Berlin eyalet seçiminin sonuçları henüz açıklanmıştı ki, seçimin açık galibi Sol Parti’ye karşı bir karalama kampanyası patlak verdi. Suçlamalar, antisemitizmden suç örgütlerine ve terörist çetelere destek vermeye kadar uzanıyor.
İlk atışı, aşırı sağcı Almanya için Alternatif’in (AfD) lideri Alice Weidel yaptı. Weidel, seçim gecesi “zenginleri vurun”, “kapitalistler dışarı”, “kamulaştırın” ve “kira tavanı” çağrıları yapan “aşırı sol bir ittifak”a karşı ateş püskürdü. Onu, başta sansasyon gazetesi Bild olmak üzere Springer basını, diğer medya kuruluşları ve Federal Meclis’teki (Bundestag) bütün partilerin temsilcileri izledi; bunlara Sol Parti’nin kendisi de dahildi.
Çarşamba günü, AfD’nin talebi üzerine Federal Meclis’te bir oturum düzenlendi. Bu oturumda AfD, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU), Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller, Sol Parti’ye karşı tek cephe oluşturdu. Sol Parti adına konuşan Gregor Gysi ise mahcup bir tavırla “bazı üyelerin İsrail eleştirisinde açıkça aşırıya kaçtığını” kabul etti ve daha dikkatli olacaklarına söz verdi.
Bu mide bulandırıcı gösteri, SPD ve Yeşiller’le birlikte bir Senato (eyalet hükümeti) kurmaya çalışan Sol Parti’yi ve partinin baş adayı Elif Eralp’i değil, daha çok partinin seçmenlerini hedef alıyordu.
Sol Parti, kapitalist çıkarların güvenilir bir dayanağı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. 2002’den itibaren yaklaşık 16 yıl boyunca Senato’da yer aldığı Berlin’de, işlerin ve gelirlerin ortadan kaldırılmasında ve kamu konutlarının özelleştirilmesinde öncü bir rol oynadı. Federal hükümetin savaş ve silahlanma politikasını da destekliyor. Eralp, seçim kampanyası sırasında partisinin kendi Neukölln bölge örgütüne şiddetle saldırmıştı.
Kampanyanın asıl hedefi, Gazze’deki soykırıma ve hükümetin savaş politikasına karşı yaygın halk muhalefetidir. Seçim sonrası anketlere göre, Sol Parti seçmenlerinin yüzde 88’i ve tüm seçmenlerin yüzde 60’ı, Sol Parti’nin İsrail’i eleştiren açıklamalar yapmasını olumlu karşıladı.
Amaç, bu yaygın ruh halinin Senato’da en ufak bir yansıma bulmasını engellemek, hatta onu fiilen suç olarak damgalamaktır. Ya Sol Parti, kendi meclis grubunda hiç kimsenin en ufak biçimde çizgi dışına çıkmamasını güvence altına alacak ya da seçimi kaybeden CDU, SPD ve Yeşiller derhal kendi aralarında hükümet kuracak.
Bu kampanyada dikkat çekici olan yalnızca kindar ve saldırgan üslubu değil, sözde demokratların AfD ile kurduğu yakın işbirliğidir. Düzen partilerinin temsilcileri, aşırı sağcılar ve başkent basınının etkili kalemleri, adeta en yüksek perdeden ulumak için birbiriyle yarışıyor. Kampanya, AfD’nin gelecekteki hükümetlere dahil edilmesinin zeminini hazırlıyor.
ARD’nin Tagesthemen haber programında yaptığı bir yorumda, Berlin-Brandenburg kamu yayıncısı RBB’nin sunucusu Jörg Thadeusz, SPD ve Yeşiller’e çağrıda bulundu: “Berlin’deki partilerinin temsilcileri bu Sol Parti ile ittifak kurarsa”, Auschwitz’in kurtarılışını anma törenlerine katılmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söyledi. Sol Parti’nin “nefret dolu temsilcilerini” “Yahudi düşmanı bir ton” yaymakla suçladı ve onları neo-Nazilerle bir tuttu. Thadeusz’a göre Alman tarihinin dersleri yalnızca AfD için değil, “koyu kızıl antisemitler” için de geçerliydi.
