1949 Çin Devrimi: Sosyalizm mücadelesine nasıl ihanet edildi

1949 Çin Devrimi’nin yıl dönümü vesilesiyle Türkçe çevirisini yayımladığımız aşağıdaki konferans, Peter Symonds tarafından 26 Eylül–17 Ekim 2019 tarihleri arasında, Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’in (IYSSE) düzenlediği toplantılarda, Avustralya’da Sidney, Melbourne, Brisbane ve Newcastle dahil sekiz üniversite kampüsünde ve Yeni Zelanda’nın Wellington kentinde verilmiştir. Symonds, Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu üyesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Avustralya) ulusal WSWS editörüdür.

***

Mao, Halk Cumhuriyeti'ni ilan ediyor (1949).

1. Yetmiş yıl önce, 1 Ekim 1949’da, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) önderi Mao Zedong Tiananmen Meydanı’nda Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etti. Bu, dünyanın en kalabalık ülkesindeki muazzam bir devrimci altüst oluşun sonucuydu. Dünya tarihinde son derece önemli bir olaydı. Çin Devrimi, bir asırlık emperyalist boyunduruğa son verdi ve onlarca yıldır bölünmüş olan ülkeyi birleştirdi. Uluslararası düzlemde ise İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa ve Asya’yı harabeye çevirmesinin ardından kapitalizmi umutsuzca istikrara kavuşturmaya çalışan emperyalizme büyük bir darbe indirdi. Savaştan hâkim güç olarak çıkan Amerika Birleşik Devletleri, Çin’i ve onun uçsuz bucaksız yatırım fırsatlarını, pazarlarını, ucuz emeğini ve kaynaklarını denetim altına almak için Japonya ile savaşmıştı. Ne var ki devrim, bu beklentiye aniden son verdi.

1949 devrimi, toprak ağaları sınıfının ve tefecilerin kırsal kesim üzerindeki egemenliğini yıktı; toplumsal ve kültürel bakımdan geri ve baskıcı olan pek çok şeyi ortadan kaldırdı. 1950 tarihli Toprak Yasası ile toprak ağalarının arazilerine el konuldu ve bunlar yeniden dağıtıldı. 1950 tarihli Evlilik Yasası kadınlara ilk kez eşlerini kendilerinin seçmesi hakkını tanıdı; çok eşliliğe, çocukların nişanlanmasına, ayak bağlamaya ve cariyeliğe son verdi. 1949 öncesinde okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 80, ortalama yaşam süresi ise yalnızca 35 yıldı. Otuz yıl sonra okuma yazma bilmezlik büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, ortalama yaşam süresi 65 yıla çıkmıştı.

2. Çin Devrimi, yüz milyonlarca işçinin, köylünün, gencin ve aydının, onlarca yıl süren savaş ve toplumsal çalkantının ardından güvenliğe, temel demokratik ve sosyal haklara duyduğu özlemi ifade ediyordu. Çinli kitleler daha önce iki devrim yaşamış; acımasız savaş ağalarının yönetimi altında, Çan Kay-şek önderliğindeki Kuomintang’ın vahşi diktatörlüğü altında ve önce Mançurya’yı, sonra Çin’in büyük bölümünü kapsayan Japon askeri işgali altında acı çekmişti. Pek çok işçi, genç ve köylü, emperyalizme ve uşaklarına karşı mücadelede, canları dahil büyük fedakârlıklarda bulunmuştu. İşçi sınıfı içinde, Komünist Parti’nin 1921’deki kuruluşundan ve ardından gelen devrimci ayaklanmalardan kaynaklanan sosyalist gelenekler hâlâ güçlüydü. Pek çok kişinin zihninde Çin Komünist Partisi, sadece otuz yıl önce gerçekleşmiş olan 1917 Rus Devrimi’nin —asılsız biçimde— sürdürücüsü olduğunu iddia eden Moskova’daki Stalinist rejimle bağlantılıydı.

3. Oysa bugün hiç kimse Çin’in sosyalist ya da komünist olduğuna ciddi biçimde inanamaz. Rejimin “Çin’e özgü sosyalizm” dediği şey —devasa özel şirketleri, borsaları, yabancı yatırım seli ve ücretli emek dahil bütün metaların piyasada fiyatlandırılmasıyla— düpedüz kapitalizmdir. Çin Komünist Partisi, ülkenin devasa bir ucuz emek platformuna dönüştürülmesi sürecini yönetmiştir. Son otuz yıldaki şaşırtıcı ekonomik büyüme oranlarına, aynı ölçüde sarsıcı bir toplumsal eşitsizlik eşlik etmiştir: Muazzam servet, hayatta kalma mücadelesi veren yüz milyonlarca işçinin sırtından, bir avuç multi-milyarderin elinde yoğunlaşmıştır. Devrimden sonra oluşturulan toplumsal güvencelerden meydana gelen “demir pirinç kâsesi” parçalanmış; emekçiler sağlık hizmetlerinin, çocuklarının eğitiminin, çocuk bakımının ve diğer hizmetlerin parasını kendileri ödemek zorunda bırakılmıştır. Kapitalist piyasanın dizginlerinin tümüyle serbest bırakılmasıyla birlikte, devrimin büyük ölçüde ortadan kaldırdığı toplumsal kötülükler —uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş ve köle emeği bunlardan yalnızca birkaçıdır— geri dönmüştür.

