Almanya’daki G-20 zirvesine sert anlaşmazlıklar yön veriyor

Bill Van Auken
11 Temmuz 2017

Bugün [7 Temmuz] Almanya’nın Hamburg kentinde toplanan iki günlük G-20 zirvesine, küresel ekonomik ve siyasi krizler, askeri çatışma tehditleri ve çok taraflı jeostratejik anlaşmazlıklar yön veriyor. Atmosfer, ilk ateşi kimin açacağını kimsenin bilmediği büyük ve küçük gangsterler arasındaki bir toplantıyı andırıyor.

İlki 2009 yılında Londra’da düzenlenen G-20 zirvesi, sözde, büyük güçlerin dünya kapitalizmini 2008’de Wall Street’te başlayan mali erimeden kurtarma ve korumacılık tehlikesini önleme yönündeki ortaklaşa çabası için bir forum işlevi görecekti. Bugün, durmadan derinleşen çözümsüz kapitalist ekonomik kriz altında, bu güçler arasındaki anlaşmazlıklar o kadar ilerlemiş, sert ve açık bir hal almış durumda ki, bunun, bu dünya toplantılarının sonuncusu olabileceğine inanmak için her türlü neden mevcut.

ABD Başkanı Donald Trump, Hamburg’a gelişi öncesinde, Almanya’nın Avrupa’nın yeni egemeni olarak yükselişi ile şiddetli anlaşmazlık içinde olan Polonya’ya bir ziyaret yaparak, zirvenin ruh halini sert ve açık cepheleşme olarak belirledi. [Polonya’da] Avrupa kıtasındaki en sağcı hükümetlerden biri tarafından ağırlanan Trump, “uygarlığımızın” çöküşü uyarısında bulunan ve “aile, özgürlük, ülke ve Tanrı uğruna” mücadele çağrısı yapan faşizan bir konuşma yaptı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgaline karşı Polonya direnişine gönderme yapan Trump, Amerikan emperyalizminin Almanya ile bugünkü rekabetini sürdürmek için ABD’yi Polonya ile aynı eksene getirmeye çalıştığı konusunda şüpheye yer bırakmadı.

Trump, ayrıca, 12 orta ve doğu Avrupa ülkesinin Varşova’daki “Üç Deniz İnisiyatifi Zirvesi”nde konuştu. Bu, çeşitli faşizan ve milliyetçi yönetimler tarafından 1920’lerde hem Sovyetler Birliği’ne hem de Almanya’ya karşı kurulan ve ABD tarafından desteklenen Intermarium [Denizlerarası] ittifakının geleneğini takip eden bir oluşum.

Beyaz Saray’ın gündemi, dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in, 2003’te ABD’nin Irak’a karşı savaş yönelimini desteklemedikleri için Fransa’yı ve Almanya’yı kınayan, onları “eski Avrupa” olarak bir kenara koyan ve Washington’ın doğudaki eski Varşova Paktı devletlerinden oluşan “yeni Avrupa”ya yöneldiğini belirten açıklamalarını tekrarlamaktadır.

Washington’ın Irak’a karşı canice savaşı üzerine bölünmelerin açığa vurduğu jeostratejik anlaşmazlıklar, 15 yıl sonra, Avrupa ile Amerika arasındaki ilişkilerin her alanını etkileyecek ve küresel ölçekte yaşanacak şekilde yayılmış durumda.

Trump, Hamburg’a, Amerikan egemen mali oligarşisinin geriliğinin, caniliğinin ve asalaklığının canlı örneği olarak geliyor. Onun amacı, Kuzey Kore’ye yönelik potansiyel olarak dünyaya felaket getirecek bir saldırıdan Suriye’de İran ve Rusya ile eşit ölçüde tehlikeli bir cepheleşmeye ve ABD emperyalizminin rakiplerini kendi yönetiminin ekonomik ulusalcı “Önce Amerika” gündemine boyun eğmeye zorlamaya kadar, [tüm alanlarda] savaş tehdidini kullanmaktır.

Bununla birlikte, Trump, saldırgan bir emperyalist gündem izleme konusunda kesinlikle yalnız değildir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, G-20 zirvesi öncesinde, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile kendi toplantısını düzenledi. Onlar, ikili serbest ticarete ve iklim değişikliğine gönderme yaptılar, korumacılığı kınadılar ve açıkça Trump yönetiminin politikalarına karşı çıktılar. Merkel, Pekin’in, Çin’i Orta Asya’ya, Rusya’ya ve Avrupa’nın tamamına bağlayan taşımacılık ve enerji ağları altyapısı kuran “Bir Yol Bir Kuşak” projesini benimsedi. Çin’in bu girişimi, Washington tarafından varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor.

Hem Kore yarımadasında hem de Güney Çin Denizi’nde Washington’dan gelen artan askeri baskı ile karşı karşıya bulunan Xi yönetimi, hem siyasi hem de askeri olarak giderek artan oranda bağımsız bir şekilde yükselen Alman emperyalizmi ile daha sıkı bağlar kurmaya çalışıyor.

