Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Dokuzuncu Kongresi’ne rapor

Sosyalist devrimin on yılına dair bir değerlendirme ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin görevleri

Aşağıda, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Dokuzuncu Kongresi’ne SEP Ulusal Başkanı David North tarafından sunulan açılış raporunu yayımlıyoruz. Kongre 2-7 Ağustos 2026 tarihleri arasında toplandı. Bu rapor, oybirliğiyle kabul edilen “SEP ve emperyalist savaşa karşı mücadele” başlıklı birinci kararın sunuşuydu.

Tarihsel bir dönüm noktası

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Dokuzuncu Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya siyasi tarihinin kritik bir dönüm noktasında —savaşın, ekonomik krizin ve hızla büyüyen toplumsal radikalleşmenin kesişme noktasında— toplanıyor. Otuz beş yıl boyunca “şok ve dehşet” bombardımanları şeklindeki vahşi strateji üzerine inşa edilen Amerikan yenilmezliği halesi paramparça olmuştur.

Egemen sınıf, oligarşinin çıkarlarının vicdansız bir gangsterin elinde iyi korunacağı inancıyla Trump’ı iktidara yerleştirdi. Amerikan siyaseti üzerine en önemli çağdaş kitap olan Oligarşi: Trump ve Amerikan Demokrasisinin Çöküşü kitabının Önsözü şu soruyu soruyor:

Hangi toplumsal ve ekonomik süreçlerin bileşimi böyle bir adamı iktidara taşıdı? Daha öncesinde sadece bir tanesi bile herhangi bir Amerikan siyasetçisinin kariyerini bitirmeye yetecek skandallar ve suçlarla dolu on yıl boyunca onu ayakta tutan neydi? Ve hepsinden önemlisi, Trump kimin çıkarına yönetiyor?

Son sorunun cevabında hiçbir belirsizlik yoktur. Trump, Amerika Birleşik Devletleri’ne egemen olan şirket-finans oligarşisinin —insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ölçekte servet biriktirmiş ve temel çıkarları bakımından demokratik yönetim biçimlerine uzlaşmaz biçimde düşman olan bir mali aristokrasinin— siyasi aracıdır. [1]

Birlik’i yok etmekle tehdit eden köle sahipleri iktidarını yenilgiye uğratma mücadelesinde, hâlâ genç olan Amerikan burjuvazisi Illinois’nin taşra kasabası Springfield’da bir Abraham Lincoln bulabilmiş ve onu Beyaz Saray’a yerleştirmişti. 1930’larda, Büyük Buhran’ın ortasında, hâlâ yükselmekte olan Amerikan emperyalizmi Franklin Delano Roosevelt çapında bir siyasetçi üretebiliyordu. Ama şimdi Amerikan egemen sınıfının yozlaşması, en açık saçık ifadesini Scorsese filmlerindeki karakterlere benzeyen bir başkanda buluyor.

Ne var ki Trump’ın New York gayrimenkulünün ve Atlantic City kumarhanelerinin yeraltı dünyasındaki deneyimi, onu İran’a karşı suç oluşturan savaşının feci sonuçlarına hazırlamamıştır. Yönünü şaşırmış ve itibarını yitirmiş olan yalnızca Trump yönetimi değildir. Bu, iki partinin de desteklediği bir savaştır. Demokrat Parti, ilk bombardımanı ve İran hükümetinin başının kesilmesini memnuniyetle karşılamıştır. Otuz beş yıldır ABD’nin dış politikasına yön veren ve Wall Street Journal’ın kötü şöhretli “Güç İşe Yarıyor” ifadesinde özetlenen strateji darmadağın olmuştur.

Başkan Donald Trump, 2 Aralık 2025 Salı günü Washington’daki Beyaz Saray’da düzenlenen Kabine toplantısında konuşurken; solda Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve sağda Savunma Bakanı Pete Hegseth onu izliyor. [AP Photo/Julia Demaree Nikhinson]

İran hezimeti, Amerikan ve uluslararası siyasi sistemin tamamında şok dalgaları yaratacaktır. İlk ekonomik ve siyasi sarsıntılar şimdiden hissediliyor. Dolaysız sonuçları arasında, kapitalizme dayalı mevcut toplumsal sistemin —onun iki partili sisteminin, şirketlerin denetimindeki medyasının, yozlaşmış akademisinin, bürokratik işçi örgütlerinin, kimlik saplantılı hali vakti yerinde sahte solunun ve entelektüel bakımdan düşkünleşmiş kültürünün — çürümüşlüğünün açığa çıkması yer alıyor.

Savaş, daha geniş süreçlerle ilgisi olmayan yalıtılmış bir olay değildir. Askeri yenilginin, toplumsal radikalleşmenin ve siyasi krizin bir araya gelmesi ne bir rastlantıdır ne de beklenmedik bir sürpriz. Bu, Amerikan ve dünya kapitalizminin, Troçkist hareket tarafından öngörülmüş ve çözümlenmiş çelişkilerinin sonucudur. Dolayısıyla bu kongrenin çalışması, partinin çalışmasına rehberlik eden perspektifin incelenmesiyle başlamalıdır.

Sosyalist devrimin on yılı

3 Ocak 2020’de Dünya Sosyalist Web Sitesi, “Sosyalist devrim on yılı başlıyor” başlıklı Yeni Yıl açıklamasını yayımladı. Yayımlanmasından bu yana geçen altı buçuk yılda bu açıklama, yönteminin tamamı takvimi işaret etmekten ibaret olan belirli bir tür eleştiri aldı. Dünyanın hiçbir yerinde henüz bir işçi hükümeti kurulmamıştı; öyleyse başlık çürütülmüştü. Bu sav, belgenin fiilen içerdiği tek bir cümleyi bile ele almıyor.

Bu tür, en ayrıntılı akademik ifadesini John Kelly’nin The Twilight of World Trotskyism (Dünya Troçkizminin Alacakaranlığı) adlı kitabında buldu; Troçkist hareketin, yok olmayı bekleyen tarihsel bir kalıntı olduğu tezine ayrılmış ve 2020 Perspektifi’nin özel olarak mahkûm edildiği bir cilt. Kelly şöyle yazıyor:

Ortodoks Troçkizmin örgütleri, doktrinerliklerine sıkı sıkıya bağlı ve gerçek ampirik sorgulamaya ya da teorik yeniliğe kapalı bir şekilde, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin sloganlarına ve politikalarına sonsuza kadar sıkı sıkıya bağlı olmaya mahkûm edilmişlerdir; bu fikirlerin ve yalnızca bu fikirlerin, dünyanın her yerinde kapitalist iktidara Leninist tarzda saldırılar düzenleyecek kitlesel devrimci partilere yakında dönüşmelerinin anahtarını ellerinde tuttuklarına inanmaktadırlar. [2]

Bu pasaj, neo-Stalinizmin ve akademide serpilen ilgili küçük burjuva siyaset biçimlerinin entelektüel ve siyasi iflasını gözler önüne sermektedir. Suçlamanın her öğesi gerçekliği tersine çevirmektedir. Kelly’nin “doktrinerlik” diye alay ettiği şey, Marksizmin tarihsel sürekliliğinin, bilimsel öngörüyü mümkün kılan teorik temelin savunulmasıdır. Kendisine mal ettiği “ampirik araştırma” ise, tam da dünya kapitalizminin 1945’ten bu yana yaşadığı en büyük krizin arifesinde Troçkizmin alacakaranlığını ilan eden bir kitap üretmiştir.

Kelly’nin alay ettiği “sloganlar ve politikalar”, emperyalist çağda sosyalist devrim stratejisinin teorik ve programatik temellerini oluşturmaktadır. Kelly’nin itiraz ettiği “doktrinerlik”ten birkaç örnek verelim:

Şimdiki savaş, aslında, üretici güçlerin siyasi ulus ve devlet biçimine karşı bir isyanıdır… Savaşın gerçek, nesnel anlamı, mevcut ekonomik merkezlerin çökmesi ve bunların yerini bir dünya ekonomisinin almasıdır. Ne var ki hükümetlerin emperyalizm sorununu çözmeyi önerdikleri yol, insanlığın bütün üreticilerinin akıllı ve örgütlü iş birliği değil, dünyanın ekonomik sisteminin muzaffer ülkenin kapitalist sınıfı tarafından sömürülmesidir. [Troçki, Savaş ve Enternasyonal, 1915]

Emperyalizmin asalak ya da çürüyen kapitalizm olduğu olgusu, her şeyden önce, üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi altındaki her tekelin karakteristiği olan çürüme eğiliminde tezahür eder. Demokratik-cumhuriyetçi emperyalist burjuvazi ile gerici-monarşist emperyalist burjuvazi arasındaki fark, tam da her ikisi de canlı canlı çürüdüğü için silinip gider… Tepeden tırnağa siyasi gericilik, emperyalizmin karakteristik bir özelliğidir. [Lenin, Emperyalizm ve Sosyalizmdeki Bölünme, 1916]

Geçen yüzyılın ilk 25 yılının kesin sınırının birkaç yıl ötesine geçerek, Kelly’nin itirazlarına rağmen devrimci stratejinin asli temelleri olmayı sürdüren “doktrinerliği” örnekleyen birkaç pasaj daha aktaracağım:

Çağımız, mali sermayenin hegemonyası altındaki dünya ekonomisi ve dünya politikası çağı olan emperyalizm çağıdır. Bu çağda hiçbir komünist parti, yalnız ya da esas olarak kendi ülkesindeki gelişme koşullarından ve eğilimlerinden yola çıkarak programını oluşturamaz…

Uluslararası program, doğrudan doğruya, tüm bağlantıları ve çelişkileri içinde, yani ayrı ayrı parçalarının kendi aralarındaki karşılıklı uzlaşmaz bağımlılığı içinde, bir bütün olarak alınan dünya ekonomisinin ve dünya politik sisteminin koşullarının ve eğilimlerinin tahlilinden yola çıkmalıdır. Çağımızda, proletaryanın ulusal yönelimi geçmiştekinden çok daha büyük ölçüde, ancak bir dünya yöneliminden doğabilir ve doğmalıdır; tersi geçerli değildir. Komünist enternasyonalizm ile tüm ulusal sosyalizm çeşitlemeleri arasındaki temel ve başlıca farklılık burada yatmaktadır. [Troçki, Komintern Program Taslağının Eleştirisi, 1928.]