4. Bunun nasıl ve neden gerçekleştiğini anlamak için, bugünkü Çin’in 70 yıl önceki devrimde yatan tarihsel köklerini incelemek gerekir. Biz, tarihi, akademik bir uğraş olarak değil (ki bu uğraş da kendi içinde meşrudur); bugünkü mücadeleler için gerekli siyasi ve teorik dersleri çıkarmak için inceliyoruz. Sosyalizm uğruna mücadele etmek isteyen herkes, sosyalizmi temsil ettiğini iddia eden Stalinizmin ve Maoizmin neden kapitalist restorasyonla sonuçlandığını açıklayabilmek zorundadır. Bunu anlamak için, Çin Devrimi’nin 70 yıl önce gündeme getirdiği karmaşık siyasi ve teorik sorunları bir ölçüde ayrıntılı olarak incelemek gerekir.

5. Çin Devrimi’nin kendisi, yirminci yüzyıla damgasını vuran olayın, yani yalnızca 32 yıl önce ilk işçi devletini yaratmış olan Rus Devrimi’nin ürünüydü. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımının ortasında, Rusya’daki devrimci olaylar ve iktidarın Lenin ile Troçki önderliğindeki Bolşevik Parti tarafından ele geçirilmesi, dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı için bir fener gibi parladı. Rus Devrimi, kapitalizme ve sömürgeci baskıya karşı devrimci hareketlere yol açtı; uluslararası işçi sınıfının çeşitli katmanlarında sosyalizme ve sosyalist devrime bağlılık doğurdu. Bu, ifadesini komünist partilerin ve 1919’da Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşunda bulmuştu.

1917 Rus Devrimi’nin teorik temeli, 1905 Rus Devrimi’ni izleyen on yıldaki yoğun tartışmaların ürünüydü. Bu tartışmalardan üç anlayış ortaya çıktı.

Menşevikler (Rus sosyal demokratlarının iki ana hizbinden biri) iki aşamalı teorinin savunucularıydı: İşçi sınıfı önce çarı devirmek, bir demokratik cumhuriyet kurmak ve toprak reformunu yapmak için kapitalist sınıfın liberal unsurlarını desteklemeli, sosyalizm için ancak çok daha sonraki bir aşamada mücadele etmeliydi. Ama 1905 devriminin gösterdiği gibi, Kadetler olarak bilinen Rus liberalleri, işçi sınıfının yükselişiyle karşı karşıya kaldıklarında çarlık rejiminin arkasında saf tuttular.

Lenin ve Bolşevikler (ikinci ana hizip), işçi sınıfının liberallere tabi kılınmasını reddettiler ve proletarya ile köylülüğün demokratik diktatörlüğü çağrısında bulundular. Ne var ki bu, işçi sınıfının kendisini burjuva, yani kapitalist bir cumhuriyetin sınırlarıyla kısıtlamak zorunda kalacağı anlamına geliyordu. Üstelik iki ayrı toplumsal sınıf oluşturan işçiler ile köylüler arasındaki ilişkinin tam olarak ne olacağı ucu açık bırakılmıştı.

Lev Troçki, Sürekli Devrim Teorisi’nde, Lenin gibi, işçilerin kapitalist sınıfa herhangi bir biçimde tabi kılınmasına karşı çıktı. İşçi sınıfının, hiçbir bağımsız siyasi rol oynayamayacağına işaret ettiği köylülüğü peşinden sürükleyerek doğrudan iktidar için mücadele etmesi gerektiğinde ısrar etti. Devasa bir köylülüğe sahip geri bir ülkede bir işçi devletinin ayakta kalabileceği düşüncesiyle alay edenlere karşı Troçki, geri ülkelerde, yani Rusya ve Çin gibi kapitalist gelişmenin gecikmiş olduğu ülkelerde, burjuvazinin demokratik devrimi tamamlamaktan âciz olduğunu açıkladı. Bu görev, sosyalist önlemleri uygulamaya başlamak zorunda kalacak olan işçi sınıfına düşüyordu. Troçki, Rus devriminin dünya sosyalist devriminin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Rusya’daki devrimin gündeme getirdiği sorunların ancak uluslararası ölçekte sosyalizm mücadelesi yoluyla çözülebileceğini vurguladı.

Lenin, Nisan 1917’de Troçki’nin perspektifini benimsedi ve “bütün iktidar sovyetlere” –yani 1917’de gelişen ve demokratik biçimde oluşturulmuş işçi konseylerine– çağrısını yaptı. Lenin ve Troçki, iktidarın ekim ayında Bolşevikler tarafından ele geçirilmesini, Birinci Dünya Savaşı’nın açtığı emperyalizmin yeni çağında dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak niteliyorlardı. Ne var ki Avrupa’daki devrimci hareketlerin yenilgileri ve bunun sonucunda Sovyetler Birliği’nin yalıtılması koşullarında Stalin, iktidarı işçi sınıfından gasp eden ayrıcalıklı, tutucu bir bürokrasinin temsilcisi olarak öne çıkacaktı. Bu bürokrasinin bakış açısı, Bolşevik devrimin dayandığı enternasyonalist perspektifi reddeden ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” anlayışında özetleniyordu. Bu anlayış, başta Çin olmak üzere, uluslararası işçi sınıfı açısından büyük sonuçlar doğuracaktı.

6. Bizim hareketimiz —uluslararası Troçkist hareket— Sovyetler Birliği’nin Stalinist yozlaşmasına karşı mücadele etmek ve sosyalist enternasyonalizm mücadelesini savunmak üzere 1923’te kuruldu. Bu teorik meselelerin kısaca gözden geçirilmesi, Çin’deki devrimi, daha doğrusu Çin’deki üç devrimi anlamak için zorunludur.

Birinci Çin Devrimi, 1911’de bir ayağı çukurdaki Mançu hanedanını devirdi; ancak ortaya çıkan kapitalist Milliyetçi Parti, yani Kuomintang (KMT), temel demokratik görevleri yerine getirmekten ve Çin’i emperyalist boyunduruktan kurtarmaktan tümüyle âciz olduğunu kanıtladı.

