yazmış ve “tüketim mallarının fiyatlarındaki artışa bağlı olarak ücretlerde otomatik bir artışın garanti edilmesi” talebini öne sürmüştü. İşçiler bu mücadeleyi savaşa ve kapitalizme karşı işçi iktidarı uğruna mücadeleyle birleştirmeliler.
Bu, işçilerin işyerlerinde kendi taban komitelerini inşa etmesini ve egemen sınıfa karşı kendi bağımsız politikalarını geliştirmesini gerektiriyor. Bu, doğası gereği uluslararası bir mücadeledir. Bugün bu mücadele dünyanın her yerinde işçi mücadelelerini ve bağımsız komitelerini birleştiren Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) inşası biçiminde ilerletiliyor.
