14 Ekim Çarşamba günü İstanbul ve çevresini vuran şiddetli sağanak, 16 milyonluk kenti bir kez daha büyük bir toplumsal felaket sahnesine çevirdi. İstanbul Valiliği’nin son açıklamalarına göre İstanbul’da yedi, komşu Kocaeli’de iki kişi hayatını kaybetti.
Kayıtların tutulmaya başladığı 1942’den bu yana en şiddetlisi olduğu belirtilen yağışın ardından sokaklar adeta nehre döndü, evleri ve işyerlerini su bastı, sürüklenen araçlar yokuş diplerinde üst üste yığıldı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti ve burjuva medya felaketi “kaçınılmaz bir doğa olayı” olarak sunmaya çalışıyor. Ancak bu açıklama sorumluluğun üzerini örtmeye yöneliktir. Yağış yalnızca tetikleyicidir. Onu ölümcül bir sel felaketine dönüştüren, dere yataklarını betonla dolduran onlarca yıllık rant ve kâr odaklı kentleşme ve iklim krizini hızla derinleştiren kapitalist sistemdir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi (AKOM) verilerine göre Boğaz çevresi ile Avrupa Yakası’nın kuzey ve orta kesimlerinde bir günde metrekareye 130 ila 277 kilogram yağış düştü. Beykoz’da ölçülen 277 kilogram, kentin ekim ayı ortalamasının dört katından fazlaydı.
Hayatını kaybedenlerin kimliği, felaketin sınıfsal karakterini gözler önüne seriyor. Fatih’in Balat semtinde 14 yaşındaki çocuk işçi Mahmut Işıldak, bir otoparkta açıkta bırakılmış elektrik kablolarının akım verdiği su birikintisine basarak öldü; otoparkın yıllardır denetimsiz biçimde işletildiği ortaya çıktı. Sarıyer Ayazağa’da 34 yaşında bir kişi sel sularının içinden karşıya geçmeye çalışırken düşerek yaşamını yitirdi. Türkmenistanlı göçmen işçi Murat Babajanov’un cansız bedeni günler sonra Haliç’te bulundu.
Beykoz’da ise 53 yaşındaki inşaat işçisi Faik Şentürk, valinin halka “zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın” çağrısı yaptığı günlerde, bir okul şantiyesinde biriken suyu boşaltmak için çalıştırılırken kuyuya düşerek öldü.
Meteorolojinin uyarılarına ve göstermelik resmi çağrılara rağmen kamuda ve özel sektörde milyonlarca işçi işe gitmeye zorlandı; okullar ancak felaketin boyutu ortaya çıktıktan sonra, 15 ve 16 Ekim’de tatil edildi. Varlıklı kesimler güvenli rezidanslarında bekler ya da şehri terk ederken, bodrum katlarda ve dere kenarlarında yaşayan ve işe gitmek zorunda kalan emekçiler felaketin esas bedelini ödeyenler oldu.
Valiliğe göre 19 bin 300 ihbar alındı, yaklaşık 2 bin konut ve 900 işyerinde ciddi hasar tespit edildi. Metro istasyonlarını, hastaneleri ve alışveriş merkezlerini su bastı. Devletin selzedelere dağıttığı 10 bin liralık “acil yardım”, aylık asgari ücretin yaklaşık üçte biridir. Evini ve birikimini kaybetmiş bir işçi ailesi için bu, alay etmekten farksızdır.
Betona gömülen dereler
İstanbul’un 100’den fazla deresi ve doğal su yatağı son on yıllarda daraltıldı, üzeri kapatıldı ve imara açıldı. Kâğıthane’den Alibeyköy’e ve Ayazağa’daki Cendere Vadisi’ne kadar suyun doğal akış yolları alışveriş merkezleri, plazalar ve lüks konut projeleriyle tıkandı. Dere kıyılarına kurulan fabrikalar bu yatakları arıtılmamış atıkların döküldüğü yerlere çevirdi. Toprak beton ve asfaltla kaplandıkça yağmur suyu yere sızamıyor, kentin eğimli arazisinde hızla akan bir sele dönüşüyor.