Kriz döneminde, Birleşik Devletler’in hegemonyası, yükseliş dönemine göre daha tam, daha açıkça ve daha acımasızca işleyecektir. Birleşik Devletler, bunun Asya, Kanada, Güney Amerika, Avustralya ya da bizzat Avrupa’da olup olmamasına ya da bunun barış ya da savaş yoluyla gerçekleşip gerçekleşmemesine bakmaksızın, öncelikle Avrupa’nın zararına, sıkıntı ve hastalıklarının üstesinden gelmeye ve kendini bunlardan kurtarmaya çalışacaktır. [Age., 1928]

Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş bir anlamında da sürekli bir devrim haline gelir: Sosyalist devrim ancak yeni toplumun gezegenimizin tüm yüzeyinde en son zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır. [Lev Troçki, Sürekli Devrim – Sonuçlar ve Olasılıklar (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 2007), s. 186. Çeviren: Ahmet Muhittin. 1930]

Ulusal savunuyu vaaz eden bir “sosyalist”, çürüyen kapitalizmin hizmetindeki bir küçük-burjuva gericidir. Savaş zamanında kendini ulusal devlete bağlamamak, savaş haritalarını değil sınıf mücadelesinin haritasını takip etmek, ancak daha barış döneminde ulusal devlete karşı uzlaşmaz bir savaşı çoktan deklare etmiş bir parti açısından olanaklıdır. Bir proleter öncü, ancak emperyalist devletin objektif gerici rolünü tam olarak kavrayarak her türden sosyal-yurtseverliğe göğüs gerebilir. Bu şu anlama gelir: “ulusal savunu” politika ve ideolojisinden gerçek bir kopuş ancak uluslararası proleter devrim bakış açısı sayesinde olanaklıdır. [Troçki, Savaş ve Dördüncü Enternasyonal, 1934]

Lenin konuşma yaparken, yanda Troçki (1920)

Yirminci yüzyılın ilk on yıllarından gelen bu kavrayışlar, yirmi birinci yüzyılın kritik ikinci çeyreğine başlarken Marksist stratejinin temeli olmayı sürdürmektedir. Doksan yıl boyunca Troçkizmin ortadan kalkacağını öngörürken önce kendi kadrosunu, sonra da kendisini tasfiye eden Stalinist hareketten gelen Kelly, tam da olayların perspektifini doğruladığı akımın ölüm ilanını yazıyor. Ne var ki Bay Kelly’yi, Troçkizmin doktrinerliğine karşı sunduğu alternatifi hak ettiği özenle değerlendirmeden mahkûm etmeyelim. Kelly bize şunu bildiriyor:

işçi sınıfı siyasetini reformist sosyalizm ile devrimci sosyalizm arasındaki ikili seçime indirgemek … daha da önemli bir üçüncü damarı, yani “sosyal reform”u, kapitalizmin parametreleri içinde yaşam kalitesinde iyileşmeler arayışını dışarıda bırakmaktadır. [3]

Anlaşılan Bay Kelly, Rosa Luxemburg’un 1898’de Eduard Bernstein’a karşı yazdığı Reform mu Devrim mi? adlı yanıtı dikkatle okumamış. Her hâlükârda, kitabı 2022’de yayımlanan Kelly, dikkat çekici biçimde, sosyal reform vizyonunun geçerliliğinin kanıtı olarak Latin Amerika’yı göstermektedir. Peki, geçen yüzyıl bir yana, son beş yılın tarihi Kelly’nin perspektifini Latin Amerika’da ya da bu bakımdan Avrupa’da veya başka herhangi bir yerde doğruladı mı?

Kelly’nin devrimi arşivlere kaldırmasından bu yana geçen dört yılda, iyileşmelerin barışçıl yoldan aranacağı “kapitalizmin parametreleri” gerçek içeriklerini göstermiştir. Bunlar kemer sıkmanın, diktatörlüğün ve savaşın parametreleridir. Birkaç yıl önce Kelly’yi böylesine heyecanlandıran, hayalindeki demokratikleşmiş Latin Amerika’ya gelince, Lima’da Fujimori, Santiago’da Pinochetçi, Buenos Aires’te motorlu testere sallayan bir cunta hayranı ve Karakas’ta, Amerikan komandolarının devlet başkanını kaçırıp ülkenin petrolünü Wall Street’e teslim etmesinin ardından göreve getirilmiş bir vekil hükümet bulunuyor.

Kelly’nin “sosyal reform”un örnekleri olarak gösterdiği sosyal demokrat partiler, Avrupa’yı yeniden silahlandırıyor ve refah devletinden geriye kalanları ortadan kaldırıyor; oysa kendisi, kapitalizmin reform potansiyelinin kanıtı olarak bu refah devletinin detaylarını tek tek sıralamıştı. Aynı Kelly, Troçkizmin asla gerçekleştirilemeyecek bir programı beyhude biçimde ileri sürdüğünü iddia ediyor.

Bunu, çok daha büyük bir haklılıkla, şöyle yanıtlayabiliriz: Kelly, burjuva demokrasisinin kalıcı olduğu, dünya savaşının imkânsız olduğu, devrimci çağın tükendiği gibi her öncülü olaylar tarafından çürütülmüş bir perspektif sunmaktadır. Alacakaranlık, anlaşılan, Dördüncü Enternasyonal’in değil, onun ölüm ilanını yazanların yanılsamalarının üzerine çökmüştür.

2020 açıklamasının açılış cümlesi şöyleydi: “Yeni yılın gelişi, sınıf mücadelesinin ve dünya sosyalist devriminin giderek yoğunlaşacağı on yıllık bir dönemin başlangıcını işaret ediyor.” Belirleyici ifade “başlangıcını işaret ediyor”dur. Açıklama nesnel durumu ve onun gidişatını niteledi; bir ayaklanmalar takvimi ilan etmedi. Son beş yılın seyri, on yıla başlarken ortaya koyduğumuz perspektifi tümüyle doğrulamıştır.

Dokuzuncu Kongre’nin önündeki kararlar, on yılın orta noktasının bir yıl ötesinde dünya durumunun sistematik bir değerlendirmesini oluşturmaktadır. Kararlarda saptanan her temel eğilim —emperyalist militarizm patlaması, dünya ekonomisinin krizi, burjuva demokrasisinin çöküşü ve otoriter yönetime yöneliş, teknolojik gelişme ile özel mülkiyete dayalı kâr sistemi arasındaki patlayıcı çelişki, servet yoğunlaşmasının ve toplumsal eşitsizliğin akıl dışı düzeyleri ve işçi sınıfının uluslararası radikalleşmesi— 2020 perspektifinin kendi formülasyonlarını aşan bir kapsam ve hızla gelişmiştir.

Üçüncü Dünya Savaşı metastazı

2020 açıklaması, bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini önümüzdeki on yıla ilişkin çözümlemesinin merkezine yerleştirmişti. Bu tehlikeyi, dünya kapitalist sisteminin merkezi çelişkisine —üretici güçlerin küresel olarak bütünleşmiş niteliği ile kapitalizmin tarihsel olarak kök saldığı ulus devlet çerçevesi arasındaki çelişkiye— dayandırıyordu. Altı buçuk yıl sonra, sorun artık böyle bir savaşın patlak verip vermeyeceği değildir.

Dünya savaşı, metastatik bir süreç tarzında gelişerek devam ediyor: Kronik ve genişleyen bir durum olarak küresel ölçekte yayılıyor, yeni bölgeleri sömürgeleştiriyor, daha önce birbirinden ayrı olan çatışmaları kaynaştırıyor ve dünya ekonomisini ve her ulusal devleti, yöneldiği genel yangına hazırlık içinde adım adım dönüştürüyor. Böyle ortaya konduğunda, “Bir üçüncü dünya savaşı olacak mı?” biçimindeki alışıldık sorunun yanlış kurgulanmış olduğu açığa çıkar.

1 Mayıs 2026’da belirttiğim gibi, “Dünya savaşı gelecekteki bir tehdit değil, şu anda yaşanan bir gerçekliktir.” Bu, çözümlenmesi gereken, süregiden bir süreçtir; cephelerin çoğalmasından, savaş alanlarının iç içe geçmesinden, ekonomik yaşamın askeri gerekliliklere tabi kılınmasından, devletin diktatörlük doğrultusunda yeniden örgütlenmesinden ve nüfusun ideolojik olarak hazırlanmasından oluşan bir süreç.

Bu çözümleme şimdi burjuva kamuoyunun en ağırbaşlı organları tarafından doğrulanmaktadır. 26 Temmuz’da Financial Times, dış ilişkiler alanındaki baş yorumcusu Gideon Rachman’ın “Ukrayna, İran ve bölgesel savaşlar nasıl küreselleşir” başlıklı köşe yazısını yayımladı. Rachman şu asli olguları bir araya getiriyor: 1945’ten bu yana Avrupa’daki en kanlı savaş; on iki devleti doğrudan çatışmanın içine çekmiş bir Ortadoğu savaşı; Kuzey Kore’nin askeri takviyesi ve barışçıl yeniden birleşmeden vazgeçmesi; Çin’in Tayvan’ın ikmal hatlarını kesmeye yönelik provaları; Afrika’daki savaşları etkilerken iki kıta boyunca “birbiriyle örtüşmeye başlayan” bölgesel çatışmalar; ve Amerikalı stratejistlerin “düşmanlar ekseni” dediği şeyin billurlaşması.

14 Temmuz 2022 tarihinde Ukrayna'nın Harkiv bölgesinde, Ukraynalı askerler ABD tarafından sağlanmış bir M777 obüsünden Rus mevzilerine ateş açmaya hazırlanıyor. [AP Photo/Evgeniy Maloletka]

Rachman, mevcut çatışmalar dizisinin iki dünya savaşını tanımlayan ölçütlerin “birkaçını halihazırda karşıladığını” kabul ediyor ve Zelenskiy’nin Kuzey Kore [güçlerinin Ukrayna savaşında] konuşlanmasını “bir dünya savaşına doğru ilk adım” olarak nitelendirmesini aktararak, Ukrayna’nın artık İran gemilerini vurmasıyla birlikte “ikinci bir adımın atıldığının ileri sürülebileceğini” ekliyor. Devrimci hareketin Ocak 2020’de bir öngörü olarak ileri sürdüğü şey, Avrupa mali sermayesinin önde gelen bir köşe yazarı tarafından destekleniyor.

Gazze’deki soykırım, İran’a karşı savaş ve Ukrayna’daki genişleyen çatışma, küresel bir savaşın birbirine bağlı cepheleridir. Ukrayna’da emperyalist güçlerin kışkırttığı bir vekâlet savaşı olarak başlayan şey, artık tartışmasız biçimde, NATO güçlerinin Rusya’ya karşı ilan edilmemiş ama son derece gerçek bir savaşına dönüşmüştür. Rusya’ya yönelik insansız hava aracı saldırıları, gizleme çabasına dahi girişilmeksizin ABD ve NATO ortakları tarafından yönlendirilmektedir. Financial Times’ın 29 Temmuz’da bildirdiğine göre, “ABD ve Fransa tarafından sağlanan istihbarat, Rus hava savunma konuşlanmalarının haritasının çıkarılmasına ve insansız hava araçlarının bunları atlatıp Rusya’nın derinliklerindeki hedeflere ulaşmasını sağlayan rotaların belirlenmesine yardımcı olmuştu.”

Financial Times, Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri Komutanı Robert Brovdi’den aktararak, Rusya’nın Avrupa topraklarının artık hedef alındığını bildirdi: “Seksen milyon insan —Rusya nüfusunun kabaca üçte ikisi— ülkenin Avrupa kesiminde, vuruş alanı içinde yaşıyor; burası artık Rusya’nın güvenli geri bölgesi sayılmıyor ve sayılmayacak.” Gazete ayrıca “ABD ve Fransa istihbaratının hedef seçimini de iyileştirdiğini … bunun Ukrayna’nın derin vuruş yapan insansız hava aracı ekiplerinin ‘nereyi vuracaklarını öğrenmesine’ yardımcı olduğunu” bildiriyor.

NATO’nun Rusya’ya yönelik saldırıları yönetmesinin felaket boyutundaki sonuçları açıktır. Rusya’nın NATO ülkelerine karşı saldırıya geçme olasılığı her geçen gün artmaktadır. Stalinist “barış içinde bir arada yaşama” okulunda yetişmiş eski bir Sovyet polis ajanı olan Putin, “Batılı ortakları”nın Rusya ile uzlaşacağı beklentisiyle “özel askerî harekât”ını başlatırken hiçbir şeyi öngörmemişti. Şimdi, Troçkist hareketin uyardığı üzere, Stalinistlerin Sovyetler Birliği’ni tasfiyesinin feci sonuçlarına tanık oluyoruz.

Artık beş kıtaya yayılan dünya savaşı, bu çağın tarihsel mücadelesini en yüksek düzeye çıkarmaktadır. Bu, küresel emperyalist savaş ile dünya devrimi arasındaki, emperyalizmin yeryüzünü örgütleme ve boyunduruk altına alma dürtüsü ile uluslararası işçi sınıfının, emperyalizmin yeniden paylaşımını üreten toplumsal düzeni devirmeye yönelik giderek daha bilinçli çabası arasındaki mücadeledir.