1925-1927 yılları arasındaki İkinci Çin Devrimi, 30 Mayıs 1925’te Britanya’nın belediye polisinin Şanghay’da göstericilere ateş açmasının ardından, emperyalist yağmaya karşı bir işçi sınıfı mücadelesi olarak patlak verdi. Bu mücadele hızla ülke çapında bir kitle hareketine dönüştü ancak Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasinin oynadığı rol ölümcül sonuçlar doğuracaktı. Stalin, henüz 1921’de kurulmuş olan Çin Komünist Partisi’ni Çin kapitalist sınıfının partisine, yani Kuomintang’a tabi kıldı. Menşeviklerin iki aşamalı teorisine geri dönen Stalin, burjuvazinin —Çin’in yarı sömürge boyunduruğuna son verecek bir “dört sınıf bloğu”nun parçası olarak— emperyalist baskıya karşı mücadele etmeye ve ilerici bir rol oynamaya zorlanabileceğinde ısrar etti.

Troçki, 1927’de böyle bir perspektifin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmuş ve şu açıklamayı yapmıştı:

Emperyalizmin mekanik olarak Çin’in tüm sınıflarını dışarıdan kaynaştırdığını düşünmek devasa bir yanlıştır… Emperyalizme karşı devrimci mücadele sınıfların politik farklılaşmasını zayıflatmaz bilâkis güçlendirir. Emperyalizm Çin’in iç ilişkilerinde hayli kuvvetli bir güçtür… Emperyalizme karşı mücadele, tam da onun ekonomik ve askeri gücünden dolayı, Çin halkının en derinlerindeki kuvvetlerinin güçlü bir kullanımını gerektirir. Gerçekten de, işçileri ve köylüleri emperyalizme karşı harekete geçirmek ancak onların temel ve en esaslı yaşamsal çıkarlarının, ülkenin kurtuluşu hedefiyle bağlantısını kurmakla mümkündür… Ancak ezilen ve sömürülen emekçi kitleleri ayağa kaldıran her şey, ulusal burjuvaziyi emperyalistlerle açık bir blok yapmaya kaçınılmaz olarak itecektir. Burjuvazi ile işçi ve köylü kitleleri arasındaki sınıf mücadelesi, emperyalist baskı tarafından zayıflatılmaz, bilâkis her ciddi çatışmada kanlı bir iç savaş noktasına dek keskinleştirilir. [1]

Ne var ki Stalin, Çan Kay-şek’in Çin burjuvazisinin devrimci kanadını temsil ettiği şeklindeki ölümcül yanılsamayı yaymayı sürdürdü. Böylece devrimin mezar kazıcısı oldu; Nisan 1927’de Şanghay işçi sınıfının Çan Kay-şek ve orduları tarafından katledilmesinin ve ardından Mayıs 1927’de işçilerin ve köylülerin sözde sol Kuomintang tarafından kıyımdan geçirilmesinin yolunu açtı. Stalin bunun ardından ani bir dönüş yaptı ve devrimci dalga geri çekilirken, hırpalanmış Çin Komünist Partisi’ni bir dizi feci maceraya sürükledi.

Bu yenilgilerin sonuçları, yirmi yıl sonra, 1949’da Üçüncü Çin Devrimi’nin deforme olmasına yol açacaktı. Çin Komünist Partisi’nin sosyalist enternasyonalizmin ilkelerine bağlı olan, Stalin’in politikalarına karşı çıkan ve Troçki’nin eleştirisine ikna olan —partinin başkanı Çen Tu-ziu ve Merkez Komite üyesi Peng Şuji gibi— önderleri ve üyeleri partiden ihraç edildiler. Mao Zedong, Çu Enlay ve diğerleri gibi partide kalanlar ise Stalin’le aralarındaki taktik anlaşmazlıklar ne olursa olsun, Moskova’nın dikte ettiği Menşevik çizgiyi izlediler.

1927’deki felaketlere rağmen Stalin ve Çin Komünist Partisi önderliği, hiçbir hata yapılmadığında ısrar etti ve milliyetçilik ile sınıf iş birliği politikalarına —tek ülkede sosyalizme, iki aşamalı teoriye ve dört sınıf bloğuna— bağlı kalmayı sürdürdü. Dahası, KMT’nin indirdiği ezici darbelerin ardından Komünist Parti kırsal bölgelere çekildi ve böylece sınıfsal eksenini işçi sınıfından köylülüğe kaydırdı. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki devrimci hareketi baltalayacak, zayıflatacak ve tehlikeye atacaktı.

7. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin, Almanya ile Japonya’nın 1945’teki yenilgisinin ardından, artık baskın küresel güç olan ABD emperyalizmi, işçi sınıfının ve sömürge kitlelerinin dünya çapındaki savaş sonrası ayaklanmalarını dizginlemek ve bastırmak için Stalinizmin ihanetlerine yaslandı. Savaş sırasında işçi sınıfını sözde demokratik müttefiklere —her şeyden önce ABD’ye— tabi kılmış olan Stalin, savaştan sonra da aynı politikayı sürdürdü. Fransa ve İtalya gibi ülkelerde komünist partiler itibarını yitirmiş kapitalist partilerle koalisyon hükümetleri kurdular, işçi sınıfını silahsızlandırdılar ve işçilerin büyük grev hareketlerini bastırdılar. Avrupa’da kapitalist egemenliği istikrara kavuşturan ABD, 1947-48’de Sovyetler Birliği’ne karşı hücuma geçti; bu, Soğuk Savaş’ın başlangıcı oldu.