Bu süreç Erdoğan’ın 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile başlamadı ancak AKP’nin çeyrek asırlık iktidarı döneminde büyük bir hız kazandı. 1980’lerin sonundan itibaren ardışık imar düzenlemeleriyle fabrikalar ve gecekondularla zaten kısmen işgal edilmiş dere yatakları yasal olarak inşaat parsellerine dönüştürüldü. Dere koruma bantları defalarca daraltıldı; 2013’teki bir yönetmelik değişikliğiyle bazı dere kesimlerinde her iki yandaki 100 metrelik yapılaşma sınırı, yerini yalnızca 10 metrelik bir “işletme bandı”na bıraktı.
Bilim insanlarının beklenen büyük Marmara depremine karşı uyarıları doğrultusunda büyük çaplı önlemler alınmak şöyle dursun, deprem sonrasına yönelik sınırlı önlemler bile kâr birikimine tabi kılındı. 1999 Marmara depreminin ardından belirlenen yaklaşık 470 toplanma alanının 300 kadarı imara açılarak alışveriş merkezi, rezidans ve gökdelene dönüştürüldü.
Kentin kuzeyindeki ormanlar ve su havzaları Üçüncü Köprü, yeni havalimanı ve çevrelerindeki yapılaşmayla tahrip edildi. Boğaziçi’ne paralel bir şekilde yapılması planlanan ve Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birbirine bağlaması öngörülen Kanal İstanbul projesi geriye kalan havzaları da tehdit ediyor; şimdiden su havzalarının etrafı toplu konutlarla dolmaya başladı. Hükümetin ancak şimdi Ayazağa’da dere yatağındaki bazı binaları yıkmaya başlaması, yıllardır bizzat göz yumduğu yapılaşmanın itirafından başka bir şey değildir.
Küresel bir felaketin parçası
İstanbul selleri yerel bir olay değil, hızla derinleşen küresel iklim felaketinin bir parçasıdır. Yetkililerin iklim değişikliğine yaptığı göndermeler, bu krizi kimsenin sorumlu olmadığı bir doğa olayı gibi gösterme amacı taşıyor. Oysa iklim değişikliği de esasen küresel kapitalist sistemin bir ürünüdür. Fosil yakıtların yakılmasıyla ısınan atmosfer daha fazla nem taşımakta ve aşırı yağışları daha sık ve daha şiddetli hale getirmektedir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), insan kaynaklı ısınmanın dünyanın her bölgesinde aşırı hava olaylarını etkilediğini saptamıştır.
Yalnızca son aylarda meydana gelen felaketler tablonun boyutunu göstermektedir. Temmuzda Bangladeş’te muson selleri ve heyelanlar 50’den fazla kişiyi öldürdü, bir milyondan fazla insanı etkiledi; ABD’de Batı Virginia ve Teksas’ı ani seller vurdu. Avrupa yazın üçüncü büyük sıcak hava dalgasını yaşarken Sicilya’da sıcaklık 48,4 santigrat dereceye çıktı; yalnızca haziran dalgasında altı ülkede fazladan tahminen 14 bin kişi hayatını kaybetti. Ağustos sonunda Nepal-Tibet sınırında buzul kaynaklı seller büyük yıkıma yol açtı. Türkiye’de ise 2025 yazında sıcaklık ilk kez 50 santigrat dereceyi aştı; orman yangınları en az 17 kişinin ölümüne yol açtı ve 81 bin hektardan fazla ormanı kül etti.
Türkiye’nin güneyini ve Suriye’nin kuzeyini vuran 6 Şubat 2023 depremleri, resmi “doğal afet” anlatısının neyi gizlediğinin son dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biridir. Kahramanmaraş merkezli depremler resmi rakamlara göre Türkiye’de 53 bin, Suriye’de ise 8 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Deprem bir doğa olayıydı; ancak kitlesel ölümler, bilim insanlarının ve resmi raporların uyarılarını yok sayan, 2018’deki “imar barışı” gibi aflarla milyonlarca kaçak yapıyı “yasallaştıran” ve güvenli konut yerine inşaat rantını önceleyen kapitalist politikaların sonucuydu. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) o dönem belirttiği gibi felaket, milyonlarca insanın hayatını doğrudan ilgilendiren uzun vadeli altyapı harcamalarını reddederek kısa vadeli kâra odaklanan kapitalist oligarşinin çıkarlarının bir sonucuydu. İstanbul dahil Marmara Bölgesi’nde 20 milyonu aşkın insan hâlâ beklenen büyük depremin tehdidi altında yaşıyor.