1991 ve bugünkü savaşın doğuşu

Bugünkü dünya çatışması ne 2022’den ne de 2014’ten; 1990-91’den bu yana gelişmektedir. Sovyetler Birliği’nin Stalinist bürokrasi tarafından dağıtılması —bürokrasinin karşıdevrimci evriminin nihai eylemi— Batı’nın egemen sınıfları tarafından 1917’de başlamış olan mücadeledeki nihai zafer olarak karşılandı. “Tarihin Sonu”nun ilanı, özünde, liberal demokrasiye ilişkin bir tez değildi. Bu, sosyalizm hayaletinin nihayet kovulduğunun, Ekim Devrimi’nin gündeme soktuğu meydan okumanın kesin biçimde tasfiye edildiğinin ve artık yirminci yüzyılın geçersiz kılınabileceğinin ilanıydı.

Emperyalizmin SSCB’nin dağıtılmasına yanıtı, dünyayı Ekim Devrimi hiç gerçekleşmemiş olsaydı nasıl olacak idiyse öyle yeniden yaratma girişiminden başka bir şey değildi: Devrimin ve onun sarsıntılarının emperyalist sistemden çekip aldığı ya da ona karşı koruduğu her toprak parçası, kaynak ve nüfus üzerinde sermayenin dolayımsız egemenliğini yeniden kurmak ve ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girerkenki beklentisini, yani bütün gezegenin Başkan George Herbert Walker Bush’un “Yeni Dünya Düzeni” altında —yani gezegenin Amerikan emperyalizminin hegemonyası altında— örgütlenmesini yetmiş beş yıl gecikmeyle tamamlamak.

Bundan, Sovyet sonrası emperyalist politikanın iki belirleyici stratejik saiki çıktı. Birincisi, bizzat eski Sovyet alanının yeniden paylaşılmasıydı. SSCB’nin sonu, işçi devletinin çerçevesi içinde tutulan uçsuz bucaksız toprak, sanayi ve kaynak mirasının —emperyalizm tarihinin sahipsiz kalan en büyük ganimetinin— parçalanması olanağını doğrudan gündeme getirdi. O andan itibaren dünyanın yeniden paylaşımı, pratikte, eski Sovyet devletinin bütün alanının emperyalist denetim altına alınmasıyla iç içe geçti: toprağı, enerjisi, madenleri, emeği, Avrasya’ya hükmeden stratejik konumu.

Bu amaç otuz beş yıldır Amerikan ve Avrupa politikasının merkezinde olmuştur. Daha 1992 Savunma Planlama Kılavuzu’nda, Avrasya kara parçasında herhangi bir yeni rakibin ortaya çıkmasının engellenmesi Amerikan stratejisinin birinci hedefi olarak tanımlanarak kodlanmış; Sovyet sonrası çevre bölgenin, her şeyden önce de Ukrayna’nın denetimini dünya üstünlüğünün anahtarı olarak saptayan jeopolitik literatürde açıkça teorize edilmiştir. NATO’nun beş genişleme dalgasıyla Rusya sınırlarına doğru doğuya yürüyüşünde [4]; 1945’ten bu yana Avrupa’daki ilk savaş olan ve “insani” emperyalist müdahalenin şablonunu sağlayan Yugoslavya’nın askeri olarak yıkılması ve parçalanmasında ve eski Sovyet cumhuriyetleri boyunca ardı ardına düzenlenen, Ukrayna’yı doğuya yönelik atılımın ileri üssüne dönüştüren 2014 Kiev darbesiyle doruğa ulaşan “renkli devrimler”de uygulanmıştır.

NATO’nun 1949’dan bu yana doğuya doğru genişlemesini gösteren harita. [Photo by Patrickneil / CC BY-NC-SA 4.0]

Putin rejiminin NATO’nun provokasyonuna verdiği yanıtın gerici niteliğine karşın, 2022’de patlak veren savaş bu bütünsel gidişatın doruk noktasıdır. Bunun Batı stratejik söyleminde artık giderek daha açık biçimde “stratejik yenilgi” ve “dekolonizasyon” diliyle ifade edilen amacı, Rusya Federasyonu’nun parçalanmasıdır.

İkinci stratejik saik, dünyanın geri kalanında Sovyet karşı ağırlığının ortadan kalkmasından doğdu. Sömürge ve az gelişmiş ülkelerdeki Sovyet Stalinist politikası hiçbir zaman gerçek anlamda anti-emperyalist bir nitelik taşımadı. Kremlin, “Üçüncü Dünya”da kendi kaderini tayin arayışındaki ulusal hareketleri, SSCB üzerindeki emperyalist baskıyı zayıflatmanın bir aracı olarak destekledi. Kremlin, Sovyetler Birliği’nin sınırları ötesinde sosyalist devrimi teşvik etmek şöyle dursun hiçbir zaman desteklemedi.

Bununla birlikte, Kremlin bunları Stalinist dış politika çıkarları doğrultusunda ne denli sinik biçimde kullanmış ve manipüle etmiş olursa olsun, SSCB’nin varlığı, manevra alanı emperyalist ve Stalinist bloklar arasında denge kurma yeteneğine bağlı olan eski sömürge dünyasındaki bütün bir burjuva milliyetçi rejimler katmanına belirli ölçüde diplomatik, askeri ve ekonomik güvenlik sağlamıştı. SSCB’nin ortadan kalkması, bunlara karşı doğrudan emperyalist şiddetin önündeki her engeli ortadan kaldırdı.

Sovyetler Birliği’nin dağıtılması sürerken başlatılan 1990-91 Körfez Savaşı, “sonu gelmez savaşlar” dönemini açtı. İşçiler Birliği’nin (Sosyalist Eşitlik Partisi’nin selefi), ABD’nin ve emperyalist güçler koalisyonunun yaklaşan Irak istilası üzerine toplanan Ağustos 1990’daki Olağanüstü Kongre’ye sunduğum raporda şunları belirtmiştim:

Irak’a karşı bu uluslararası saldırı çetesi, Basra Körfezi krizinin tarihsel özünün bir ifadesidir. Bu, dünyanın yeni bir emperyalist paylaşımının başlangıcına işaret etmektedir. Savaş sonrası çağın sonu, sömürge sonrası çağın sonu anlamına gelmektedir. Emperyalist burjuvazi, “sosyalizmin başarısızlığı”nı ilan ederken, henüz sözle olmasa da eylemde bağımsızlığın başarısızlığını ilan etmektedir. Bütün başlıca emperyalist güçlerin karşı karşıya olduğu derinleşen kriz, onları stratejik kaynaklar ve pazarlar üzerinde denetim sağlamaya zorlamaktadır. Belirli ölçüde bağımsızlık kazanmış olan eski sömürgeler yeniden boyunduruk altına alınmalıdır. Irak’a karşı vahşi saldırısında emperyalizm, geri ülkeler üzerinde İkinci Dünya Savaşı öncesinde var olan türden dizginsiz egemenliği yeniden kurmaya niyetli olduğunu duyurmaktadır. [5]

Çöl Fırtınası Operasyonu sırasında Irak kuvvetleri Kuveyt’ten çekilirken, ‘Ölüm Otoyolu’ denilen 80. Otoyol’da imha edilen araçlar, 8 Nisan 1991.

Sonraki bütün olaylar bu çözümlemeyi doğrulamıştır. Irak 1990’lar boyunca kalıcı ablukaya ve bombardımana maruz kaldı ve 2003 istilasıyla mahvedildi. Somali ve Yugoslavya’ya saldırıldı, Afganistan yirmi yıl işgal edildi, Libya 2011’de moloz yığınına çevrildi, Suriye on yılı aşan bir vekâlet savaşıyla tüketildi, Yemen açlığa mahkûm edildi, Sudan parçalandı ve şimdi, 2026’da İran açık ve sınırsız bir savaşa tabi tutuluyor. Balkanlar’dan Hindukuş’a [6] uzanan yay boyunca bu otuz beş yıllık kesintisiz savaş, tek bir uzun soluklu seferi meydana getirmektedir: Yirminci yüzyılın devrimci ve sömürgecilik karşıtı altüst oluşlarının, dünyanın belirleyici enerji üreten bölgelerinde emperyalizmin doğrudan egemenliğine karşı diktiği her engelin, devlet devlet sistematik tasfiyesi.

İran’a karşı savaş, bu 35 yıllık gidişatın doruk noktasıdır. Aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşmadır. Nemesis artık hubris’e yetişiyor. 1991 sonrası projenin en önemli operasyonu olarak planlanan 28 Şubat saldırısı, müzakerelerin tam ortasında ve bir devlet başkanı ile ailesinin öldürülmesiyle başladı; bu saldırı, hiçbir devletin Amerikan askeri gücünün yoğun bir şekilde kullanılmasına karşı koyamayacağını kesin olarak gösterecekti.

Beş ay sonra ortaya çıkan sonuç, büyük bir stratejik başarısızlıktır. İran teslim olmamıştır. Dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, çekişmeli bir savaş bölgesi olmayı sürdürmektedir. Amerikan mühimmat stokları tükenmiştir; bölgedeki üs yapısı sürekli ateş altına girmiştir. Ve Washington’ın kendi stratejik analistleri artık ABD’nin hedeflerine ulaşamayacak biçimde bir “stratejik çıkmaza” vardığını kabul etmektedir. Bu değerlendirme, Trump yönetiminin mevcut çıkmazdan, İran’ın istila edilmesi de dahil olmak üzere daha ileri bir tırmandırmayla çıkış yolu aramayacağı anlamına gelecek şekilde alınmamalıdır. Ne var ki böylesine pervasız bir eylem, felaketin ölçeğini yalnızca büyütecektir.

30 Haziran 2026 Salı günü, İran'ın Bandar Abbas açıklarındaki Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler görülüyor. [AP Photo/Amirhosein Khorgooi]

Bu hezimetin önemi, bir istila olmaksızın bile Basra Körfezi’nin çok ötesine uzanmaktadır. Amerikan politikasına 1991’den bu yana yön veren kanaatin —askeri gücün dizginsiz kullanımı yoluyla dünyaya bir Pax Americana dayatılabileceği kanaatinin— bir sanrı olduğu açığa çıkmıştır. Sonu gelmez savaşların daha önceki kurbanları yalıtılmış, yoksullaştırılmış ve askeri olarak çökmüş devletlerdi ve bunlara karşı bile otuz beş yıllık savaş yeni bir dünya düzeni değil, yıkıntılar üretti. Doksan milyonluk bir ulus olan İran’a karşı ise formül bütünüyle çökmüştür. Ama bu sanrı, ekonomik konumundaki uzun soluklu gerilemeyi askeri araçlarla tersine çevirmeye çalışan bir egemen sınıfın ideolojik refleksiydi. Tam da bu nedenle, Körfez’deki stratejik başarısızlık geri çekilme değil, Rusya’ya ve Çin’e yönelmiş daha ileri ve daha gözü dönmüş bir tırmandırma —yani bu raporun ilgili cephesini gözden geçirdiği dünya savaşının genişlemesini— doğuracaktır.

Yeni emperyalist haçlı seferine ABD önderlik etti. Ama bu hiçbir zaman salt Amerika’ya özgü bir girişim olmadı. 1990 raporunda gözlemlendiği gibi,

“Eski Dünya”nın emperyalist stratejistleri, Bush’un sömürge tarzı egemenliği yeniden kurmak için sağladığı fırsatı memnuniyetle karşılıyorlar. Amerikan müdahalesi, yeryüzünün yeni bir yeniden paylaşımının başlangıcı olarak algılanıyor. Her emperyalist devletin Iraklı kâfire karşı bu günümüz haçlı seferine katılmak için bu denli can atmasının nedeni budur. En pörsümüş yaşlı alçaklar bile göbeklerini içeri çekiyor ve koşulların onlarca yıl boyunca depoya kaldırmalarını zorunlu kıldığı imparatorluk üniformalarını giymeye çalışıyorlar. [7]

Otuz beş yıl sonra, Çin’le tırmanan çatışma aynı tarihsel bütüne aittir. Çin, ABD’nin güçlü bir ekonomik rakibi haline gelmiştir ve buna Washington tarafından tahammül edilemez. Ne var ki gerilim, Çin’in devasa ekonomik büyümesinin ülkenin devrimci tarihinden ayrılamayacağı olgusuyla daha da keskinleşmektedir. Kendisi de Ekim’in açtığı çağın bir ürünü olan 1949 Devrimi, asırlık emperyalist parçalanmaya son vermiş, yabancı sermayeyi kovmuş, ülkeyi birleştirmiş ve Maoizm altındaki sonraki evrime ve 1978’de başlayan kapitalist restorasyona rağmen, kökenleri Ekim’den esinlenen anti-emperyalist devrimde yatan bir devlet yaratmıştı. Çin’in kalkınma kapasitesi, doğrudan doğruya o devrimin mirasıdır.