Xi, aynı amaçla, Almanya ziyareti öncesinde, hem kendisinin hem de Putin’in Washington’ın taleplerine karşı çıktığı iki günlük bir Moskova ziyareti gerçekleştirdi. Washington, Pyongyang’ın kıtalararası balistik füze denemesi yapmasının ardından, Kuzey Kore’ye boyun eğdirmek için Çin’in onu aç bırakmasını istemişti. Xi ve Putin, bunun yerine, ABD’nin Güney Kore’deki antibalistik füzelerini çekmesini ve yarımadadaki provokatif askeri tatbikatlarını durdurmasını talep ettiler.

Bu arada, zirvenin hemen öncesinde, Avrupa Birliği ve Japonya, dünya GSYİH’sinin üçte birini kapsayacak bir serbest ticaret anlaşmasına vardıklarını duyurdular. Japonya Başbakanı Shinzo Abe, anlaşmanın, Almanya ile Japonya’nın “korumacılığa doğru bir kayışa karşı serbest ticaret bayrağını dalgalandırma yönündeki güçlü siyasi iradesini” gösterdiğini belirtti.

Avrupa Konseyi Başkanı Tusk, “Kimileri yalnızlık politikası ve parçalanma zamanının geri geldiğini söylüyor olsa da, bizler durumun bu olmadığını gösteriyoruz” diye ekledi.

Bu anlaşma ABD merkezli ulusötesi şirketler zararına yapılmıştır ve her iki açıklama da, açık bir şekilde Trump’a yöneliktir. Trump, zirve öncesinde Twitter’da şöyle yazmıştı: “ABD, dünya tarihindeki en kötü ticaret anlaşmalarından bazılarını yaptı. Bize yardım etmeyen ülkelerle bu anlaşmaları sürdürmeye neden devam etmemiz gereksin?”

Dünya ekonomisinin çekirdeğini oluşturan ekonomik güçler arasında sürekli tırmanan anlaşmazlıklarla; bizzat NATO ittifakı içinde giderek daha açık ve sert bir hal alan bölünmelerle ve şu ya da bu gücün çıkarlarını rakiplerine karşı ilerletmeye yönelik çok yönlü anlaşmalarla birlikte, durum, I. Dünya Savaşı öncesindekine giderek daha fazla benziyor. Lenin, o dönemi, emperyalist güçler “birbirleriyle, müttefikleriyle ve müttefiklerine karşı bir gizli anlaşmalar ağına düşmüş durumdalar” diye betimlemişti.

Yükselen savaş tehdidi ve ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan baskın emperyalist güç olarak çıkmasının ardından oluşturulmuş uluslararası kurumların çöküşü, Stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliği’ni dağıtmasından bu yana geçen çeyrek yüzyılda olgunlaşan süreçlerin nihai ürünüdür.

ABD’li stratejistlerin “tek kutuplu uğrak” olarak tanımladıkları şeyin ortaya çıkması, ABD emperyalizminin dünya ekonomisi içindeki gerileyen konumunu dengelemek için kendi askeri üstünlüğünden yararlanmaya çalıştığı bir dizi emperyalist savaşa ve müdahaleye zemin hazırladı.

Bu savaşlar Irak’ı, Yugoslavya’yı, Afganistan’ı, Libya’yı, Suriye’yi, Ukrayna’yı ve başka ülkeleri paramparça eder, milyonlarca yaşama mal olur ve II. Dünya Savaşı’ndan beri en büyük sığınmacı krizini dizginlerinden boşaltırken, ABD emperyalizminin yazgısını değiştirme konusunda tamamen başarısız oldu.

Gelinen noktada, kriz, Washington’ın küresel rakiplerinin ABD emperyalizminin küresel egemenliğine meydan okuduğu yeni bir aşamaya ulaşmış durumda.

Giderek daha tehlikeli bir hal alan bu gelişmelerin altında, dünya kapitalist sisteminin temel çelişkileri yatmaktadır. Bunlar, küresel olarak bütünleşmiş ve birbirine bağlı ekonomi ile onun düşman ulus devletlere bölünmüşlüğü; küresel üretimin toplumsallaşmış karakteri ile onun üretim araçlarının özel mülkiyeti dolayımıyla egemen kapitalist sınıfın özel kar birikimine tabi kılınması arasındaki çelişkilerdir.

Emperyalizmin bu çelişkileri ortadan kaldırma yönündeki tek aracı, insanlığın imhasını gündeme getiren yeni bir dünya savaşından geçiyor. Bununla birlikte, aynı çelişkiler, işçi sınıfının uluslararası ölçekte devrimci bir ayaklanmasının temellerini döşüyor.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin 2016’daki “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” başlıklı açıklamasında özetlendiği gibi:

Mevcut dünya durumundan kaynaklanan büyük tarihsel sorular şu şekilde formüle edilebilir: Dünya kapitalist sisteminin krizi nasıl çözülecek? Sistemi harabeye çeviren çelişkiler dünya savaşıyla mı yoksa dünya sosyalist devrimiyle mi sonuçlanacak? Gelecek, faşizme, nükleer savaşa ve kaçınılmaz olarak barbarlığa mı sürüklenecek? Yoksa uluslararası işçi sınıfı devrim yolunu tutacak, kapitalist sistemi yıkacak ve ardından dünyayı sosyalist temellerde yeniden inşa mı edecek? İnsanlığın karşı karşıya olduğu gerçek seçenekler bunlardır.