Moskova’nın, Rusya’ya ait Kaliningrad anklavını ablukaya alma ya da izole etme girişiminin nükleer silah kullanımına yol açabileceği konusunda NATO’yu resmen uyarmasının üzerinden daha birkaç gün geçmişken, Avrupa hükümetleri uçurumun kenarından geri adım atmak şöyle dursun, Ukrayna’ya askerî desteği artırma açıklamalarıyla, yeniden silahlanmayı hızlandırarak ve Rusya ile doğrudan bir çatışmaya hazırlanarak yanıt veriyorlar.
Avrupa hükümetlerinin kamuoyu önündeki tutumu, olağanüstü bir gerilimi tırmandırma siyasetidir. Rusya’nın her uyarısı gözdağı ya da blöf diye geçiştirilirken, her yeni cepheleşme daha da büyük bir askerî tırmanışın gerekçesi haline geliyor.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz perşembe günü Münster’de, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile birlikte 1. Almanya-Hollanda Kolordusu’nun karargâhında boy gösterdi.
Merz, Ukrayna savaşının kendilerini “çok doğrudan ilgilendirdiğini” söyledi, Almanya’nın ve müttefiklerinin Kiev’i “bütün güçleriyle” destekleyeceği sözünü verdi ve Berlin’in Rusya’ya karşı inandırıcı bir askerî caydırıcılık sağlamak için “tam hızla” çalıştığını belirtti. Bu politikayı açıkça Almanya’nın “askerî gücüne” ve “ekonomik dayanıklılığına” yapılan yatırımın artırılmasına bağladı.
Jetten, Avrupa’nın “yeni bir güvenlik gerçekliği” ile karşı karşıya olduğunu ve kendini savunmak için “ne gerekiyorsa” yapmaya hazır olduğunu göstermek zorunda olduğunu söyledi. Artan askerî harcamalara, F-35 konuşlandırmalarına, hızlandırılan ortak silah üretimine ve “benzeri görülmemiş bir düzeye” çıkarılan Almanya-Hollanda istihbarat iş birliğine dikkat çekti.
Rutte daha da açık konuştu. Ona göre Rusya, NATO’yu korkutarak onu Ukrayna’ya desteğini azaltmaya zorlamaya çalışıyordu. Rutte’nin yanıtı, “sakin kalmak, devam etmek ve Ukrayna’ya desteği sürdürmek” oldu. NATO’nun Rusya’nın eylemlerine yanıtının Ukrayna’ya daha da fazla destek vermek olacağını ekledi.
Toplantının yapıldığı yer, bu açıklamaların askerî önemini vurguluyordu. NATO’ya göre Almanya-Hollanda Kolordusu, 50.000 askerlik uluslararası bir gücü komuta edebilecek bir “muharebe karargâhı”dır ve Rusya’nın Baltık sınırındaki Estonya ile Letonya’nın savunulması için görevlendirilen NATO kuvvetlerinden sorumludur. Toplantı, Rutte’nin NATO adına “Uluslararası Vestfalya Barışı Ödülü”nü almasından hemen önce yapıldı.
Bu açıklamalar, Rusya’nın NATO’ya gönderdiği diplomatik notanın hemen ardından geldi. Notada Rusya, NATO’nun Kaliningrad’ı izole etmeye kalkışması hâlinde “nükleer silahlar dahil, elindeki tüm kuvvet ve imkânlar cephaneliğini” kullanmaya hazır olduğu uyarısında bulunuyordu. Belgede ayrıca, böyle bir çatışmanın en başından itibaren Rusya’nın NATO ülkelerindeki “karar alma merkezlerine” saldırı düzenleyebileceği belirtiliyordu. Polonya ile Litvanya arasında yer alan Kaliningrad, Rusya’nın en yoğun askerîleştirilmiş bölgelerinden biridir.
Bu arada Litvanya, kitle imha silahlarını ve ülke topraklarında yabancı askerî üsleri yasaklayan 137. maddeyi kaldıracak bir anayasa değişikliğini ilerletiyor. Litvanya parlamentosu 22 Eylül’de 13’e karşı 99 “evet” oyuyla ve beş çekimser oyla değişiklik yönünde oy kullandı. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girebilmesi için yeni oylamalar gerekiyor. Değişikliğin kabul edilmesi, Kaliningrad ve Belarus ile doğrudan sınırı olan bir NATO devletine gelecekte nükleer silah konuşlandırılmasının önündeki mevcut anayasal engeli kaldıracak.
Kremlin buna perşembe günü tepki verdi. Sözcü Dmitri Peskov, Rusya’nın yakınına nükleer silah konuşlandırmayı düşünen hükümetleri, bunun güvenliklerini artıracağına inanıyorlarsa “derin bir yanılgı içinde oldukları” konusunda uyardı. Ona göre bu tür adımlar “daha fazla tırmanmaya ve gerilimin artmasına” yol açacaktı. Avrupa’nın Ukrayna savaşına katılımına değinen Peskov şunu ekledi: “Bir savaşa birinin yanında katılırsanız, çeşitli türden sonuçlardan kaçınamazsınız.”