Amerikan politikası başlangıçta Çin’de kapitalizmin restorasyonunu, sınırsız bir ucuz emek deposunun bünyeye katılması olarak memnuniyetle karşıladı. Bütünleşmenin tabiiyete ve nihayet —emperyalist ekonomik baskı ile dilsel, etnik ve ulusal çatışmaların kışkırtılmasının birleşimi yoluyla— Çin’in parçalanmasına doğru ilerleyeceğini varsaymıştı.

Mao, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ediyor (1949)

Son on beş yılın bütün stratejik yönelimine —“[Asya’ya] dönüş”, ticaret savaşı, teknoloji ablukası, Quad’dan AUKUS’a uzanan ittifaklar— bu varsayımın boşa çıktığının keşfi yol göstermiştir. Çin kapitalist devleti kendisine biçilen ikincil rolü reddetmiştir ve ekonomik yükselişi bu nedenle Washington’ın karşısına bir pazar fırsatı olarak değil, SSCB’nin dağıtılmasının ardından ABD’nin küresel hegemonya dürtüsüne rakip bir kapitalist meydan okuma olarak çıkmaktadır.

Bu, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) milliyetçiliğe batmış siyasi yörüngesinin esasen gerici olduğu gerçeğini değiştirmez. “Çin tipi sosyalizm” kendi içinde çelişkili bir ifadedir. Kendi ekonomik kalkınması ne kadar güçlü olursa olsun, Çin’in kaderini uluslararası sınıf mücadelesinin sonucu belirleyecektir; bu mücadelede Çin işçi sınıfının egemen kapitalist rejime karşı mücadeleleri muazzam bir rol oynayacaktır. Kapitalist oligarşinin egemenliğine son veren ve Çin’de gerçek bir işçi devleti kuran bir toplumsal devrim olmaksızın, Çin’in ekonomik kalkınması kaçınılmaz olarak ABD ile feci bir savaşa doğru ilerlemektedir.

Mevcut durumun belki de en çarpıcı özelliği, başlıca emperyalist güçlerin liderlerinin, Çin’e ve Rusya’ya karşı savaşın kaçınılmaz olduğu ve devlet adamlığının görevinin buna hazırlanmak olduğu yönündeki kanaatlerini artık hiç gizlememeleridir. Soğuk Savaş’ın doruğunda, hazırlıklarının gerçekliği ne olursa olsun, başlıca güçlerin devlet başkanları kamuoyu önünde savaşı önlemekten söz ederdi. Başkan Kennedy, Haziran 1963’te American University’deki dinleyicilerine nükleer çağda “topyekûn savaşın hiçbir anlamı olmadığını” söylemiş ve barışı “akılcı insanların zorunlu akılcı ereği” ilan etmişti.

Kennedy’nin bu ünlü konuşması, kendi politikalarının Küba füze krizine yol açmasından bir yıldan az, suikasta uğramasından ise yalnızca beş ay önce yapılmıştı. Ekim 1962’de termonükleer savaşın eşiğine getirilmiş olduğuna göre, belki de böyle bir sonucun “hiçbir anlamı olmadığı” yolundaki beyanında samimiydi. Ne var ki Kennedy’nin vardığı sonuçtaki temel kusur, emperyalizmin hayatta kalmayı önceleyen, ahlaki olarak kısıtlanmış bir akılcılıkla yönetildiğini varsaymasıydı. Günümüzün iktidar sahipleri deli gibi davranıyor gibi görünüyorsa, bunun nedeni, kararlarının, sonuçları ne olursa olsun, dünyanın, pazarların, hammaddelerin ve yatırım alanlarının yeniden paylaşımı için kaçınılmaz olarak şiddet içeren bir mücadeleye odaklanmış bir şirket-finans oligarşisinin, özünde akıldışı çıkarları tarafından belirlenmesidir.

Bugün her emperyalist başkentte geçerli olan ifade “savaşa hazırlanmak”tır. Şansölye Merz Alman kamuoyuna, “Savaşta değiliz ama artık barışta da değiliz,” demiştir; bu sözler, devleti, ekonomiyi ve toplumu “krize dayanıklı” kılacak bir savaş önlemleri paketini yasalaştırırken ve savunma bakanı Almanya’nın kriegstüchtig, yani “savaşa hazır” hale gelmesi gereken yıl olarak 2029’u belirlerken söylenmiştir. BlackRock Almanya yönetim kurulunun eski başkanı olan Merz, Kayser Wilhelm gibi çalım satmıyor ya da Adolf Hitler gibi bağırıp çağırmıyor. Ama Merz’in Rusya ile savaş hazırlıkları, bir asırdan uzun bir zamana yayılan Alman emperyalist dış politika hedefleriyle tarihsel süreklilik içindedir.

Eski Başbakan Keir Starmer Haziran 2025’te Britanya’nın “silahlı kuvvetlerimizin merkezi amacı olarak savaşma hazırlığına geçtiğini” duyurmuş ve “savaş zamanı temposunda” yenilik yapma sözü vermişti. Fransız askeri bütçesinin ikiye katlanmasını duyuran Cumhurbaşkanı Macron, “1945’ten bu yana özgürlük hiç bu kadar tehdit altında olmamıştı,” diyerek yurttaşlarına şöyle buyurdu: “Bu dünyada özgür olmak için korkulmanız gerekir; korkulmak için de güçlü olmanız gerekir.”

Soldan sağa: Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 17 Nisan 2026 Cuma günü Paris’te, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz seyrüseferine ilişkin girişim konulu bir konferans için Elysee Sarayı’na geliyor. [AP Photo/Jeanne Accorsini]

Macron bu ocak ayındaki Yeni Yıl konuşmasında silahlı kuvvetlere “hazırız” raporu verdi ve Fransız yeniden silahlanmasının on yılının “meyvesini verdiğini” belirtti. Temmuza gelindiğinde Macron, Fransa’nın “kanımız pahasına bile olsa” savaşmaya hazır olduğunu ilan ediyordu. İnsan bu sözleri okuyunca kendine soruyor: “Bu delilik nereden geliyor? Kendi sözlerine inanıyorlar mı acaba?” Bunlar, basına sızdırılan ya da tarihçilerin askeri bir felaketin ardından yeniden kurguladığı, genelkurmayların kapalı kapılar ardındaki hesapları değildir. Bunlar, hükümet başkanlarının kendi halklarına yönelik yaptıkları halka açık konuşmalardır ve bunların amacı, bu halkları, bilgileri ve iradeleri dışında yürütülen savaşa alıştırmaktır.

Savaş humması eski emperyalist merkezlerle de sınırlı değildir. Dünya çatışmasının keskinleşmesi, bölgesel güçleri her geçen gün daha derinden girdabına çekmektedir ve Türkiye bu konuda en saldırgan olanıdır. Avrupa NATO’sunun en büyük kara ordusuna ve hızla genişleyen bir silah sanayisine hükmeden Erdoğan hükümeti, Suriye’ye, Libya’ya ve Güney Kafkasya’ya askeri müdahalede bulundu, ekonomik ve askeri erişimini Afrika’ya uzattı ve şimdi kendisini dünya krizinin vazgeçilmez bir hakemi olarak ileri sürüyor: Moskova ile Kiev arasındaki kanalları açık tutuyor, İncirlik’teki, Konya’daki ve Kürecik’teki NATO tesisleri ABD-İsrail saldırısının intikal ve istihbarat merkezleri olarak hizmet ederken bile İran’a karşı savaşta arabuluculuk hizmetlerini sunuyor ve bu temmuz ayında Ankara’daki NATO zirvesine ev sahipliği yaptı. Erdoğan bu zirveden Türkiye’nin “yalnızca ev sahibi ülke değil, kilit bir müttefik” olduğunu ilan etti.

Küresel siyasete bu artan müdahale, gücün değil, tarafsızlığın imkânsızlığının ifadesidir: Savaşın metastatik yayılması, her bölgesel gücün burjuvazisini, dünyanın yeniden paylaşımının nesnesi haline gelmemek için o paylaşımda bir yer kapmaya çabalamaya zorlamaktadır. Ve her yerde olduğu gibi, askeri gücün dışa yansıtılması içerideki gericilikle kaynaşmıştır: muhalefet liderlerinin hapsedilmesi, Kürt nüfusunun onlarca yıldır süren ezilmesi ve savaş karşıtı ve sosyalist muhalefetin sistematik biçimde kovuşturulması.

2026 yazında toplandığımız şu günlerde beş kıtada savaşlar sürüyor: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve Venezuela harekâtı ile onun Küba’ya doğru uzantısı ve buna eşlik eden Karayipler’in askerileştirilmesi yoluyla Kuzey ve Güney Amerika’da. Henüz askeri çatışmaya girmemiş olsa da Meksika, Kanada, ABD ve Grönland, savaşa dönüşme tehdidi taşıyan devasa bir ekonomik ve siyasi çatışma tırmanışına tanık oluyor.

Dolayısıyla üçüncü dünya savaşı geleceğe ilişkin bir hipotez değildir. Bu ifade günümüzü betimlemektedir. 2020 açıklamasının savaşa karşı mücadelenin önümüzdeki on yılın merkezinde duracağına dair uyarısı doğrulanmıştır. Savaş, sağlıklı bir ABD ekonomisine dayatılmış bir anomali değildir. Ekonominin kendi çelişkilerinin siyasi sonucudur. 2020 açıklaması arızanın nesnel göstergelerini saptamıştı. Altı buçuk yıl sonra her gösterge bir kat daha kötüleşmiştir.

Ekonomik temel

2020 sonunda brüt federal borç yaklaşık 27,7 trilyon dolardı. Borç 7 Ocak 2026 itibarıyla 38,43 trilyon dolara ulaşmıştı. Bu, beş yıl öncesine göre 10,73 trilyon dolarlık bir artış demek. Borç önceki yıl boyunca ortalama günde 8,03 milyar dolar, saatte 334 milyon dolar ya da saniyede kabaca 93.000 dolar hızla büyümüştü. Haziran 2026’ya gelindiğinde borç toplam 39,5 trilyon dolar oldu ve 2026 mali yılının 40 trilyon dolara yakın kapanması bekleniyor. Böylece borç beş buçuk yılda kabaca 12 trilyon dolar, yani yüzde 40’tan fazla büyümüştür; şimdi yaklaşık her beş ayda bir yeni 1 trilyon dolar eklenmektedir. Sorumlu Federal Bütçe Komitesi, borcun 2035’e kadar 53 trilyon doları, yani GSYİH’nin yüzde 120’sini aşacağını öngörmektedir.

2020 mali yılında net faiz harcamaları kabaca 345 milyar dolardı; pazarlanabilir borcun ortalama faiz oranı ise yüzde 1,5 civarındaydı. Net faiz o zamandan bu yana neredeyse üç katına çıktı. Pazarlanabilir borcun ortalama oranı şimdi yüzde 3,36’dır ve Kongre Bütçe Ofisi, net faizin 2026 mali yılında bütün federal harcamaların yüzde 13,85’ini yutacağını, bunun 2028 mali yılında yüzde 14,52’ye yükseleceğini öngörüyor. İnsan bu rakamları okuyunca, Fransız Maliye Bakanı Necker’in 1788’de Fransız borcundan neden bu kadar rahatsız olduğunu merak ediyor. Bu duruma kıyasla o, aşırı tutumluluğun bir örneği gibi kalıyor. 2025’te neredeyse 1 trilyon dolara ulaşan yıllık faiz ödemelerinin 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara varması öngörülüyor. Borcun faizi artık askeri bütçeyi aşıyor — imparatorluk mali çürümesinin klasik bir semptomu.