8. Mao ve Çin Komünist Partisi, Stalin’in dikte ettiği politikayı izledi. ÇKP, 1937’de Japon istilasına karşı savaşmak üzere Kuomintang ile ittifaka girmişti. Bu, yalnızca on yıl önce felaketlere yol açmış olan iflas etmiş politikanın bir tekrarıydı. Mao, partiyi siyasi olarak, “Şanghay kasabı” Çan Kay-şek’e tabi kıldı, KMT’nin temsil ettiği toprak sahiplerini rahatsız etmemek için partinin toprak reformundan vazgeçti ve ordularını KMT’nin komutasına verdi. Japonya’nın yenilgisinin ardından ÇKP, Moskova’nın ve Washington’ın baskısıyla Çan Kay-şek’le bir koalisyon hükümeti kurmaya çalıştı. Hatta Mao Zedong, 1945’te Çan’la bizzat görüşmek ve ortak bir bildiriyle sonuçlanan yedi haftalık müzakereleri yürütmek üzere uçakla Çongçing’e gitti.

9. Mao daha sonra bu anlaşmayı “bir kâğıt parçasından ibaret” diyerek geçiştirmiş olsa da Çin burjuvazisiyle uzlaşmak için mümkün olan her şeyi yaptı. “Yeni Demokrasi” programı, kapitalistlerle ittifakları haklı çıkarmak için kullandığı iki aşamalı teorinin bir versiyonuydu. Komünist Parti, bu ittifakları kolaylaştırmak için toprak reformunu kendi denetimindeki bölgelerle sınırladı ve işçi sınıfının herhangi bir biçimde seferber edilmesine karşı çıktı. Böylece, Çin’de savaşın sona ermesini izleyen devrimci kitle hareketi üzerinde tehlikeli bir fren işlevi gördü.

10. Çin Devrimi, Mao’nun ordularının Çan Kay-şek karşısındaki zaferinden çok daha fazlasını içeriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, kentler dahil bütün Çin toplumu isyan halindeydi. Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ni çarpıcı biçimde doğrularcasına, yenilen Japon birliklerinden yönetimi devralan KMT, en temel demokratik reformları gerçekleştirmekten ya da halkın karşı karşıya olduğu toplumsal felakete son vermekten tümüyle âciz olduğunu gösterdi. Rejim, işletmelerin ve kamu mallarının yağmalanmasına önderlik etti, hiperenflasyonu tetikledi, zorunlu askerliği dayattı, grevlere ve protestolara şiddetli bir baskıyla karşılık verdi.

Çinli Troçkist Peng Şuji, 1951’de Dördüncü Enternasyonal’e sunduğu raporda şu açıklamayı yapıyordu:

Savaşın hemen ardından gelen ilk dönem, yani Eylül 1945’ten 1946 sonuna kadarki dönem, Çin’de kitle hareketinin hatırı sayılır ölçüde canlanmasına ve büyümesine sahne oldu. Bu dönemde, başı Şanghay’ın çektiği bütün büyük kentlerdeki emekçi kitleler, ilk olarak ücretlerin eşel mobil sistemine göre artırılması, sendika kurma hakkı, ücretlerin dondurulmasına karşı çıkılması vb. taleplerini öne sürdüler. Her yerde ve aralıksız olarak grevlere giriştiler… Bu, kuşkusuz Çin işçi hareketinin yeni bir uyanışının ifadesiydi… [2]

Yalnızca Çin’in başlıca sanayi merkezi olan Şanghay’da 1946’da 1.716 grev ve iş uyuşmazlığı meydana geldi; oysa Japon istilasının hemen öncesinde, 1936’da bu sayı yalnızca 278’di. Ertesi yıl bu rakam yüzde 50 daha arttı. Aynı zamanda büyük kentlerde Kuomintang diktatörlüğüne karşı, demokrasi ve barış talebiyle öğrenci grevleri ve protestoları yapılıyordu. Köylüler arasında da KMT’ye karşı huzursuzluk büyüyordu.

Buna rağmen Komünist Parti, işçi sınıfını seferber etmek için hiçbir girişimde bulunmadı; yozlaşmış ve nefret edilen KMT ile koalisyon arayışını sürdürdü. Çan Kay-şek bu duraksamadan yararlanarak ordusunu ABD’nin yardımıyla kentlere taşıdı, konumunu sağlamlaştırdı ve ÇKP’ye karşı saldırgan askeri harekâtlara başladı. Ama Mao savunmada kalmayı sürdürdü. KMT birlikleri Nisan 1947’de komünistlerin kalesi olan Yenan’ı işgal ettikten ve Haziran 1947’de Mao hakkında tutuklama kararı çıkardıktan sonra bile, Çan’ın devrilmesi için hiçbir çağrı yapmadı. Komünist Parti ancak 10 Ekim 1947’de, yani savaşın bitmesinden iki yıl sonra, nihayet KMT’yi devirme ve bir “Yeni Çin” inşa etme çağrısı yapan bir bildiri yayımladı.

11. Mao’nun ordularının yalnızca iki yıl içinde Çin’in büyük bölümünü ele geçirmesi, ABD’den aldığı modern silahlara ve yardıma rağmen kelimenin tam anlamıyla dağılan Çan Kay-şek rejiminin içten içe çürümüşlüğünü kanıtlamaktadır. Halk Kurtuluş Ordusu (HKO), Sovyetler Birliği’nin Mançurya’daki HKO güçlerine sağladığı Japon silahlarının da yardımıyla güneye doğru hızla ilerledi. Pek çok durumda KMT orduları teslim oldu ya da kaçtı, kentler hiçbir çatışma olmadan ele geçirildi. Rejim dağılırken ABD, KMT’yi yüzüstü bıraktı; çünkü tek alternatif, çok daha geniş bir savaş riski taşıyan topyekûn bir Amerikan askeri müdahalesiydi.