Putin perşembe günü ilerleyen saatlerde uyarıyı bizzat pekiştirdi. Moskova’da Valday Tartışma Kulübü’nde konuşan Putin, özellikle Kaliningrad’ı da kapsayacak şekilde Rusya topraklarına yönelik doğrudan bir saldırının, “ülkemizin elindeki tüm silahların” kullanılmasını “kaçınılmaz olarak ve derhâl” gündeme getireceğini söyledi.
Ardından, cepheleşmenin dinamiklerine ilişkin olağanüstü bir uyarıda bulundu. Putin, “Tırmanan, giderek sertleşen misilleme önlemlerinin mantığı, dönüşü olmayan ölümcül bir noktaya götürür,” dedi. Bu noktaya “çok çabuk ve beklenmedik biçimde” varılabileceği uyarısını yaptı ve “bütün yaşamı” yok edebilecek ya da gezegeni felaket boyutunda bir duruma düşürebilecek cephaneliklerden açıkça söz etti.
Kremlin’in bu tehditleri, NATO’nun durumu tırmandırmasına karşı ilerici bir alternatif sunmuyor. Putin rejimi Rus kapitalist oligarşisinin sözcülüğünü yapıyor. Onun emperyalist kuşatmaya ve askerî baskıya yanıtı, Rus milliyetçiliği, askerî misilleme ve nükleer tehditlerdir; bu, dünyayı felakete daha da yaklaştıran gerici bir stratejidir.
Ancak Moskova’nın uyarılarını bu gerekçeyle hafife almak siyaseten suç olur.
Avrupalı güçler şu varsayımla hareket ediyorlar: Rusya ülke içine yönelik saldırılara, ekonomik savaşa, genişleyen NATO konuşlandırmalarına ve uluslararası alanda tanınan topraklarının çevresindeki hazırlıklara süresiz maruz bırakılabilir ve bu harekâtı örgütleyen ve mümkün kılan devletlere eninde sonunda doğrudan karşılık veremez.
Oysa hiçbir hükümet sınırın nerede olduğunu bilemez.
Tehlike tam da şuradan doğuyor: Rusya’dan karşılık gelmeden aşılan her eşik, bir sonrakinin de aşılabileceği sonucunu teşvik ediyor. Ukrayna’nın Moskova’ya yönelik saldırıları olağanlaşıyor. Rus rafinerilerine ve stratejik askerî tesislerine yönelik saldırılar olağanlaşıyor. Kaliningrad’ı izole etme kapasitesini sergileyen NATO tatbikatları olağanlaşıyor. Nükleer konuşlandırmalara ilişkin anayasal kısıtlamaların kaldırılması olağanlaşıyor.
Putin’in “tırmanan, giderek sertleşen misilleme önlemlerinin mantığı”na ilişkin kendi uyarısı da tehlikenin altını çiziyor. Nükleer ve konvansiyonel caydırıcılığın inandırıcılığı, misilleme yapma istekliliğini göstermeyle iç içe geçtiğinde, her iki tarafın eylemleri de bir sonraki tırmanışın gerekçesi haline gelir ve cepheleşme giderek daha kontrol edilemez bir mantığa bürünür.
Avrupa siyaset kurumu içindeki zıtlık bundan daha açık olamazdı. Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev çarşamba günü “nükleer risk sorununu kimsenin gündeme getirmediği” uyarısında bulundu ve Avrupa’nın, “en büyük nükleer güce karşı konvansiyonel bir zafer” kazanmaya çalışmanın sonuçlarını ciddi biçimde değerlendirip değerlendirmediğini sordu. Radev, Moskova’nın nükleer retoriğini reddetti ancak diplomatik kanalların yeniden açılması çağrısında bulundu.
Rutte ise, Putin “NATO’ya karşı asla kazanamayacağı” için Rusya’nın uyarısını ciddiye almadığı yanıtını verdi. Avrupa Birliği (AB) Savunma Komiseri Andrius Kubilius yeniden diplomasi çağrılarını reddetti ve bunun yerine Putin’in “savaşın Rusya’ya geldiğini hissetmesi” gerektiğini savundu.
Dolayısıyla sorun, tehlikenin fark edilmemiş olması değildir. Avrupa egemen sınıfının baskın kesimleri, geri çekilmenin siyasi ve stratejik bakımdan kabul edilemez olduğu sonucuna varmıştır ve daha fazla tırmanış peşindedir.
Yirminci yüzyılın dünya savaşlarında olduğu gibi, bu pervasızlığın da nesnel bir temeli var.