ABD federal borcu [Photo: FRED]

2020 mal ve hizmet açığı 678,7 milyar dolardı. 2025 için 901,5 milyar dolar oldu; 1,24 trilyon dolarlık bir mal açığından ve bunu kısmen dengeleyen 339,5 milyar dolarlık bir hizmet fazlasından oluşuyordu. Bunun önemi, salt düzeyde —2020’den kabaca üçte bir daha yüksek olmasında— değil, gümrük tarifesi hücumunun kanıtlanmış başarısızlığında yatıyor: Trump yönetiminin saldırgan tarife rejimine rağmen 2025 açığı 2024’e göre yalnızca yüzde 0,2, yani 2,1 milyar dolar geriledi. Dikkat çekici biçimde, en büyük mal açığı artık Avrupa Birliği ile (218,8 milyar dolar) olup Çin (202,1 milyar dolar) ve Meksika (196,9 milyar dolar) ile olanları aşmaktadır. Bu, ABD-AB ticaret çatışmasının yoğunlaşmasıyla doğrudan ilgili bir veridir.

2020 mali yılının pandemi acil durum önlemlerinin bir ürünü olan 3,1 trilyon dolarlık açığı olağanüstüydü. Ne var ki 1,7-1,9 trilyon dolarlık açıklar o zamandan bu yana kalıcı “barış dönemi” normu haline geldi. Açığın 2025’teki 1,7 trilyon dolardan 2035’te 2,6 trilyon dolara yükselmesi ve önümüzdeki on yılda kümülatif açıkların 22,7 trilyon dolara ulaşması öngörülüyor. Kongre Bütçe Ofisi’nin (CBO) uzun vadeli öngörüleri, önümüzdeki otuz yıl boyunca açıkların GSYİH’nin ortalama yüzde 7,2’si düzeyinde seyredeceğini, kamunun elindeki borcun ise 2026’da GSYİH’nin yüzde 100’ünden 2056’da yüzde 175’ine şişeceğini gösteriyor. Bunun sürdürülemez olduğu açıktır.

Altın 2020’de ons başına kabaca 1.770 dolar ortalamayla işlem gördü ve yılı 1.895 dolara yakın kapattı. 30 Temmuz 2026 itibarıyla ons başına yaklaşık 4.080 dolardan işlem görüyor —yalnızca geçen yıl içinde yüzde 24 artış kaydetti— ve defalarca rekor kırarak 2025 başından bu yana yüzde 25’ten fazla yükseldi. Böylece altının fiyatı 2020’den bu yana iki katından fazla arttı: Bu, dünya piyasasının dolar ve genel olarak kâğıt varlıklar hakkında verdiği kesin bir hükümdür. Dünya Altın Konseyi, 2025’te en çok merkez bankası alımlarının sürüklediği rekor seviyede küresel altın talebi bildirdi. Bu, dolarsızlaşmanın (“ters dolarizasyon”) maddi ifadesiydi.

Dolar geçen yıl başlıca para birimleri karşısında kabaca yüzde 10 değer kaybetti; yalnızca Ocak 2026’da yüzde 1,2 daha geriledi. 2020’de kabaca yüzde 59 olan küresel döviz rezervlerindeki payı, 2025’in üçüncü çeyreğinde yüzde 56,9’a düştü. Bu, 1995’ten bu yana en düşük düzeydir ve 2001’deki yüzde 72’lik zirvesinin oldukça altında kalmaktadır. Rusya Merkez Bankası varlıklarının 300 milyar dolarının 2022’de dondurulması bir dönüm noktası oldu. Bu adım dünyanın her yerinde rezerv yöneticilerinin risk hesabını kökten değiştirdi ve altına ve dolar dışı varlıklara çeşitlendirmeyi hızlandırdı; Çin’in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) ise artık 117 ülkedeki katılımcıları birbirine bağlıyor.

Amerikan kapitalizminin ekonomik çürümesi, onu yöneten mali oligarşinin akıl almaz zenginleşmesinden ayrılamaz. Ocak ayında yayımlanan Federal Rezerv (Fed) verilerine göre, ABD’de en zengin yüzde 1’lik kesimin elindeki ulusal servet payı 2025’in üçüncü çeyreğinde yüzde 31,7’ye ulaştı (kaydedilmiş en yüksek düzey); en üstteki yüzde 10 ise ulusal servetin yüzde 68’den fazlasını elinde tutuyor. Nüfusun alt yarısı ise ancak yüzde 2,5’ini kontrol ediyor. Küresel ölçekte milyarderlerin serveti 2025’te önceki beş yılın ortalama hızının üç katıyla büyüyerek -rekor düzeye- 18,3 trilyon dolara ulaştı (2020 açıklamamızın yayımlanmasından bu yana yüzde 81’lik bir artış). Milyarderlerin sayısı artık 3.000’i aşıyor ve toplam servetleri dünya GSYİH’sinin yüzde 14’üne denk düşüyor (1990’da bu oran yüzde 2,5’ti). Oligarşinin serveti hem itici gücü hem de yararlanıcısı olduğu otuz beş yıllık emperyalist savaş patlamasıyla uyumlu büyümüştür.

Bir arada alındığında bu rakamlar konjonktürel bir zorluktan ziyade yapısal bir durumu ortaya koymaktadır: kabaca her beş ayda 1 trilyon dolar borç ekleyen bir devlet, federal bütçenin yedide birini yutan borç servisi, korumacı önlemlerden etkilenmeyen bir ticaret açığı, hem döviz değerini hem de rezerv statüsünü yitiren bir para birimi, dolar cinsinden bütün kredi yapısına güvensizlik oyu veren değerin nihai ölçüsü altın ve bütün bunların başında, ulusal servetteki payı kaydedilmiş en yüksek düzeye ulaşmış bir mali oligarşi.

Bu rakamlar salt bir servet dağılımını değil, bir yönetim biçimini kayda geçirmektedir. Çağdaş Amerikan devleti asli niteliği bakımından oligarşiktir. Oxfam’ın yerinde biçimde “Zenginlerin Egemenliğine Direnmek” başlığını taşıyan Ocak 2026 tarihli raporu şunları belgeliyor: Milyarderlerin siyasi görev üstlenme olasılığı diğer yurttaşlardan 4.000 kat fazladır; 2024 ABD seçimlerinde harcanan her altı dolardan biri yalnızca 100 milyarder aileden gelmiştir; toplam serveti 7 milyar doları aşan Trump kabinesi Amerikan tarihinin en zengin kabinesidir; ve başkan, kişisel servetini tek bir yılda 1 milyar dolardan fazla büyütmek için makamını kullanmıştır. Dünyanın en büyük medya şirketlerinin yarısından fazlası ve önde gelen on yapay zekâ firmasının sekizi milyarderlerin kontrolündedir. [8]

Trump ve teknoloji oligarklarının katıldığı Beyaz Saray yemeği. [Photo: White House]

Marx’ın devleti burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite olarak nitelendirmesi, neredeyse harfi harfine bir isabet kazanmıştır. ABD hükümeti şirket-finans aristokrasisinin doğrudan aleti olarak işlemektedir ve demokratik biçimlerin yok edilmesi, diktatörlüğe yöneliş ve savaşa başvurma, onun servetini işçi sınıfına karşı savunmak için gereken siyasi yöntemlerdir. Gelecekte bu rakamlara bakıldıkça, bunlar incelendikçe, tarihçilere bir devrimin kaçınılmaz olduğu apaçık görünecektir. Hepsi de “Bunu nasıl görememişler?” diye yazacaklar. Ama [şimdi] elbette tarihçiler bunu görmüyor; siyasi yorumcu takımının ezici çoğunluğu da görmüyor.

Kredinin ve borcun muazzam büyümesinden doğan ekonomik krizin bir başka kritik öğesi, egemen sınıfın “yapay zekâ” dediği şeyin çevresindeki spekülatif çılgınlıkta yoğunlaşmış olan hayali sermaye büyümesidir. WSWS bu terimi reddederek yerine artırılmış zekâyı tercih ediyor. Bu teknoloji ne yapay ne de yabancı bir zekâdır. Birikmiş insan zihinsel emeğinin nesnelleşmesidir ve hâkim terminoloji, tıpkı Marx’ın çözümlediği meta fetişi gibi, insanlığın kendi toplumsal ürününü onun üzerinde duran özerk bir güç olarak sunmaktadır.

Ama bu teknolojinin önemi, spekülatörlerin servetlerinin çok ötesine uzanmaktadır. Geçen sonbaharda Berlin’de ve Londra’da verilen konferanslarda açıklandığı üzere, artırılmış zekâ, artık değerin tek kaynağı olan canlı emeği üretim sürecinden benzeri görülmemiş bir ölçekte dışarı atarak, kapitalizmin dayandığı bütün değer sistemini nesnel olarak temelinden sarsmaktadır. Sermayenin organik bileşimini duyulmamış yüksekliklere çıkarmakta, kâr oranının düşme eğilimini hızlandırmakta ve Marx’ın Grundrisse’de öngördüğü, mübadele değeri üzerine kurulu üretimin çöktüğü duruma doğru zorlamaktadır. Bu uzun ve detaylı analizi burada gözden geçirmek mümkün değil ama spekülatif çılgınlığın içine yerleştirilmesi gereken nesnel çerçeveyi tanımladığını belirtelim.

Muazzam özgürleştirici potansiyele sahip bir teknoloji, kapitalist mülkiyet altında spekülatif bir balonun aracı haline gelmiştir. Bütün Amerikan mali yapısı şimdi olağanüstü dar bir temel üzerinde duruyor: bir avuç teknoloji tekeli. Otuz yıl boyunca tekrarlanan ve her biri kredi genişlemesiyle kurtarılan balonlar, geleneksel çözüm yolları olan mali genişleme ve parasal gevşemenin, devasa borç yükü ve doların kırılganlığı nedeniyle kısıtlandığı koşullarda spekülasyonlarla sonuçlandı. Bu koşullarda egemen sınıf, ekonomik krize yanıt olarak savaşa yöneliyor. Savaş, aşırı üretim ve aşırı birikim krizinin klasik kapitalist çözümüdür: sermayenin fiziksel olarak yok edilmesi, kaynaklara ve pazarlara el konulması —Venezuela petrolü bunun en son örneğidir— ve işçi sınıfının ulusal olağanüstü hâl koşullarında hizaya sokulması.

Savaş temelli ekonomiye geçiş şu anda en ileri düzeyde Avrupa’dadır. 2025 Lahey zirvesinde NATO, yüzde 2 hedefinin yerine yüzde 5’lik bir hedef koydu —askeri çekirdek için yüzde 3,5 ve savaşla ilgili altyapı için ilave yüzde 1,5— ve bu temmuz ayındaki Ankara zirvesinde üye devletler uyum planlarını sundu. Baltık devletleri ve Polonya halihazırda yüzde 4 ile 5 arasında harcama yapıyor.

Almanya, Federal Cumhuriyet tarihinin en büyük yeniden silahlanma bütçesini yasalaştırdı. Askeri harcamalar için anayasal borç frenini askıya aldı, yüzde 3,5’lik çekirdek hedefe ittifak takviminden altı yıl önce ulaşmayı taahhüt etti, yılda 200 milyar avroyu aşan savaş harcamalarına yöneldi ve Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurma hedefini açıkça ilan etti.

Ocak ayından bu yana on sekiz yaşındaki her Alman, askerliğe elverişlilik konusunda bir anket formu alıyor. Temmuz 2027’den itibaren, ilk erkek yaş grubu için tıbbi muayene zorunlu hale geliyor; gönüllü askere alma yetersiz kalırsa tam zorunlu askerliği devreye sokacak yasal bir mekanizma da öngörülüyor. ABD’de aralık ayında yürürlüğe girmesi planlanan, on sekiz ile yirmi altı yaş arasındaki bütün erkeklerin otomatik kaydı da aynı hazırlığı yapıyor.