KMT’nin çöküşün hızı, Mao eğer devrimci hareketi, özellikle de kentlerdeki işçi sınıfının hareketini dizginlememiş olsaydı, KMT’nin çok daha önceden devrilebileceğini gösterdi. ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) üyesi Troçkistler, bu süreçleri özetlerken Çin Devrimi’ne ilişkin 1955 tarihli bir kararda şunları yazıyorlardı:

Devrimin Stalinist deformasyonu, onun gelişimini daha ağır bedelli, sarsıntılı ve uzun hale getirdi. ÇKP herhangi bir zamanda kentlerdeki kitleleri ayaklanmaya çağırmış olsaydı, Çan’ın orduları ve rejimi çürük tahta parçaları gibi devrilebilirdi. Çinli Stalinistlerin iktidara yükselebilmesinin nedeni, Çin işçi sınıfının, İkinci Çin Devrimi sırasında ve sonrasında ardı ardına uğradığı yenilgilerle ve ÇKP’nin kasıtlı politikasıyla moralinin bozulmuş olmasıydı. Bu politika kentleri, en önemlisi de proletaryayı, kırsaldaki askeri mücadeleye tabi kılmış ve böylece işçilerin bağımsız bir siyasi güç olarak ortaya çıkmasını engellemiştir. [3]

12. Mao’nun Yeni Demokrasi programı devrimi yalnızca geciktirip tehlikeye atmakla kalmadı, yeni rejimi de deforme etti. Komünist Parti, iki aşamalı teori doğrultusunda burjuva ve küçük burjuva partilerle ittifak arayışına girdi ve kaçan KMT güçlerinin geride bıraktığı mülkler dışında, yabancıların sahip oldukları dahil, özel işletmelere el koymadı. Başlangıçtaki 24 bakanlıktan 11’inin başında ÇKP’nin burjuva müttefikleri bulunuyordu; altı başkan yardımcısından üçü de onlardandı. Emperyalizme elini uzatma çabası içindeki Mao, sömürge yerleşimleri olan Hong Kong ve Makao’yu ele geçirmek için hiçbir adım atmadı.

Mao, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için işçiler tarafından baskı altına alınan kendi üyelerini dizginlemek zorunda kaldı. Xinhua’da Şubat 1948’de yayımlanan bir başyazı, özel mülkiyet sahiplerinin değil ama işçilerin kendilerini savaş çabasına tabi kılmasını gerektiren “solculuk karşıtı” kampanyayı duyurdu. Başyazı, üst düzey görevlerdekiler dahil parti kadrolarının partinin sanayi politikasını anlamadığından ve “yalnızca tek yanlı, dar, kısa görüşlü, sözde ‘işçilerin yararına olan şeyler’i bildiğinden ve bunun ötesinde hiçbir şey göremediğinden” yakınıyordu. Komünist Parti, işçileri üye yaptı ve sendikalar kurdu ama bunları işçi sınıfına siyasi bir ses kazandırmak için değil, onu denetim altında tutup bastırmak için yaptı. Grevler ve protestolar patlak verdiğinde şiddetli bir baskıya başvurdu.

13. 1917 Rus Devrimi, Lenin, Troçki ve Bolşevik Parti’nin rehberlik ettiği işçi sınıfının iktidarı ele geçirdiği ve Sovyetlere, yani işçi sınıfının demokratik olarak seçilmiş organlarına dayanan bir işçi devleti kurduğu, bugüne kadarki tek gerçek sosyalist devrimdir. Çin’de böyle işçi örgütleri yoktu, çünkü ÇKP işçilere, orduları tarafından “kurtarılmayı” edilgen biçimde beklemeleri talimatını vermişti.

Komünist Parti, Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin kapitalist devletin ortadan kaldırılmasının zorunluluğu üzerine yazdığı her şeye aykırı olarak, mevcut devlet aygıtına dayandı. Stalinistler kentleri ele geçirirken sivil bürokrasiyi yerinde bıraktılar ve yenilen Kuomintang ordularını, subayları dahil, kendi ordularına kattılar.

14. Mao’nun öngörüsü, devrimin burjuvazi kesimleriyle ittifak halindeki “demokratik” denilen aşamasının uzun yıllar süreceği yönündeydi. Ama rejim, bir yıldan kısa bir süre içinde, 1950’de Kore Savaşı’nı başlatan ABD emperyalizminin askeri saldırı tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Savaş sürerken ve Çin müdahale etmek zorunda kalırken, rejim, Kore’deki ABD önderliğindeki orduları kendi potansiyel kurtarıcıları olarak gören kapitalist sınıf kesimlerinin iç sabotajıyla karşılaştı. Olası bir ABD istilasıyla yüz yüze gelen Maoist rejim, hızla özel teşebbüste gedikler açmak ve Sovyet tarzı bürokratik ekonomik planlamayı uygulamaya koymak zorunda kaldı. Mao hükümeti, Çin’deki Amerikan mülkiyetli Asia Oil Company gibi yabancı işletmelere el koydu ve ekonominin büyük bölümlerini ulusallaştırdı.

Rejim 1953’te, Sovyet bürokratik planlamasını yakından örnek alan ve Sovyet yardımı ile danışmanlarının desteğiyle hazırlanan ilk beş yıllık planı uygulamaya koydu. Çin ekonomisi, Sovyet blokunun ekonomisine sıkı sıkıya bağlanmıştı. Bununla birlikte Stalin ya da Mao, iki devletin ortak bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde birleşmesini hiçbir zaman önermedi. Her ikisi de proletaryanın enternasyonalist çıkarları temelinde değil, temsil ettikleri ayrıcalıklı bürokrasilerin dar ulusal çıkarları temelinde hareket ediyordu.