Sorun bilimsel bilgi ya da teknik kapasite eksikliği değildir. Toplumsal ihtiyaçlara dayayan akılcı politikaların önündeki engel, toplumsal yaşamın her alanını özel kâra tabi kılan ve dünyayı rakip ulus devletlere bölen kapitalist sistem ve burjuva egemenliğidir.
BM Çevre Programı’na göre hükümetler 2030’da, ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlamayla uyumlu düzeyin iki katından fazla fosil yakıt üretmeyi planlıyor. Aynı hükümetler afet hazırlığını ve altyapıyı kaynaksız bırakırken savaşa akıl almaz kaynaklar ayırıyor: Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO, askeri harcamaları 2035’e kadar ulusal gelirin yüzde 5’ine çıkarma kararı aldı.
COP31: Antalya’da iklim aldatmacası
Bu koşullarda Türkiye, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak. Avustralya ile varılan bir pazarlık sonucunda zirve Türkiye’de düzenlenecek, müzakereleri ise Avustralya’nın İklim Bakanı Chris Bowen yönetecek. Türkiye’nin “COP31 Başkanı” ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum. Kurum, 2024 yerel seçimlerinde AKP’nin İstanbul adayı olan ve kentteki rant odaklı imar politikalarının baş uygulayıcılarından biri. Kurum, 2023 deprem felaketlerinden beş yıl önce bu göreve getirilmişti ve önlenebilir kitlesel ölümlere rağmen istifa etmedi.
COP zirvelerinin sicili ortadadır. 1995’ten bu yana yapılan otuz zirve boyunca küresel emisyonlar ve sıcaklıklar rekor üstüne rekor kırdı. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki COP29’a 1.773 kayıtlı fosil yakıt lobicisi katıldı; bu sayı iklim krizine en açık on ülkenin toplam delege sayısından yüzde 70 fazlaydı. Brezilya’daki COP30’un sonuç metni ise krizin ana nedeni olan fosil yakıtları adıyla bile anmadı.
Bu zirveler iklim krizini çözmek için değil, emperyalist güçler ve enerji tekelleri arasındaki çıkar pazarlıklarına “yeşil” bir cila sürmek, karbon piyasaları gibi yeni kâr alanları açmak ve kamuoyunu bir şeyler yapıldığına inandırmak için düzenlenmektedir.
Sosyalist bir çözüm için
Onlarca yıllık deneyim, İstanbul’daki sel sorununun ve beklenen büyük deprem tehlikesinin, burjuva partilerin ve onların yönetimindeki merkezi hükümetin ya da belediyelerin vaatleriyle çözüme kavuşturulamayacağın kanıtlamıştır. Dere yataklarını imara açan ve toplanma alanlarını sermayeye peşkeş çeken politikalar onlarca yıl boyunca ardışık hükümetler ve belediyeler tarafından sürdürülmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ondan ayrılan YENİ Parti dahil hiçbir burjuva parti, bu düzenin temeli olan özel mülkiyete ve kâr sistemine dokunmayı önermemektedir. Bu ise milyonlarca emekçinin felaketler karşısında “bireyler” olarak kaderlerine terk edilmesine yol açmaktadır.
Bu durum kaçınılmaz değildir. İnşaat tekelleri, büyük emlak şirketleri, bankalar ve enerji şirketleri kamulaştırılarak işçi sınıfının demokratik denetimine alınmalıdır. Dere yatakları ve toplanma alanları yapılaşmadan arındırılarak topluma geri kazandırılmalı; bodrum katlarda ve riskli binalarda yaşamaya mahkûm edilen tüm emekçilere güvenli ve ücretsiz konut seferberliği derhal hayata geçirilmelidir. Kentlerin ve bir bütün olarak ekonominin planlanması kâr için değil insan ihtiyaçlarına göre yapılmalıdır.
Bu talepler ancak işçi sınıfını uluslararası bir güç olarak seferber etmeyi ve iktidarı almasını hedefleyen bir mücadeleyle hayata geçirilebilir. İklim krizi ve felaketle sonuçlanan doğal afetler küresel bir sorundur ve yalnızca küresel ölçekte, üretimin sosyalist temelde planlanmasıyla çözülebilir. Bu perspektif uğruna mücadele etmek isteyen işçileri ve gençleri, Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’e katılmaya ve onu inşa etmeye çağırıyoruz.
