Avrupalı emperyalist güçler İran’da rejim değişikliği yapılmasının arkasında saf tutuyor

Diktatör adayı Donald Trump, Ortadoğu’da ABD’nin askeri gücünü büyük ölçüde artırarak İran’ı tehdit ederken, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz geçen hafta “İran’daki rejimin günleri sayılı” diye ilan etti ve Britanya Başbakanı Keir Starmer, hükümetinin ABD başkanının peşinde olduğu “hedefi desteklediğini” belirtti. Avrupalı emperyalist güçler, bölgenin en büyük nüfuslu ülkesine karşı emperyalist bir yağma savaşı başlatma hazırlıklarına tamamen suç ortaklığı yapmaktadır.

Bir B-2 hayalet bombardıman uçağı, 4 Temmuz 2020 Cumartesi günü Washington'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi üzerinde uçarken. [AP Photo/Alex Brandon]

Emperyalist güçlerin eski bir sömürge ülkesi olan İran’a karşı savaş başlatma tehdidi oldukça yüksektir. ABD’nin Ortadoğu’da bir uçak gemisi saldırı grubu bulunuyor ve daha fazla gemi yolda. İran’ın Dini Lideri Ayetullah Hamaney pazar günü Tahran’da yaptığı konuşmada, “Bu sefer savaş başlatırlarsa, bunun bölgesel bir savaş olacağını bilmeliler” uyarısında bulundu.

Trump’ın savaş tehditlerini destekleyen Avrupa Birliği (AB), geçen perşembe günü İran Devrim Muhafızları’nı El Kaide, Hamas ve İslam Devleti ile birlikte “terör listesi”ne almaya karar verdi. Berlin, Paris ve Brüksel’in, Suriye’nin yeni lideri Ahmed eş-Şara’yı yere göğe sığdıramaması göz önüne alındığında, emperyalistlerin çifte standardı dudak uçuklatıcıdır. Eski bir El Kaide lideri olan eş-Şara, şu anda ülkenin Kürt ve Alevi azınlıklarına karşı acımasız askerî harekâtlar düzenleyen otoriter bir rejimin başındadır.

Kimin ve neyin “terörist” olarak tanımlanacağı, tamamen emperyalist güçlerin saldırgan emellerine bağlıdır. Onlar eş-Şara aracılığıyla Suriye’yi Avrupa ve ABD sermayesine açarken, İran ve Rusya’yı kenara itmeyi umuyorlar. İran’ın durumunda, Avrupalı güçler ve Washington, ülkenin enerji rezervlerinin sömürülmesini kolaylaştırmak, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz yollarını garantiye almak ve daha geniş Ortadoğu bölgesi üzerinde emperyalist hegemonyayı güçlendirmek için Batı yanlısı bir kukla rejimin kurulmasını hedefliyorlar.

Avrupalı güçlerce desteklenen Washington, yıllardır cezai ekonomik yaptırımlar ve örtülü ve açık askeri operasyonlarla Tahran’daki burjuva-dinî rejimi devirmeye çalışıyor. Trump 2018’de İran ile nükleer anlaşmayı tek taraflı olarak feshedip yaptırımların hafifletilmesini sona erdirerek milyonlarca insanı sefalete sürüklediğinde, Avrupalı güçleri Washington ile işbirliği yaptılar. Avrupalı güçler, İran ile ticari ilişkileri sürdürme niyetlerini kamuoyuna açıkça beyan etmelerine rağmen (hatta bunu kolaylaştırmak için ABD’nin kontrolünden bağımsız bir mekanizmanın oluşturulması bile gündeme getirildi), büyük Avrupa şirketlerinin ABD pazarına ekonomik erişimini bozacağı korkusuyla, Tahran ile ticaret yapmayı pratikte reddettiler.

Avrupalı emperyalistler, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımına sarsılmaz bir destek verdiler. Avrupalı ve Amerikalı emperyalistler, bunu, İran’ın bölgesel müttefiklerini yok ederek Tahran’da rejim değişikliğine giden bir adım olarak gördüler. Ekim 2023’te Gazze’de Hamas’ın ve 2024’te Lübnan’da Hizbullah’ın aylarca süren bombardımanlarla yıkıma uğratılması ve Yemen’deki Husilere yönelik tekrarlanan saldırılar, Tahran’ı izole etti. İsrail’in askeri operasyonları her şeyden çok Amerikan silahlarının tedarikine bağlıyken, Avrupalı güçler de kırıma büyük katkıda bulundular. Almanya, ABD’den sonra İsrail’in en büyük ikinci silah ithalatçısıyken, tüm Avrupa hükümetleri, kendi ülkelerinde soykırıma karşı protestoları sistematik olarak bastırdılar.