Sosyalist İşçi Partisi, 1955 tarihli kararında Çin’i bir deforme işçi devleti olarak niteledi. Sanayinin ve bankaların ulusallaştırılması, bürokratik ekonomik planlamayla birlikte bir işçi devletinin temellerini atmıştı ama bu devlet doğuştan Stalinizm tarafından deforme edilmişti. Dördüncü Enternasyonal, Çin’de kurulan ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerini koşulsuz olarak savundu. Bununla birlikte, Maoist rejimin bürokratik olarak deforme kökenlerini onun başat özelliği olarak görüyordu. Bu da rejimin siyasi devrim yoluyla devrilmesini, uluslararası sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak Çin’de sosyalizmin inşası için ileriye giden tek yol haline getiriyordu.

15. Görece kısa bir konferansın sınırları içinde, Çin rejiminin deforme bir işçi devletinden dünyanın ikinci büyük kapitalist ekonomisine evrilmesini ayrıntılı olarak gözden geçirmek mümkün değil ama birkaç noktaya değinmek gerekiyor.

Lev Troçki 1930’larda, işçi sınıfının siyasi devrimi olmazsa Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyonun kaçınılmaz olduğu uyarısını yapmıştı. Bu öngörü, Doğu Avrupa’daki Stalinist devletler için olduğu gibi Çin için de aynı isabetle geçerliydi. Mao’nun attığı ekonomik adımlar başlangıçta savaşın harap ettiği ekonominin canlanmasını sağlamakla beraber, otarşik “tek ülkede sosyalizm” perspektifi kaçınılmaz olarak ağırlaşan bir ekonomik ve toplumsal çalkantıya ve Pekin’in hiçbir çözüm bulamadığı krizlere yol açtı. Bunun sonucu, parti içi sert hizip savaşları ve ani zikzaklar oldu.

Mao’nun kendi kendine yeten sosyalist toplum şeklindeki ütopik şeması, 1958’deki “Büyük İleri Atılım”ının temelini oluşturuyordu; bu girişim ekonomik felaket ve kitlesel açlıkla sonuçlandı. Mao’nun, başını Liu Şaoçi’nin çektiği hizipsel rakipleri Sovyet bürokratik planlama modelinin yolunu takip ediyorlar ama bu da bir alternatif sunmuyordu. Ekonomik kriz, Sovyetler Birliği ile 1961-63 ayrılığı ve Sovyet yardımı ile danışmanlarının geri çekilmesi ile büyük ölçüde ağırlaştı; bu durum Çin’i tamamen izole bir duruma düşürdü.

16. Bugün Çin’deki çeşitli neo-Maoist eğilimler, Mao’yu, doğru olmayan bir şekilde, düşüncelerine başkalarının ihanet ettiği gerçek bir sosyalist ve Marksist devrimci olarak göstermeye çalışıyor. Bu iddialar büyük ölçüde Mao’nun 1960’lardaki sözde Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne dayanıyor; oysa bu ne büyüktü ne proleterdi ne de devrimciydi. Gerçekte Mao’nun Kültür Devrimi, “kapitalist yolcular” diye damgaladığı rakiplerini devirmek için son bir umutsuz girişimdi. Mao, parti dışında, öğrenci gençlik arasında, ardından da “Kızıl Muhafızlar” içinde örgütlenen lümpen proletarya ve yoksul köylüler arasında destek toplamaya çalıştı. Bu hareketin gerici karakteri, köylü bireyciliğini teşvik etmesinde, bütün kültür ve bilimi “burjuva” diye mahkûm etmesinde ve Mao’nun Küçük Kırmızı Kitap’ındaki siyasi bayağılıkları resmî devlet dini mertebesine yükseltmesinde ifadesini buldu.

Bu girişim hızla denetimden çıktı ve rejimin varlığını tehdit eden karmakarışık, sarsıntılı toplumsal mücadelelere yol açtı. Şanghay’daki işçiler Mao’nun “Karargâhı Bombalayın” buyruğunu harfiyen uygulayıp kitlesel grevlere girişince ve 1967’de bağımsız Şanghay Halk Komünü’nü kurduğunca, Mao kargaşayı denetim altına almak için orduyu devreye soktu. Rejimin işçi sınıfına duyduğu düşmanlık, Şanghay işçilerine yaptığı şu uyarıda ifadesini buluyordu: “İşçiler olarak onların asıl işi çalışmaktır. Devrime katılmak ancak ikinci sırada gelir. Dolayısıyla işlerinin başına dönmelidirler.”

Gerçekte kapitalist restorasyonun yolunu açan Mao’nun kendisiydi. Büyüyen ekonomik ve toplumsal sorunlarla ve Sovyetler Birliği’yle savaş tehdidiyle karşı karşıya kalan Pekin, ABD emperyalizmiyle, Çin’in küresel kapitalizmle bütünleşmesinin temelini atan bir ittifak kurdu. Piyasa reformlarını başlatan kişi olarak Deng Şiaoping gösterilse de Mao’nun 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon’la yakınlaşması, yabancı yatırımın ve Batı’yla artan ticaretin temel ön koşuluydu. Maoist rejim, dış politikada, Şili’deki General Augusto Pinochet’nin ve İran’daki Şah’ın diktatörlükleri dahil, ABD destekli en gerici diktatörlüklerden bazılarıyla aynı safta yer aldı.