Şansölye Friedrich Merz, Berlin’in “birkaç aydır giderek radikalleşen ve açıkça dile getirilen bir antisemitizm” yaşadığını iddia etti. Berlin’deki SPD ve Yeşiller’in buna “çok net bir yanıt” vermesini umduğunu söyledi. Bavyera Eyalet Başbakanı ve Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) lideri Markus Söder ise, Eralp’in başkentin belediye başkanı olması halinde Berlin’in Almanya’nın mali denkleştirme sistemi kapsamında daha zengin eyaletlerden aldığı ödemeleri kesmekle bile tehdit etti.
Springer yayınevinin en etkili gazetecilerinden Ulf Poschardt, “güvertede Arap İslamofaşistlerle birlikte DAC’nin [Doğu Almanya] geri dönüşü” konusunda uyarıda bulundu. Poschardt’a göre bu, Hitler’in 1933’te iktidarı ele geçirmesinden bile daha tehlikeliydi. Poschardt Yeşillerin seçmenleriniyse, şimdi Sol Parti ile ittifak biçiminde hak ettikleri cezayı bulan “hobisiz, onursuz, tanrısız Berlin-Mitte ahmakları” olarak nitelendirdi.
Yeni Sosyal Piyasa Ekonomisi Girişimi’nin (INSM) genel müdürü Thorsten Alsleben, Berlinli genç kadınları halifeliğe oy vermekle suçladı: “Göbek dekolte yerine burka.”
Federal Meclis’te AfD milletvekili Gottfried Curio, Müslüman seçmenlerin yüzde 50’den fazlası Sol Parti’ye oy verdiği için Berlin eyalet seçiminin “Almanya’daki ilk açıkça etnik seçim” olduğunu ilan etti. Yine AfD’den Beatrix von Storch da, “Savaştan bu yana hiçbir parti, seçmenleri harekete geçirmek için Yahudi düşmanlığını Berlin’deki Sol Parti kadar kullanmadı” diye ekledi.
Yeşiller milletvekili Irene Mihalic de aynı telden çaldı. Mihalic, Sol Parti’yi İsrail düşmanlığına ve antisemitizme göz yummakla ve ülkedeki siyasi kültürü zehirlemekle suçladı.
Kampanyanın bahanesi, Berlinli bazı Sol Parti politikacılarının Gazze’deki İsrail soykırımını kınaması ve Filistinlilerin hakları için mücadele etmesidir. Özellikle, Sol Parti’nin yüzde 32 oy aldığı Neukölln’ün ilçe belediye başkanı adayı Ahmed Abed ile Federal Meclis milletvekili Ferat Koçak hedef alındı.
Başka davaların yanı sıra Boykot, Tecrit, Yaptırımlar (BDS) kampanyasını da mahkemede savunmuş olan avukat Abed, Filistin kökenlidir ve Gazze’de aile üyelerini kaybetmiştir. Abed’in, Neukölln’ün İsrail’deki kardeş şehrinin, Netanyahu’nun Likud partisi üyesi olan belediye başkanına “soykırımcı katil” dediği iddia ediliyor.
Kürt-Alevi kökenli olan Koçak, eski DAC toprakları dışında doğrudan seçimle Federal Meclis’e giren ilk Sol Parti politikacısıdır ve daha önce neo-Nazi saldırılarının hedefi olmuştur. Şimdi ise “aşiret suçlarıyla” bağlantılı olduğu iddiasıyla suçlanıyor.
Bazı üyeleri suç işlemiş, Lübnan kökenli geniş bir aile olan Remmo aşiretinin başı sayılan Issa Remmo, Sol Parti’nin Neukölln’deki seçim gecesi kutlamasına gelmişti. Ancak Remmo hiçbir suçtan hüküm giymiş değil. Sol Parti de onu davet etmediğini ve derhal etkinlikten uzaklaştırdığını söylüyor. Dolayısıyla Koçak’a yönelik suçlamalar kanıtlanmış olgulara değil, şüphelere dayanıyor.