Bir dünya durumu yalnızca nesnel olgularından yola çıkılarak değerlendirilemez; içinde hareket eden sınıfların bilincini de incelemek gerekir. Dış İlişkiler Konseyi’nin organı olan Foreign Affairs’ın Temmuz-Ağustos sayısı kapağında şunu soruyor: “Bir Sonraki Savaşı Kim Kazanacak?” Amerikan emperyalizminin merkezi teorik organı, bütün bir sayıyı büyük güçler arasında bir savaşın olup olmayacağı sorusu etrafında değil, hele hele bunun nasıl önlenebileceği etrafında hiç değil, kimin kazanacağı etrafında hazırlamıştır. İzin verilen tartışma, bir sonraki savaşı daha erken yapmak isteyenlerden onu daha iyi hazırlanmış olarak yapmak isteyenlere uzanıyor; savaşın yapılmaması gerektiği görüşü temsil edilmiyor. Egemen sınıf üçüncü dünya savaşını işleyen varsayım olarak içselleştirmiştir.

İşçi sınıfının radikalleşmesi ve önderlik krizi

1914-1945 çağının ana dersi doğrudan bugünle ilgilidir. Dünya savaşı ve toplumsal devrim, tek bir krizin birbirine bağlı evreleridir. Birinci Dünya Savaşı üç yıl içinde tarihin en büyük devrimci dalgasını üretti. İkinci Dünya Savaşı, ancak emperyalizmin ve Stalinizmin birleşik çabalarıyla dizginlenebilen 1943-1948 altüst oluşlarını doğurdu. Ve elbette 1950’ler, ‘60’lar ve ‘70’ler boyunca süren büyük sömürgecilik karşıtı hareketler de İkinci Dünya Savaşı’nın ve devrimci dalganın artçı sarsıntılarıydı.

Topyekûn savaş, işçi sınıfının topyekûn seferberliğini gerektirir; bu da 1917’de ve İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında ve ardından yaşandığı gibi, toplumsal ve siyasi bir radikalleşme sürecini harekete geçirir. Bugünkü dönemin yöneticileri bu tarihi biliyor. Bu, her kapitalist devletin kurumsal hafızasına kazınmıştır. Egemen sınıf, 1914’te başlayan emperyalist savaşın devrimci sonuçlarının hayaletiyle yaşamaktadır. Sağcı tarihçi Sean McMeekin’in Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında yazdığı gibi: “1917’de başlayan ideolojik çağın ürünü nükleer silahlar gibi, Leninizm hakkındaki üzücü gerçek, bir kez icat edildiğinde, öncesine dönülemeyecek olmasıdır.” [9]

1917 devrimi sırasında Petrograd Sovyeti askerlerinin bir oturumu

Emperyalist savaşın metastatik yayılması, diyalektik karşıtını sınıf mücadelesinin küresel genişlemesinde bulmaktadır. Bu genişleme, Troçki’nin devrimci bilincin olgunlaşmasına uyguladığı terimle, moleküler biçimde ilerliyor: resmi siyasetin yüzeyinin altında, sömürünün, savaşın ve devlet şiddetinin milyonlarca bireysel deneyimi içinde sessizce birikerek, her hükümeti şaşırtan bir güçle kolektif ifadesini buluyor. Savaş dünyayı cephelere bölerken, sınıf mücadelesi onu birleştiriyor.

İşçi sınıfının uluslararası birleşmesi, İşçiler Birliği’nin 30 Ağustos 1988’deki on üçüncü ulusal kongresine sunulan açılış raporunda öngörülmüştü:

Proleter mücadelelerin bir sonraki aşamasının, nesnel ekonomik eğilimlerin ve Marksistlerin öznel etkisinin birleşik basıncı altında, dosdoğru enternasyonalist bir yörünge boyunca gelişeceğini öngörüyoruz. Proletarya, pratikte kendisini giderek daha fazla uluslararası bir sınıf olarak tanımlama eğiliminde olacak; politikaları bu organik eğilimin ifadesi olan Marksist enternasyonalistler de bu süreci geliştirecek ve ona bilinçli bir biçim kazandıracaklardır. [10]

1988’de üretimin küresel bütünleşmesi, bugünkü ölçeğine kıyasla emekleme aşamasındaydı. Ulusötesi şirket, daha eski çok uluslu örgütlenme biçiminin yerini almaya henüz başlıyordu. Aradan geçen kırk yılda bu süreç sonuna kadar götürüldü. Eski tipteki çok uluslu şirket özünde yurt dışı faaliyetleri olan ulusal bir firmaydı; ürünleri belirgin biçimde ulusal nitelikte kalırken yurt dışında iştirakler kuran bir Amerikan, Alman ya da Japon şirketi. O dünya artık yok. Üretim, tek ve küresel olarak bütünleşmiş bir süreç olarak yeniden örgütlendi ve bu yeniden örgütlenme sürecinde metanın kendisi ulusal kimliğinden soyuldu.

Bugün Amerikan otomobili, Alman takım tezgâhı, Kore telefonu ya da Çin bilgisayarı diye bir şey yoktur. Michigan’da monte edilen bir araçta, Hollanda yapımı litografi makineleriyle üretilmiş Japon yonga levhaları üzerinde Tayvan’da imal edilen yarı iletkenler, Ciudad Juárez ve Honduras’tan gelen kablo demetleri, Çin’de rafine edilmiş nadir toprak elementleri, Bangalore ve Seattle’da yazılmış yazılımlar ve Gine’den gelen boksitten eritilmiş alüminyum bulunmaktadır. Bir zamanlar bir ürünün ulusal kaynağını gösteren menşe etiketi, ekonomik bir kurmacaya dönüşmüştür. Gizlediği şey şu temel olgudur: Her önemli meta artık, her kıtadaki işçilerin birleşik emeğini cisimleştiren karmaşık üretim ağlarından oluşan bir dünya üretim sürecinin ürünüdür.

17 Nisan 2025 tarihinde, Çin'in güneyindeki Guangdong eyaletinin Nanşa bölgesinde bulunan Guanco Limanı'nda, nakliyeye hazır konteynerler görülüyor. [AP Photo/Ng Han Guan]

Günümüzde hakim olan, bizzat üretimin sınırlar ötesinde örgütlenmesidir. Bu, hiçbir ulusal parçanın kendi kendine yeten ya da hatta uyumlu olamadığı, sürekli ve karşılıklı bağımlılık içeren bir süreçtir. Fabrika, fiilen gezegen boyunca yayılmıştır. Guangdong’daki işçi, Stuttgart’taki işçi, São Paulo’daki işçi ve Detroit’teki işçi yalnızca paralel olarak benzer şeyler üretmiyorlar; bir ve aynı sürecin farklı istasyonlarında, bir ve aynı ürün üzerinde çalışıyorlar.

Burjuvazi bu dönüşümden kendi sonuçlarını çıkarmıştır: Bütün dünyanın kaynakları, pazarları ve ikmal yolları, zor yoluyla güvence altına alınacak hayati ulusal çıkarlardır. Ama işçi sınıfı aynı dönüşüm tarafından karşıt sonuca doğru sürüklenmektedir.

Küresel tedarik zincirleri, iletişim sistemleri ve bütünleşmiş üretim ağları, her kıtadaki işçilerin aynı bankalarla, aynı şirketlerle ve aynı hükümetlerle karşı karşıya olduklarını keşfettikleri arterlerdir.

Uluslararası işçi sınıfının tarihte benzeri görülmemiş ölçeği, bu birleşmenin insani temelidir. Uluslararası emek örgütlerinin hesabına göre küresel işgücü artık yaklaşık üç buçuk milyar insanı buluyor. Bu, tarihte bir araya gelmiş en büyük toplumsal güçtür. İnsanlığın çoğunluğu artık kentlerde yaşıyor, bu eşik ilk kez bu yüzyılda aşılmıştır.

Yalnızca Asya’nın sanayi işçi sınıfı, 1917’nin bütün dünya proletaryasından kat kat büyüktür. 750 milyon kişiye ulaşan Çin işçi sınıfı, dünya tarihindeki en büyük işçi sınıfıdır. Hindistan’daki genel grevler defalarca tek bir günde 200 milyonun üzerinde işçiyi harekete geçirmiştir. Bunlar insanların şimdiye dek giriştiği en büyük kolektif eylemlerdir. Marx ve Engels Kutsal Aile’de, DEUK’un tekrar tekrar başvurduğu bir pasajda, bu kitle ile onun tarihsel görevi arasındaki ilişkiyi yöneten yasayı ortaya koydular: “Tarihsel eylemin kapsamlılığıyla birlikte, o eylemin sahibi olan kitlenin büyüklüğü de artacaktır.” [11] Siyaset açısından bu kavrayış, Einstein’ın E = mc² formülü kadar önemlidir.

Bu önerme tersinden de okunur ve çağımız açısından tüm önemi tersten okunuşunda ortaya çıkar. Şimdi eyleme çekilmekte olan kitlenin büyüklüğü, yaklaşan tarihsel eylemin kapsamlılığının ölçütüdür. Kentlerde yoğunlaşmış, şimdiye dek yaratılmış en bütünleşmiş üretim aygıtıyla birbirine bağlanmış ve aynı anda dünya savaşıyla, diktatörlükle ve toplumsal sefaletle karşı karşıya olan üç buçuk milyarlık bir toplumsal güç, tarih tarafından bir protesto için bir araya getirilmiyor. Şimdiye dek girişilmiş en kapsamlı toplumsal dönüşüm için bir araya getiriliyor: dünya sosyalist devrimi.

2020 Perspektifi’nin on yılın belirleyici eğilimi olarak saptadığı işçi sınıfının radikalleşmesi açıkça sürmektedir. Açıklama, hareket noktası olarak 2018-2019’un küresel yükselişini —sarı yelekliler, Şili’den Sudan’a kitlesel ayaklanmalar, ABD’de grevlerin yeniden başlaması— almıştı. Sonraki altı buçuk yıl bu gidişatı genişleyen bir ölçekte doğrulamıştır.

Kasıtlı kitlesel bulaştırma politikasının sonucunda otuz milyondan fazla can alan pandemi, hayatların kâra tabi kılınmasını en acımasız biçimde açığa çıkardı ve her kıtada grev dalgalarını tetikledi. Fransa’daki emeklilik mücadeleleri, Britanya grev dalgaları, Amerikan otomotiv, lojistik ve sağlık grevleri, Güney Avrupa ve Güney Asya boyunca genel grevler, Gazze soykırımına karşı iki yılı aşan gösteriler ve Amerikan tarihinin tek günde gerçekleşen en büyük gösterileri olan üç “Krallara Hayır” protestosu, tek bir yükselen eğri oluşturuyor. Seksen yıllık bir tabunun ardından sosyalizm, çarpık bir biçimde de olsa ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) tarafından yeniden Demokrat Parti’ye doğru kanalize edilse de bizzat ABD’de yeniden ortaya çıkıyor; bu durum, hiçbir aygıtın kalıcı olarak dizginleyemeyeceği bir bilinç değişimini ifade ediyor.

18 Ekim 2025 Cumartesi günü, Oregon eyaletinin Portland kentinde düzenlenen “Krallara Hayır” protestosu sırasında insanlar sahil parkında bir araya geldi. [AP Photo/Jenny Kane]

Kuzey Amerika’da, bir toplumsal güç olarak ölü ilan edilmiş olan sınıf her sektörde yeniden mücadeleye girdi: Amazon’daki ve UPS’teki başkaldırıları, kıtasal ölçekte bütünleşmiş bir işçi sınıfının tek bir güç olarak sahneye çıktığını duyuran Matamoros fiili grevleri. Sendikalar içinde ise işçilerin toplu sözleşmeleri yüzde 90’ı aşan oranlarla reddetmesi ve Will Lehman’ın Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığı kampanyasının aldığı destek, bizzat bürokrasiye karşı bir isyanı kayda geçiriyor. Bu uyanış, tam da dünya emperyalizminin merkezinde, Amerikan hegemonyasının rızasını varsaydığı işçi sınıfının içinde gelişiyor ve ekonomik mücadeleyle siyasi mücadeleyi tek bir akımda kaynaştırıyor.