Mao, ülke içinde, Kültür Devrimi sırasında “iki numaralı kapitalist yolcu” olarak dışlanmış olan Deng Şiaoping’in itibarını iade etti. Deng, Mao’nun ölümünden sonra Stalinist bürokrasi içindeki baskın figür olarak öne çıktı ve 1978’de kapsamlı “reform ve açılım” gündemini başlattı: yabancı yatırımcılar için özel ekonomik bölgeler, kırsal kesimde komünlerin yerine özel teşebbüs ve ekonomik planlamanın yerine piyasa. Bunun sonucunda, özellikle kırda özel teşebbüs muazzam ölçüde genişledi, toplumsal eşitsizlik hızla arttı, parti bürokratlarının yağması ve yolsuzluğu yaygınlaştı, işsizlik büyüdü ve enflasyon fırladı.

1989’da Tiananmen Meydanı’nda demokratik haklar için yapılan öğrenci protestolarının tetiklemesiyle patlayan, işte bu toplumsal barut fıçısıydı. Bu, yalnızca Pekin’deki öğrencilerin hareketi değildi; ülkenin dört bir yanında işçi sınıfının Deng’in piyasa yanlısı politikalarının etkilerine karşı isyanına doğru dönüştü. Hareketin şiddetle bastırılması, Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde yaşanmakta olan süreçlere benzer biçimde, topyekûn kapitalist restorasyonun yolunu açtı.

Bu rejimlerin çöküşünün ya da dönüşümünün sosyalizmin başarısızlığından kaynaklanmadığını, Stalinizmin ve onun iflas etmiş ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” perspektifinin ürünü olduğunu açıklayan yalnızca Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) oldu. Dahası, bu süreçleri büyük ölçüde hızlandırmış olan üretimin küreselleşmesinin, buradaki, Avustralya’daki İşçi Partisi ve sendikalar dahil, ulusal ekonomik düzenlemeye dayanan bütün partilerin ve kurumların da altını oyduğunu gösterdik.

17. Konuşmamı bugünkü Çin’e ilişkin birkaç nokta değinerek bitireceğim.

Birincisi, Çin’in günümüzün sanayi devi —dünyanın ikinci büyük ekonomisi— olarak ortaya çıkışı, kapitalizmin yeni bir canlanışını temsil etmemektedir. Bu, Çin ekonomisine içkin herhangi bir gücün ürünü de değildir. Aksine, Çin’deki sarsıcı büyüme oranları, düşen kâr oranlarını aşmaya çalışan küresel sermayenin Çin’in uçsuz bucaksız ucuz emek rezervlerini yağmalamasının sonucudur. 1949 Devrimi’nin kazanımlarından geriye kalanlar, yani altyapının, temel sanayinin ve özellikle eğitimli bir işgücünün oluşturulmuş olması, Tiananmen Meydanı katliamından sonra Çin’e yabancı yatırım akışını kolaylaştırdı. Protestoların vahşice bastırılması, yabancı yatırımcılara, rejimin gelecekteki işçi sınıfı huzursuzluklarına karşı polis devleti baskısına başvurmakta tereddüt etmeyeceğinin güvencesini verdi.

Ne var ki Çin’in ekonomik yükselişi, onu ABD emperyalizminin hâkim olduğu küresel düzenle karşı karşıya getirmiştir. ABD ve diğer emperyalist güçler, Çin’in ekonomik genişlemesi kendi egemenliklerine meydan okumadığı sürece, ucuz Çin emeğinin ürettiği süper kârlardan yararlanmaya isteklidir. Bununla birlikte Çin’in devasa miktarda enerjiye, hammaddeye ve pazara duyduğu ihtiyaç ve ileri teknoloji alanlarına yönelik hamleleri, ABD emperyalizminin ekonomik ve jeopolitik çıkarlarıyla çatışıyor.

Zayıflayan küresel egemenliğini sürdürme çabasındaki ABD, önce Obama’nın “Asya’ya dönüş” politikası altında, şimdi de Trump yönetiminde, her alanda —diplomatik, ekonomik ve askeri olarak— saldırgan biçimde Çin’in altını oymaya ve onunla karşı karşıya gelmeye çalışıyor. Washington, savaşa hazırlık çerçevesinde Güney Çin Denizi gibi parlama noktalarını pervasızca körükledi, Asya-Pasifik genelinde silahlı kuvvetlerini artırdı ve Avustralya’yla olan dahil, ittifaklarını güçlendirdi.

Bu saldırgan yığınağa, kamuoyunu koşullandırmak amacıyla ve geçen yıl burada kabul edilen “yabancı müdahalesi” yasası gibi antidemokratik önlemlere bahane olarak, Avustralya’da da yürütülen ve Çin’in “yayılmacılığı”nı ve siyasi müdahalesini kınayan, giderek tırmanan bir propaganda kampanyası eşlik ediyor. Çinli öğrencileri ve bir bütün olarak Çinli topluluğu zan altında bırakan Çin karşıtı bir yabancı düşmanlığı havası körükleniyor. Bütün bunlar, savaşın ideolojik hazırlıklarıdır.

Sosyalist Alternatif gibi sahte sol örgütler, Çin’i emperyalist bir güç olarak damgalayarak bu kampanyanın borazanı haline geldiler. Bu nitelendirme, Çin Halk Cumhuriyeti’nin tarihsel kökenlerini görmezden gelmekte ve bu örgütlerin ABD emperyalizmine verdikleri örtülü desteği haklı çıkarmak için kullanılmaktadır. Çin’in egemen seçkinleri, Çin’in büyük bir dünya gücü haline gelmesi yönünde hırslara sahip olsalar da Çin, geçtiğimiz yüzyılda kurulan ve bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin hâkim olduğu küresel emperyalist düzenin parçası değildir.