Sol Parti’nin sağcı karakterini gösteren şey, partinin önde gelen temsilcilerinin derhal Koçak’a karşı koroya katılmasıdır. Eski Federal Meclis Başkan Yardımcısı Petra Pau, X’te Koçak’ın saflığına artık inanmadığını ve onun nihayet sorumluluk alması gerektiğini yazdı. Thüringen Eyalet Meclisi milletvekili Katharina König-Preuss, bir Instagram videosunda Koçak’ı Federal Meclis’teki koltuğundan istifa etmeye çağırdı. Saksonya-Anhalt Eyalet Meclisi’ndeki Sol Parti grup başkanı Eva von Angern de videoyu paylaştı. Koçak o tarihten bu yana vekilliği görevini askıya almış durumda.
Pau’nun ve Sol Parti’nin diğer önde gelen temsilcilerinin aksine, Berlinli 150 Yahudi açık bir mektupla karalama kampanyasına karşı çıktı. Mektupta Sol Parti’nin Yahudiler için bir tehlike olarak gösterilmesi açıkça reddediliyor ve Sol Parti, Yeşiller ve SPD koalisyonu savunuluyor.
İmzacılar arasında çok sayıda tanınmış isim yer alıyor: yazar Eva Menasse, yazar ve yorumcu Deborah Feldman, müzisyen Peaches (Merrill Nisker), Potsdam’daki Einstein Forumu’nun direktörü Susan Neiman ve diğerleri.
Koçak’ın aşiret suçlarıyla bağlantılı olduğu iddiası saf spekülasyondan ibaretken, hemen yakındaki Springer binasında bambaşka türden bir aşiret toplanıyordu. Springer’in CEO’su Matthias Döpfner, burada “Axel Springer Ödülü”nü teknoloji milyarderi Peter Thiel’e takdim etti. Donald Trump’ın ve JD Vance’in destekçisi olan Thiel, ödülü “demokrasilerin direncine” yaptığı katkılardan dolayı aldı. Thiel’in şirketi Palantir, dünyanın dört bir yanındaki istihbarat örgütlerine ve güvenlik güçlerine, her türlü demokratik hakkı baltalayan gözetim yazılımları sağlıyor.
Thiel, Alman medyasını “bir tür solcu nefret fabrikasına dönüşmekle” suçladı. Döpfner’i övdü ve onun gibi insanlar olmasaydı durumun “gerçekten çok, çok kötü” olacağını söyledi. Döpfner ve Thiel arasında uzun süredir yakın iş ilişkileri var; ikili silahlanma projelerine birlikte yatırım yapıyor. Döpfner’in oğlu Moritz, Thiel’in yatırım şirketi Thiel Capital’de genel müdrü yardımcısı olarak görev yapmıştı.
Dinleyiciler arasında, zor durumdaki Şansölye Friedrich Merz’in olası halefi olarak kendini konumlandıran CSU lideri Markus Söder de vardı.
Bu olay, mali oligarşinin çıkarlarının, demokratik haklara yönelik saldırıların ve AfD’nin güçlenmesinin birbiriyle ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor. Savaş ve diktatörlükten başka yanıtı olmayan bir krizle karşı karşıya kalan egemen sınıf, bütün kapitalist ülkelerde sağa kayıyor.
Sol Parti, son karalama kampanyasının hedefi olmasına rağmen bu gelişmeye direnmiyor. Tam tersine, savaşa ve soykırıma karşı büyüyen muhalefeti boğmak için sol söylemlere başvururken kendisi de giderek daha fazla sağa kayıyor. Elif Eralp’in kendisine örnek aldığı New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, bugün faşist ABD Başkanı Trump ile yakın işbirliği içinde.
Demokratik haklara yönelik saldırıları ancak savaşa ve kapitalizme karşı mücadele eden uluslararası işçi sınıfının bağımsız sosyalist hareketi durdurabilir.
28 Eylül 2026