Birinci Dünya Savaşı özünde, emperyalist güçler arasında pazarlar, sömürgeler ve dünyanın paylaşımı üzerine uzlaşmaz çatışmalardan doğdu. Ama egemen sınıflar savaşa, devasa iç gerilimlerin ve büyüyen bir sosyalist işçi hareketinin ortasında girdiler.
Savaş o zaman, ulusal birlik bayrağı altında sınıf çatışmasını bastırmanın çerçevesini sağladı. Almanya’da Burgfrieden [kale barışı] siyasi çatışmaları askıya aldı ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) 4 Ağustos 1914’te savaş kredilerine onay verdi. Bu tarihsel ihanetten kısa süre önce SPD halen yaklaşık 750 bin kişinin katıldığı savaş karşıtı kitlesel protestolar örgütlüyordu.
Bugün de çok farklı tarihsel koşullar altında olmakla birlikte, dışarıdaki askerî tırmanış ile içerideki toplumsal kriz arasında benzer bir ilişki var.
Bu, hiçbir yerde Fransa’daki kadar açık değildir. Salı günkü kamu sektörü grevi, yüz binlerce kişiyi ücretlerin dondurulmasına, kemer sıkmaya ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesine karşı sokağa döktü. Aynı zamanda liseliler arasında patlayıcı bir hareket ülke geneline yayıldı. Çarşamba günü itibarıyla protestolar ve ablukalar 356 liseyi etkilemiş, iki gün içinde çoğu reşit olmayan 1.000’den fazla kişi gözaltına alınmıştı. Öğrenciler öğretmen açığını, aşırı kalabalık sınıfları, harap okul binalarını ve katlanılmaz öğrenim koşullarını protesto ediyor.
Perşembe günü üniversite öğrencileri de harekete katılmaya başladı. Aralarında Paris, Strazburg, Marsilya, Lyon, Reims, Poitiers ve Nanterre’in de bulunduğu yaklaşık 30 üniversite kampüsünün bloke edildiği bildirildi. Huzursuzluk yayılmayı sürdürürken Başbakan Sébastien Lecornu bakanlıklar arası bir kriz toplantısı düzenledi ve bakanlara resmî seyahatlerini iptal etmeleri talimatını verdi.
Bu gelişmeler kaçınılmaz olarak Mayıs 1968 deneyimini akla getiriyor. O zaman bir öğrenci isyanı, milyonlarca işçinin müdahalesinin ve Fransa tarihinin en büyük genel grevinin fitilini ateşlemişti. Bugün bir kez daha gençler arasındaki öfke, işçilerin kemer sıkmaya ve kamu hizmetlerinin yok edilmesine karşı giderek sertleşen mücadeleleriyle yan yana gelişiyor.
Belirleyici soru, işçi sınıfının daha geniş kesimlerinin nasıl ve ne zaman bağımsız olarak müdahale edeceğidir.
Avrupa genelinde egemen sınıfların korktuğu şey tam da budur. Hükümetleri ekonomik durgunlukla, sanayideki gerilemeyle, patlama yapan askerî bütçelerle, emekli aylıklarına ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla, artan siyasi istikrarsızlıkla ve mevcut partilere karşı derin bir halk muhalefetiyle karşı karşıya. Savaş, yalnızca dikkatleri bu sorunlardan uzaklaştırmanın bir aracı olarak ortaya çıkmıyor. Ülke içindeki toplumsal krizi üreten kapitalist sistemin krizinden ve emperyalistler arası uzlaşmaz karşıtlıklardan doğuyor.
Ancak militarizm bir kez başlayınca, iç muhalefetle başa çıkmanın mekanizması hâline de geliyor. Bir dış düşmanın öne sürülmesi; devasa silahlanma harcamalarının, kemer sıkmanın, sansürün, genişletilmiş gözetlemenin, polis yetkilerinin, zorunlu askerliğin ve “ulusal birlik” taleplerinin gerekçesini sağlıyor. Böylece toplumsal karşıtlıklar dışarıya yönlendirilir, devlet aygıtı ise aşağıdan gelen muhalefete karşı güçlendirilir.
İşte bu yüzden tehlike, NATO emperyalistlerinin ya da Kremlin’in eninde sonunda “akılcı” davranacağını umarak aşılamaz. Bu sarmalı kırabilecek tek güç, savaşa yön veren hükümetlerin dışındadır.
Fransa’da büyüyen grevler ve gençlik protestoları ile uluslararası düzeyde işçi sınıfı mücadelelerinin daha geniş gelişimi, müdahalesi ile olayların gidişatını değiştirebilecek toplumsal güce işaret ediyor. Acil görev, kemer sıkmaya, toplumsal eşitsizliğe ve devlet baskısına karşı muhalefeti, nükleer silahlı güçler arasında bir savaşa doğru tırmanışa karşı mücadeleyle birleştirmek ve uluslararası işçi sınıfının savaş karşı bağımsız sosyalist hareketini geliştirmektir.