IYSSE ve Sosyalist Eşitlik Partisi, ABD önderliğindeki savaş yönelimine karşı çıkıyor. Ama Washington’ın provokasyonlarına ve askeri yığınağına karşı hiçbir ilerici yanıtı olmayan Pekin’deki Stalinist rejime de hiçbir siyasi destek vermiyoruz. Komünist Parti, savaşı önleyebilecek tek toplumsal güce, yani Çin’deki ve bütün dünyadaki işçi sınıfına herhangi bir çağrıda bulunmaktan doğası gereği âcizdir. Stalinist bürokrasi, işçilerin kitlesel hareketinden, emperyalizmin tehdidinden korktuğundan çok daha fazla korkmaktadır. Çin rejiminin içerideki polis devleti aygıtına orduya harcadığından daha fazlasını harcamasının nedeni de budur. Bürokrasi, tek amacı hem Çin işçi sınıfını hem de uluslararası işçi sınıfını bölmek olan Çin milliyetçiliğini körükleyerek, özellikle orta sınıf kesimler arasında kendisine bir toplumsal taban yaratmaya çalışıyor.

Çin’in hızlı ekonomik büyümesi, nüfusun önemli kesimlerinin yaşam standartlarını yükseltti. Dünya Bankası’na göre, günlük 1,90 ABD doları olan hâlihazırdaki katı yoksulluk sınırının altında yaşayan nüfusun oranı 1981’de yüzde 88 iken 2015’te yüzde 0,7’ye geriledi. Ancak toplumsal eşitsizlik sarsıcı düzeylere ulaştı. Çin, dünyanın toplumsal bakımdan en eşit ülkelerinden biriyken en eşitsiz ülkelerinden biri haline geldi. Komünist Parti, işçilerin ya da köylü kitlelerinin çıkarlarını değil, servetlerini devlet mülkiyetinin yağmalanması ve işçi sınıfının azgınca sömürülmesi yoluyla edinen aşırı zengin oligark kliklerinin çıkarlarını temsil etmektedir. Çin’in en zengin beş kişisinin toplam net serveti bu yıl 38 milyar doları aşarken, işçiler ayda 370 dolarlık asgari ücretle hayatta kalma mücadelesi veriyor.

ABD’de hâlen süren 48 bin otomotiv işçisinin grevinin ve Fransa’da Sarı Yelekliler hareketine katılan binlerce kişinin tanıklık ettiği üzere, sınıf mücadelesinin uluslararası ölçekte yeniden canlandığı koşullarda, muazzam ölçüde büyüyerek tahminen 400 milyon kişiye ulaşan Çin işçi sınıfının patlayıcı mücadelelerini beklemek için her türlü neden vardır. “Kitlesel olaylar”a ilişkin resmî istatistikler artık açıklanmıyor ama 2014’teki ayakkabı işçileri grevi gibi, birçoğu ücretlerin ve sosyal hakların ödenmemesi yüzünden yaşanan grevlerin sayısının arttığına dair işaretler var.

Hong Kong’da temel demokratik haklar için milyonların katıldığı ve uzun süredir devam eden kitlesel protestolar, yalnızca bu bölgedeki değil, bütün Çin’deki çok daha derin toplumsal gerilimlerin belirtisidir. Ancak Hong Kong protestolarındaki kafa karışıklığı ve heterojen nitelik, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel sorunun, yani devrimci önderlik eksikliğinin altını çiziyor. Bütün Çin’de inşa edilmesi gereken de budur. Devrimci bir partinin yokluğunda, Hong Kong’daki çalkantı, ABD ve Britanya emperyalizmine yapılan çağrılarda olduğu gibi, çok sağcı yönlere sapabilir. Demokratik haklar ancak sosyalist bir perspektif temelinde Çin işçi sınıfına ve uluslararası işçi sınıfına yönelerek elde edilebilir.

Bizim siyasi perspektifimiz, devrimci sosyalist enternasyonalizm ilkelerine dayanmaktadır. Bunlar, 1917’deki Rus Devrimi’ne ve Çin dahil dünyanın dört bir yanında komünist partilerin kurulmasına yön veren ve Stalinizmin ihanet ettiği ilkelerdir. Troçkist hareketin verdiği uzun soluklu mücadelelerin tarihsel dersleri, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin büyütülmesinin ve özellikle Çin dahil, yeni şubelerin kurulmasının temelini oluşturmalıdır.

Bu konferanstan çıkan sonuç, burada bulunan herkesin bu tarihsel görevde üzerine düşeni yapmayı ciddi biçimde düşünmesi gerektiğidir. Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni hâlen okumuyorsanız, okumaya başlamanızı öneririm. IYSSE ya da Sosyalist Eşitlik Partisi üyesi değilseniz, sizleri üyelik başvurusunda bulunmaya ve önümüzdeki mücadeleler için gereken devrimci sosyalist önderliğin inşasına yardımcı olmaya çağırıyorum.

Dipnotlar

[1] Lev Troçki, “Çin Devrimi ve Yoldaş Stalin’in Tezleri”, Çin Üzerine (İstanbul: Tarih Bilinci Yayınları, 2000), s. 69-70. Çeviren: Ömer Gemici (düzeltilmiş Xinhua’daçeviri).

[2] Peng Shuzhi, “The Causes of the Victory of the Chinese Communist Party over Chiang Kai-Shek, and the CCP’s Perspectives”; İngilizcesi 3 Ekim 2019’da WSWS’de yayımlandı.

[3] “The Third Chinese Revolution and its Aftermath”, ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi’nin 1955’te kabul ettiği karar; İngilizcesi 9 Ekim 2019’da WSWS’de yayımlandı.

Loading