Bu kanlı sicil, Avrupa emperyalizminin temsilcilerinin yağmacı emellerini en “insani” kılığa sokup örtbas etme girişimlerini engellemedi. AB yetkililerinin ve kıta genelindeki ulusal hükümetlerin dışişleri bakanlarının açıklamalarını olduğu gibi kabul edersek, İran Devrim Muhafızlarına yaptırım kararı, Tahran rejiminin yaklaşık 3.000 kişinin ölümüne yol açtığını itiraf ettiği, İran’daki protestoculara yönelik büyük baskıya duyulan öfke nedeniyle alınmış.

AB Dışişleri Temsilcisi Kaja Kallas, “Mezalim açıkça ortaya çıktığında, Avrupa tarafının çok güçlü bir tepki vermesi gerektiği de açıkça ortaya çıktı,” derken, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, Paris’in “bu şiddetin hedefi olan İranlıların sarsılmaz cesareti” tarafından ikna edildiğini iddia etti.

Emperyalizmin bu sözcüleri halkı aptal yerine koyuyorlar. Avrupalı güçler, Rusya’ya karşı provokatif savaş çığırtkanlıkları, Ukrayna’nın doğusundaki kırımda yüz binlerce genç Ukraynalının hayatına mal olan bir çatışmayı kışkırtıp körüklerken, gözlerini bile kırpmadılar. Geçen hafta yayımlanan bir araştırmada, savaştaki toplam ölü ve yaralı sayısının 2 milyon olduğu tahmin ediliyor. Brüksel, Berlin ve Paris için, savaş bittikten sonra bankalarının ve büyük şirketlerinin Ukrayna ve Rusya’nın doğal kaynaklarını ve ucuz işgücünü yağmalayarak hak ettiklerini almalarını sağlamak söz konusu olduğunda, bu “fedakarlıklar” haklıdır. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Trump’a gönderdiği ve ABD başkanının daha sonra kamuoyuna açıkladığı mesajda belirttiği gibi, Avrupalı güçler ve Amerikan emperyalizmi “İran konusunda büyük işler başarabilir”.

Avrupalı emperyalistler ile eski müttefikleri Amerikan emperyalizmi arasındaki artan rekabet, Avrupa’nın Rusya ile savaşı tırmandırma ve İran ile savaşı teşvik etme yönündeki agresif hamlesinin ardındaki faktörlerden biridir. Trump’ın Avrupalıları Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapılan anlaşmanın dışında bırakma girişimi, Avrupa egemen sınıfı arasında, savaşa bu kadar çok yatırım yaptıktan sonra ABD sermayesi bölgeye öncelikli erişim hakkı elde ederse pastadan pay alamayabilecekleri endişesini uyandırdı. Transatlantik ilişkilerdeki keskin ayrılık, ocak ayı boyunca, Arktik’teki önemli hammadde kaynaklarına sahip ve jeostratejik ve ekonomik açıdan kritik bir konuma sahip olan Grönland’ı kimin kontrol edeceği sorusu üzerinde tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Aynı durum İran için de geçerlidir. Avrupalı güçler, enerji tedarikinde ABD’ye her zamankinden daha fazla bağımlı hale gelmiş durumdalar. Ukrayna savaşının çıkmasının ardından ucuz Rus doğal gazı ithalatını neredeyse tamamen terk eden Avrupa, 2021 ile 2025 yılları arasında Amerikan sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithalatını neredeyse dört kat artırdı ve şu anda kıtanın LNG ithalatının yaklaşık yüzde 57’sini bu ithalat oluşturuyor. Amerika şu anda Avrupa’nın tüm doğal gaz ithalatının yaklaşık yüzde 27’sini sağlıyor ve analistler bu oranın 2030 yılına kadar çoğunluğa çıkabileceğini tahmin ediyorlar. ABD, Avrupa’nın katılımı olmadan Tahran’da bir rejim değişikliği operasyonu yaparsa, kıtanın kritik enerji kaynakları konusunda Washington ve ABD’li oligarklara olan bağımlılığı daha da artabilir.

Hızla gelişmekte olan, dünyanın yeniden paylaşımıdır; emperyalist güçler dünyanın her köşesinde hammaddeler, pazarlar ve ucuz işgücü kontrolü için rakiplerine karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. 20. yüzyılda olduğu gibi, bu süreç, uluslararası işçi sınıfı emperyalist savaşın kaynağı olan kriz içindeki kapitalizme son verecek sosyalist ve enternasyonalist bir program temelinde müdahale etmezse, dünya savaşına doğru ilerliyor. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin 1991 tarihli “Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Çıkın!” başlıklı bildirgesinde açıkladığı gibi:

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana uluslararası ilişkilerde böylesine bir belirsizlik yaşanmamıştı. Soğuk Savaş döneminde uluslararası diplomasinin izlediği öngörülebilir kanallar, yaşanan olaylar nedeniyle geçerliliğini yitirdi. Eski ittifaklar dağılmakta, yenileri ise henüz oluşum aşamasındadır. Güçlü ulusötesi şirketlerin dünya hakimiyeti için verdikleri mücadele, uluslararası ilişkilere büyük bir gerginlik katmaktadır... “Dostlar” ve “düşmanlar”ın gruplaşması henüz oldukça beklenmedik bir biçim alabilir. Ancak emperyalizm ne ise odur, çıkar çatışmaları kaçınılmaz olarak savaşa yol açar. Mevcut teknoloji göz önüne alındığında, sonuçlar çok korkunç olacağı için emperyalistlerin böylesine dramatik bir sonucu önleyeceğine inanmak, ölümcül bir siyasi hata olur. Felaket korkusu, uluslararası ilişkilerin yürütülmesinde gerçekten de bir miktar etkiye sahiptir. Daha aklı başında oldukları anlarda, dünya emperyalizminin liderleri muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’nın medeniyetin mezarı olabileceğini fark ederler. Ancak tarihsel deneyim, meseleyi belirleyenin kapitalist politikacıların ahlaki tereddütleri veya öznel korkuları değil, emperyalizmin nesnel çelişkileri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dünyada yeni bir dünya savaşını önleyebilecek tek güç, devrimci işçi sınıfıdır.

Bu açıklamada 35 yıl önce öngörülen süreçler artık açıkça ortadadır. Washington ile Avrupa arasında ve de Avrupalı emperyalistlerin kendileri arasında ekonomik ve jeopolitik çatışmalar yüzeye çıkmıştır. Trump, “Önce Amerika” politikasını “Donroe doktrini” kapsamında tüm “yarımküre dışı rakipleri” dışlayarak Batı yarımkürede hakimiyet kurmaya dayandırırken, Avrupalı emperyalistler dünya çapında ikili “serbest ticaret” anlaşmaları yapmaya uğraşıyorlar. Bu anlaşmalar, gerçekte rakiplerinin aleyhine yeni pazarlara tercihli erişim sağlamak için yapılan anlaşmalardır. Örneğin, AB’nin Hindistan ile yakın zamanda imzaladığı anlaşma, Trump’ın gümrük vergileri nedeniyle ABD’deki satışlarının keskin bir şekilde düştüğü koşullarda, Avrupa’nın otomotiv şirketleri ve sanayi üreticilerinin ürünleri için yeni bir ihracat pazarı bulma olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Ancak dünyanın birbirine rakip ticaret anlaşmalarıyla çaprazlamasına kesilmesi ve dünyanın rekabet eden bloklara bölünmesi, 1930’larda görüldüğü gibi, bir denge yaratmaktan uzaktır ve dünya savaşına doğru kayışı hızlandırmaktadır.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Avrupa Parlamentosu’nun en büyük partisi olan Avrupa Halk Partisi’nin lideri Manfred Weber gibi önde gelen Avrupalı politikacılar, son günlerde ABD’nin artık Avrupa’nın müttefiki olmadığı gerekçesiyle Avrupalı emperyalistlerin kendi “nükleer caydırıcılık”larını tesis etmesi çağrısında bulundular. Geçen hafta yaptığı bir konuşmada Merz, Nazi diktatörü Adolf Hitler’in ruhunu çağırarak, Alman emperyalizminin “büyük güçler dünyası”nın “sert rüzgarıyla” başa çıkabilmek için bir kez daha “güç politikasının dilini öğrenmesi” gerektiğini ilan etti. Bu politikalar, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde egemen seçkinlerin vermek zorunda kaldığı tüm tavizleri geri almak için Avrupa işçi sınıfına cepheden saldırması anlamına gelmektedir ki bu süreç çoktan başlamıştır.

Avrupa’daki işçiler, İran’a karşı yaklaşan savaşa ve emperyalistler arası düşmanlıkların yeniden alevlenmesine, Amerikan işleriyle beraber kapitalist sömürü ve barbarlığa karşı mücadele eden savaş karşıtı bir hareket inşa ederek karşı çıkmalıdır. Atlantik’in her iki yakasındaki egemen seçkinler, işçi haklarının yok edilmesi, toplu işten çıkarmalar, güvencesiz ve düşük ücretli işlerin yaygınlaşması ve kamu harcamalarında kemer sıkma politikaları yoluyla, militarizmin ve savaş bütçelerinin patlayama yapan bedellerini işçi sınıfına yüklemek istemektedir. İşçi sınıfının yanıtı, işlerin ve sosyal hakların savunulmasını, tüm emperyalist yağma savaşlarına muhalefetle birleştirmelidir. Bir emperyalist sömürücü çetenin arkasında diğerine karşı saf tutmakta hiçbir çıkarı olmayan işçiler, devrimci sosyalist bir program temelinde uluslararası sınıf birliğini oluşturmalıdır.

Loading