Afrika’da, yeryüzünün en genç ve en hızlı büyüyen işçi sınıfı dünya-tarihsel boyutlarda devrimci bir etken olarak ortaya çıkıyor. Nijerya’daki genel grevler, parlamentoyu basan Kenya gençlik ayaklanması ve Güney Afrika işçi sınıfının grev hareketleri, yirmi birinci yüzyıl dünya devriminin merkezinde duracak bir sınıfın ilk eylemleridir.

Rusya’da ve Çin’de, emperyalist kuşatma ve provokasyonlar, tarihsel hafızayı yeniden uyandırıyor. Her iki oligarşi de bu hafızanın bastırılması üzerinde yükselmektedir. Rusya’da işçiler, yağmalanmış Sovyet varlıklarını savunmak için verilen bir savaşın zayiat listelerini dolduruyor; rejim Lenin’i topa tutuyor, çünkü işçilerin 1917’den çıkaracağı sonuçtan korkuyor. Çin’de, devletin iç güvenlik bütçesinin askeri harcamalar ile yarışıyor olması, ÇKP’nin baş düşmanını nerede gördüğünü kanıtlıyor. Her iki ülkede de yaklaşan hareketler Washington’dan örgütlenen renkli devrimler olmayacak. Bu hareketler emperyalizme ve ulusal oligarşilere karşı aynı anda yönelecek ve yanıtlarını Dördüncü Enternasyonal’in Stalinizme karşı savunduğu mirasta bulacaklar.

Bu hareket ile onun siyasi ifadesi arasında duran şey, devrimci önderlik krizidir. DEUK, önderlik sorununun kendiliğinden çözüleceğini hiçbir zaman savunmamıştır. Kitle hareketleri siyaseten tutsak kalmaya devam ediyor. “Krallara Hayır” protestoları, savaş partisi Demokrat Parti’ye geri kanalize edildi. Sendika bürokrasileri giderek daha açık biçimde savaş ekonomisinin sanayi polisi işlevi görüyor.

Milyonlarca üyesi olan AFL-CIO, İran savaşı hakkında tek bir açıklama yapmadı. UAW başkanı, model olarak İkinci Dünya Savaşı’nın eski emperyalist “Demokrasi Cephaneliği” mitini öne sürüyor. Başında bulunduğu aygıt grev oylamalarını sabote ediyor, üyelerin yüzde 90’ın üzerinde oranlarla reddettiği toplu sözleşmeleri zorla geçiriyor ve Will Lehman kampanyasının ve onun hukuki mücadelelerinin deneyiminin ayrıntılı olarak belgelediği gibi, taban muhalefetine sansürle, hileli seçimlerle ve yıldırmayla yanıt veriyor; çünkü bürokrasinin devlet ve işverenlerle kurduğu ittifak, artık üyelere karşı mantıklı argümanlarla savunulamaz durumda.

Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), 2021’de gücün/yetkinin bürokrasilerden bizzat işçilere devredilmesi perspektifi üzerine kuruldu.

Sonuç

2020 açıklaması yeni on yılın gelişme eğilimlerini şöyle değerlendirmişti: emperyalist militarizmin bir üçüncü dünya savaşına doğru patlaması, kapitalist dünya ekonomisindeki arıza, burjuva demokrasisinin çöküşü ve otoriter yönetime yöneliş ve bir devrimci önderlik kriziyle karşı karşıya olan işçi sınıfının uluslararası radikalleşmesi. On yılın orta noktasında bu eğilimlerin her biri, açıklamanın kendi formülasyonlarını aşan bir güçle kendilerini göstermişlerdir.

Tarihsel açıdan bakıldığında, bugünkü çatışma, 1914’te başlayan bir dramanın üçüncü perdesidir. Amerikan emperyalizmi Nisan 1917’de Avrupa savaşına gezegeni kendi hegemonyası altında yeniden düzenlemek için girdi ve bu proje, Ekim Devrimi ve onun dünya-tarihsel sonuçları tarafından yetmiş yıl boyunca kesintiye uğratıldı. 1991’de SSCB’nin dağıtılması, engelin ortadan kalkması ve projeyi tamamlamaya, sanki Ekim Devrimi hiç yaşanmamış gibi dünyayı yeniden yaratmaya izin verilmiş gibi karşılandı.

Eğer savaş, özünde, emperyalizmin sosyalist devrime karşı asırlık mücadelesinin devam etmesiyse, savaşa karşı mücadele de o devrimin kaldığı yerden sürmesidir ve başka türlüsü de olamaz. Bu mücadele, herhangi bir ulusal devletin savunulması biçimini alamaz; kendisi karşıdevrimci projenin bir aleti olan “kurallara dayalı bir düzen”in yeniden kurulması ya da sahte solun baskı yapma siyaseti biçimini de alamaz. İşçi sınıfının uluslararası ölçekte, sosyalist devrim programı temelinde bağımsız siyasi seferberliği şarttır.

Bir perspektif, bir mücadele aracıdır. Onun yayımlanması, doğrulanması ve savunulması, önderlik krizinin çözülmesinin kendi içindeki uğraklarıdır; bu kriz nesnel süreçlerle değil, bu süreçlerin içinde devrimci partinin bilinçli inşasıyla çözülür. Bu değerlendirmede analiz edilen çelişkiler giderek daha patlayıcı bir nitelik ediniyor; devrimci önderlik mücadelesine kritik ve ertelenemez niteliğini kazandıran da budur.

Emperyalist savaşın metastazı ile dünyadaki sınıf mücadelesinin birleşmesi iki süreç değil, tek bir süreçtir, tek bir krizdir. Bu, karşıt iki sınıfın konumundan bakıldığında görünen aynı krizdir ve bu sınıflar arasındaki çatışma, çağın iki olası sonucundan hangisinin galip geleceğini belirleyecektir. Neredeyse doksan yıl önce, ikinci emperyalist savaşın arifesinde Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesinde çağın özünü tarif etmişti: İnsanlığın tarihsel krizi, devrimci önderlik krizine indirgenmiştir.

Lev Troçki

Dördüncü Enternasyonal bir tarih partisidir. Marksizm açısından bakıldığında, bu, partinin perspektif ve pratiğinin, tarihsel çağın doğasının kavranmasına dayandığı ve bu kavrayış tarafından belirlendiği anlamına gelir. Partinin görevleri, ancak olayları bütün tarihsel çağın bağlamı içine bilinçli olarak yerleştirdiği ölçüde doğru biçimde belirlenebilir. Devrimci hareketin karşı karşıya olduğu temel teorik ve siyasi görev, sınıf mücadelesinin gelişimini savaşlar ve devrimler çağının tarihsel gidişatı içinde doğru biçimde konumlandırmaktır.

3 Ocak 2020’de yayımlanan Perspektif ani bir sezginin ürünü değildi. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Ağustos 2019’da düzenlenen uluslararası yaz okulunda, Uluslararası Komite’nin tarihini kapsamlı biçimde gözden geçirmiştik. Bu gözden geçirme sırasında Troçkist hareketin tarihinde beş aşama / evre saptadık.

Birinci aşama, Troçki’nin önderliğinde Sol Muhalefet’in 1923’te kuruluşundan Dördüncü Enternasyonal’in 1938’deki kuruluş kongresine kadar 15 yıllık bir dönemi kapsıyordu. İkinci aşama, kuruluş kongresinden Dördüncü Enternasyonal’deki tarihsel bölünmeye —Pablocu revizyonistlerle Kasım 1953’teki kopuşa— kadarki dönemi kapsıyordu. Üçüncü aşama, Uluslararası Komite’nin kuruluşundan İşçilerin Devrimci Partisi’yle (WRP) 1985-86’daki bölünmeye kadar uzanıyordu. Bu aşama, Pablocu teorinin ve siyasetin Dördüncü Enternasyonal üzerindeki ve içindeki habis etkisine karşı verilen uzun soluklu mücadeleyle tanımlanıyordu. Dördüncü aşama, WRP ile kopuşun Şubat 1986’da tamamlanmasından 2019’daki yaz okuluna kadardı. Bu aşamada, Troçkist hareketin mirasını yeniden tesis edip geliştirmeye ve dünya sosyalist devrimi çağında edinilmiş deneyimlerden çıkarılan derslere odaklanıldı.

Okul, 2019’u Troçkist hareketin tarihindeki beşinci aşamanın başlangıcı olarak saptadı. Elbette bu başlangıç noktası bir ölçüde yaklaşık bir nitelik taşıyordu. 1923’te, 1938’de, 1953’te ve 1985-86’da olduğu gibi tek bir kritik olayla özdeşleştirilmiş değildi. Bununla beraber, Troçkist hareketin tarihinde yeni bir aşamanın saptanması keyfi bir nitelik taşımıyordu. 2019 yazına gelindiğinde, küresel krizde yeni bir aşamaya ulaşıldığı ve bunun Uluslararası Komite’nin işçi sınıfının mücadelelerindeki rolünü derinden etkileyeceği yeterince açık hale gelmişti.

2019 SEP yaz okuluna sunulan açılış raporu, Troçkist hareketin tarihindeki yeni beşinci evrenin “Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak DEUK’un muazzam bir büyümesine tanıklık edecek” bir aşama olduğunu belirterek şöyle devam ediyordu:

Uluslararası Komite’nin 30 yılı aşkın bir süre önce tespit etmiş olduğu nesnel ekonomik küreselleşme süreçleri, devasa bir gelişme kaydetmiştir. İletişimi devrimcileştiren yeni teknolojilerin ortaya çıkmasıyla birleşen bu süreçler, sınıf mücadelesini, 25 yıl önce bile güçlükle hayal edilebilecek derecede uluslararasılaştırmıştır. Devrimci işçi sınıfı mücadelesi, birbirine bağlanmış ve birleşmiş bir dünya hareketi olarak gelişecektir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu nesnel sosyoekonomik sürecin bilinçli siyasi önderliği olarak inşa edilecektir. DEUK, emperyalist savaş biçimindeki kapitalist politikaya, sınıf temelli dünya sosyalist devrimi stratejisi ile karşı koyacaktır. Dördüncü Enternasyonal’in tarihindeki yeni aşamanın temel tarihsel görevi budur. [12]

Bu kongrenin önündeki görev, partinin pratiğinin, Dördüncü Enternasyonal’in beşinci aşamasıyla bağlantılı kavrayışlarıyla ve devrimci sınıf mücadelesinin yeniden yükselişiyle uyumlu hale getirilmesini ilerletmektir.

Bu uyum pratikte ne anlama geliyor? Her şeyden önce, partinin işçi sınıfı içinde inşası anlamına geliyor. Bu raporda sunulan çözümleme olaylar üzerine bir yorum değil, onlara müdahale için bir kılavuzdur. İşçi sınıfının her kıtada süren radikalleşmesi önderlik sorununu gündeme getirmektedir ve önderlik sorunu yalnızca tek bir yolla çözülür: devrimci partinin bizzat işçi sınıfının mücadeleleri içinde inşasıyla.

Bu görevin merkezinde, Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın çalışmasının genişletilmesi durmaktadır. Taban komiteleri, birincisi, sınıf mücadelesinin araçları olarak inşa edilmelidir: işçilerin taleplerini formüle ettiği, eylemlerini işyerleri, sanayiler ve ulusal sınırlar ötesinde koordine ettiği ve her mücadeleye resmi aygıt tarafından dayatılan yalıtılmışlığı kırdığı organlar olarak. İkincisi, bürokrasi karşıtı bir ayaklanmanın örgütleyici merkezleri olarak inşa edilmelidir: tabanın korporatist bürokrasilerden yetkiyi çekip aldığı ve kendi mücadelelerinin kontrolünü kendi eline aldığı araçlar olarak. Ve üçüncüsü, savunma örgütlerinden fazlası olarak inşa edilmelidirler: gerçek işçi demokrasisini ve işçi iktidarını önceleyen biçimler olmalıdırlar. Bu komiteleri yaratırken işçi sınıfı yalnızca mevcut düzene direnmiyor; kendisini gelecekteki egemen sınıf olarak oluşturmaya başlıyor, toplumsal, ekonomik ve siyasi yaşamı yeniden örgütleyeceği organları tohum halinde geliştiriyor.

Partinin işçi sınıfı içinde inşası, Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’in (IYSSE) büyümesinden ayrılamaz. ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 38-39’u (kabaca 340 milyonun 128-130 milyonu) 30 yaşın altındadır. Buna yaklaşık yüzde 22’lik 18 yaş altı ve ilave yüzde 16-17’lik 18-29 yaş dilimi dahildir. Toplumsal radikalleşme süreci özellikle gençler arasında yoğunlaşmaktadır.

Anket üstüne anket, sosyalizme eğilimin en geniş ifadesini gençler arasında bulduğunu doğruluyor. Savaştan, ekonomik krizden, pandemiden ve toplumsal eşitsizliğin durmak bilmez büyümesinden başka bir şey görmemiş ve kapitalizmi refah ve demokrasiyle değil felaketle özdeşleştiren bir kuşaktır bu. Üniversite eğitimi kitlesel bir olgu haline geldi ama milyonlarca genç kampüslerden felç edici düzeyde borçlarla ayrılıyor; sömürülme hakkı karşılığında geleceklerini ipotek ediyorlar. Burjuvazinin stratejistleri bu gelişmenin son derece bilincindedir. Partinin daha önceki açıklamalarında da belirttiği gibi, egemen sınıfın düşünce kuruluşları ve yayın kurulları gençliğin sola kayışını açık bir kaygıyla izliyor; bunda mevcut düzenin istikrarına yönelik ölümcül bir tehdit görüyorlar.

Dahası, savaş girdabına çekilecek olanlar da gençlerdir. Emperyalist yangın sıçradıkça, zorunlu askerlik kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. “Normal” zamanlarda gençlere borçtan ve güvencesizlikten başka bir şey sunmayan egemen sınıf, savaşta onlardan canlarını talep edecektir. Bu nedenle emperyalist militarizme karşı mücadele IYSSE’nin çalışmasında kritik önem kazanacaktır. Bu ölüm kalım mücadelesinde gençler, savaşı durdurabilecek tek toplumsal güç olan işçi sınıfına yönelmeli ve kendilerini uluslararası sosyalist devrim stratejisine dayandırmalıdır.

28 Mart 2024 tarihinde Michigan Üniversitesi'nde öğrenciler Gazze'deki soykırıma karşı protesto düzenledi.

Troçki, Geçiş Programı’nda gençliğin “taze coşkusunu ve atılgan ruhunu” devrimci hareketin yeniden canlandırılmasının vazgeçilmez bir öğesi olarak anmıştı. Ne var ki parti, ne kadar değerli olursa olsun, bu coşkuya öylece yaslanmaz. Eğitilmemiş coşku dağılır ya da yanlış yöne saptırılır. IYSSE’nin görevi, genç kuşağın içgüdüsel radikalizmini bilinçli devrimci kanaate dönüştürmektir: öğrencileri ve genç işçileri teorik ve siyasi olarak eğitmeli, onları Marksist hareketin tarihinin ve uluslararası işçi sınıfının stratejik deneyimlerinin bilgisiyle donatmalı ve Dördüncü Enternasyonal’in kadroları olarak yetiştirmelidir. IYSSE şubeleri ülke çapında kampüslerde inşa edilmelidir. IYSSE, liseli gençlik arasındaki çalışmalarını da ihmal edemez; bu gençlerin radikalleşmesi, hayatlarının en erken yıllarından itibaren tanık oldukları toplumsal koşullar tarafından tetiklenmektedir ve onlar, sahte solun etkisine ya da ordunun askere alma görevlilerinin eline terk edilmemelidir.

Partinin büyümesi salt niceliksel değildir. Üyeliğe kazanma, kadronun sistematik eğitimiyle birlikte gitmelidir; hatta ondan ayrılamaz. Savaş, diktatörlük ve toplumsal eşitsizlik eliyle radikalleşen işçiler ve gençler, ancak Dördüncü Enternasyonal’in tarihinde yoğunlaşan uluslararası işçi hareketinin stratejik deneyimlerini özümsedikleri ölçüde devrimci bir güce dönüşecektir. Marksist teori, partinin pratiğinin bir süsü değil, onun temelidir. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz.

Bu, sosyalizme ilginin artmasının ilk ve çarpık ifadesini Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) büyümesinde bulduğu koşullarda özel bir önem kazanmaktadır. Bu büyümenin nesnel önemi kabul edilmelidir. Bu, işçi ve gençlik kitlelerinin sola kayışını ve onlarca yıllık sosyalizm karşıtı tabunun çöküşünü kayda geçirmektedir. Ne var ki kabul etmek uyarlanmak değildir. DSA, programatik ve örgütsel olarak Demokrat Parti’ye bağlı küçük burjuva bir örgüttür. Siyasi sistemdeki işlevi, işçi sınıfının ve gençliğin radikalleşmesini dizginlemek ve onu Amerikan emperyalizmine tabi kılmaktır. Sosyalist Eşitlik Partisi kendisini bu eğilime ve devrimci sosyalizmden diğer küçük burjuva sapmalara uyarlamayacaktır. Her hâlükârda, bu partilerin hiçbirinin, en başta da DSA’nın bir geleceği yoktur. Gelişmekte olan fırtınalar için ne donanımlıdırlar ne de hazırdırlar. SEP, tarihsel ve sınıfsal meseleleri sabırla açıklayarak ve sahte solun siyasetini ve emperyalizmin tüm acentelerini tavizsiz bir şekilde eleştirerek, yeni radikalleşmiş işçileri ve gençleri Troçkizme kazanmak için mücadele edecektir. Buna, Stalinizmden geriye kalanlara ve onun uluslararası işçi hareketi üzerinde halen süren zararlı etkisine karşı mücadele de dahildir.

SEP, Britanya’da Sosyalist İşçi Birliği’nin (SLL) yaklaşık 60 yıl önce, hâlâ Troçkist bir hareketken ve Pablocu oportünizme karşı mücadeleye önderlik ederken yaptığı uyarıyı unutmuş değildir. O sırada Uluslararası Komite’nin Fransa şubesi olan Enternasyonalist Komünist Örgüt’ün (OCI) merkezciliğe (orta yolculuğa) ve oportünizme sürüklenmesine karşı çıkan SLL şu uyarıda bulunmuştu:

Böyle bir gelişme aşamasında [yani işçi sınıfı radikalleşmesinin erken aşamalarında] daima şu tehlike vardır: Devrimci bir parti işçi sınıfındaki duruma devrimci bir tarzda değil, işçilerin eski önderlikler altındaki kendi deneyimleriyle sınırlandırıldıkları mücadele düzeyine, yani kaçınılmaz olan başlangıçtaki kafa karışıklığına uyarlanarak yanıt verir. [13]

Bu uyarılar yalnızca OCI’ın sonraki ihanetleriyle değil, bizzat SLL’nin ihanetleriyle de doğrulanmıştır. Partinin tarihi tam da bu bağlamda bu denli kritik bir önem kazanmaktadır. Uluslararası Komite’nin Pablocu revizyonizme karşı verdiği mücadele, özünde, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığının tam da bu türden küçük burjuva eğilimler içinde tasfiye edilmesine karşı verilen mücadeleydi. 2019 okulunun gözden geçirdiği Troçkist hareket tarihinin beş aşaması akademik bir dönemselleştirme değildir; bu aşamalar dünya sosyalist devriminin birikmiş stratejik sermayesini oluşturmaktadır.

SEP’in 2028’deki bir sonraki kongresi, James P. Cannon’ın son derece kritik bir rol oynadığı Uluslararası Sol Muhalefet’in 1928’deki kuruluşunun yüzüncü yıl dönümüyle çakışacak. Bu tarihi yıl dönümüne hazırlık, yeni kuşağın bu tarih konusunda eğitilmesi açısından odak noktamız olmalıdır. İşçi sınıfı önderliği krizinin çözülmesinin vazgeçilmez önkoşulu budur. WSWS tarafından Aralık 2025’te kullanıma sunulan Sosyalizm AI, parti kadrosunun ve bir bütün olarak işçi sınıfının eğitiminde kritik bir rol oynayacaktır.

Dokuzuncu Kongre, bu raporun göstermeye çalıştığı üzere, partinin perspektifi ile tarihin nesnel hareketinin gözle görülür biçimde birbirine yaklaştığı bir noktada toplanıyor. Kongrenin önündeki görev, partiyi —siyasi, teorik ve örgütsel olarak— bu yaklaşmanın kaçınılmaz kıldığı devrimci mücadelelere hazırlamaktır.

Dipnotlar

[1] Mehring Books, 2026, s. x.

[2] John Kelly, The Twilight of World Trotskyism (New York, Routledge, 2023), s. 97.

[3] Kelly, s. 78.

[4] Birinci aşama (1999): Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti; 1990’da Gorbaçov’a NATO’nun yeniden birleşmiş Almanya’nın ötesine “bir karış bile doğuya” gitmeyeceği yolunda verilen güvencelerin doğrudan ihlaliyle, Clinton yönetimi altında kabul edilen ilk eski Varşova Paktı devletleri.

İkinci aşama (2004): En büyük tek tur; Estonya, Letonya, Litvanya, Slovakya, Slovenya, Romanya ve Bulgaristan. Bu, NATO’yu ilk kez bizzat eski Sovyet topraklarına taşıdı; üç Baltık cumhuriyeti, ittifakı doğrudan Rusya’nın kuzeybatı sınırına yerleştirdi.

Üçüncü aşama (2009): Arnavutluk ve Hırvatistan; NATO’nun 1999 bombardıman harekâtının belirleyici rol oynadığı Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından ittifakı Batı Balkanlar boyunca genişletti.

Dördüncü aşama (2017 ve 2020): Karadağ (2017) ve Kuzey Makedonya (2020); eski Yugoslav alanının büyük bölümünün massedilmesini tamamladı ve NATO’nun Adriyatik’teki ve güney Balkanlar’daki konumunu pekiştirdi.

Beşinci aşama (2023-2024): Finlandiya (Nisan 2023) ve İsveç (Mart 2024); Ukrayna’daki savaşa doğrudan yanıt olarak onlarca yıllık resmi tarafsızlığı terk ettiler. Yalnızca Finlandiya’nın katılımı, NATO’nun Rusya’yla kara sınırının uzunluğunu en az ikiye katladı.

[5] David North, A Quarter Century of War: The U.S. Drive for Global Hegemony 1990-2016 (Oak Park: Mehring, 2016), s. 6.

[6] Hindukuş, orta ve doğu Afganistan boyunca kuzey Pakistan’a uzanan, kabaca 800 kilometrelik (500 mil) bir sıradağdır; batı uzantıları İran sınırına doğru sönümlenir, doğu ucu ise Karakurum’a ve onun ötesinde Pamir ile Himalaya sistemlerine karışır.

[7] A Quarter Century of War, s. 6.

[8] Resisting the Rule of the Rich: Protecting freedom from billionaire power, erişim: https://oi-files-d8-prod.s3.eu-west-2.amazonaws.com/s3fs-public/2026-01/EN%20-%20Resisting%20the%20Rule%20of%20the%20Rich.pdf

[9] The Russian Revolution: A New History (New York: Basic Books, 2017), s. 351-352.

[10] David North, Fourth International, Temmuz-Aralık 1988, s. 39.

[11] Erişim: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/holy-family/ch06.htm

[12] The Fourth International and the Perspective of World Socialist Revolution 1986-1995 (Mehring, 2020), s. 30-31.

[13] Trotskyism versus Revisionism (Londra: New Park, 1975), Cilt 5, s. 113-14.

Loading